18 Aralık 2025 Perşembe

BELGE | Kava Yayınları'nın Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şivan, Said Şivan) değerlendirmesi (Nisan-Mayıs 1976)

SUNUŞ


"Zmanê Kurd (Kürt dili)" kitabının orijinal teksirinin ilk sayfası.

Bugün Kava Yayınları'nın, yani müstakbel KAWA'yı kuracak olan "İstanbul grubu"nun Dr. Şivan hakkında 1976 baharında yaptığı değerlendirmeyi sunuyoruz. Bu değerlendirme, Ahmet Zeki Okçuoğlu-Mahmut Fırat ikilisi başta olmak üzere (esasen Şivancılık'tan kopan) İstanbul DDKD'nin Maocu kanadının Dr. Şivan'ın mirasına yönelik bakışını sıcağı sıcağına yansıtan biricik elde kalan değerlendirme olması yüzünden, eksik ve ucu açık olsa da, kendince kayda değer bir öneme haizdir. Maalesef planlanan kitap yayını için düşünülen daha geniş Şivan tahlili ve değerlendirmesi (ileride anlatacağımız sebepten) kitabın kaybolmasıyla birlikte yapılamamıştır.

Bununla birlikte, bazı şeylerin altını çizmekte fayda görüyoruz.

Birincisi, bu değerlendirme, esasen, "KAWA" bir örgüt olarak ortaya çıkmadan önce yapılmıştır. Yani, hakkaniyetli olmak açısından, KAWA'yı bağlamaz, sadece (sonradan KAWA'nın legal yayınevine dönüşecek olan ama böyle başlamayan) Kava Yayınları'nı bağlar. Kawacılar'ın bu değerlendirmeye bireysel olarak katılıp katılmayacağı ayrı bir husustur.

İkincisi, esasen bu değerlendirme, gerçi Dr. Şivan'ın bir milli önder yapılmayıp sadece devrimci aydın olarak tarif edilmesiyle sınırlı kalsa da, Ankara DDKD'den çıkan "Ankara grubu"nun görüşleriyle yakından uzaktan alakalı değildir. Esasen İstanbul grubu ve Ankara grubunun birliğinden olan ve yine büyük oranda bu birlik üzerinden anti-ÜDT ve pro-ÜDT olarak parçalanan KAWA, (sonradan bazı üyelerinin göstermeye çalıştığı üzere) "Şivancı" gelenekten gelen bir akım değil, sadece bir kanadı soy olarak ona bağlı bir siyasettir. Esasen sonrasında (legal arenada Dengê Kawa olarak bilinen) Üç Dünyacı KAWA'nın Dr. Şivan'ın mirasına hiçbir şekilde atıfta bulunmaması dikkat çekicidir.

Yazıda bahsi geçen bazı şeylere de değinmek gerek. Kava Yayınları, Şivan'ın kitapları hakkında şöyle diyor: "Yazar genel olarak sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri ve özel olarak da Kürt ulusal sorunu üzerine iki kitap yazdı. Biri kısmen yayınlanmış olmasına rağmen, diğeri bugüne kadar hâlâ yayınlanmadı. [...] yyınevi [sic] olarak yazarın kitaplarını yayın programına aldık. Bu kitapları eleştirici bir gözle değerlendirip yayınlamayı düşünüyoruz."

Bahsi geçen iki kitaptır. Birincisi, "Kürt Millet Hareketleri ve Irak'ta Kürdistan İhtilali"dir. Kısmen yayınlanmış demesinden kasıt, Ankara'daki Komal Yayınevi'nin yaptığı baskıdır.[1] Bundan başka gerilla teksiriyle dağıtılan kopyalar harici, Avrupa'da da teksir edilip kapağı matbaada basılmış olarak ayrı baskı yapmıştır.[2] Lakin bu kitabın tamamı elde vardır, dahası yurtdışında teksirle de çoğaltılıp dağıtılmıştır ama Türkiye'deki kısmî baskı ardından, yayın programına alınmasına rağmen, Kava Yayınları'nca tam metin olarak yayınlanmamıştır. Bu hareketteki sebebi bilemiyoruz. Bununla birlikte, Komal-Rizgarî hareketinin kitabı yayınlarken niye tamamını yayınlamadığını biliyorsak (yani siyasi ihtilaftan dolayı kitabın tartışmalı kısımlarının basılmaması),[3] Kava Yayınları'nın yayın programından da aynı şekilde siyasi ihtilaftan dolayı çıkarıldığını varsaymak gerekir. Belki bu yayınlanmamada Ankara grubunun da etkisi olmuştur. Lakin bunlar, faraziye tahminlerdir.

İkincisi, "Ezen ve Ezilen Milletler Sorunu"dur. Bu kitap bir dönem Okçuoğlu'nun erişimindeydi, lakin Şivancı hareket içindeki bölünme sonucu Abdulvahap Kumruaslan ("Zinarê Xamo") tarafından partisinin liderlerine aktarılmış ve kaybedilmiştir. Mehmet Müfit Bayram'ın anlatımından biliyoruz ki 21 Mart 1976 Mardin Mitingi'nden dönerken bu kitap Mardin'deki Şivan'ın partisinin üyesi bir "molladan"[4] alınıp (müstakbel Dengê Kawa liderlerinden) Reşit Delek ("Reşo")'e verilmiştir. Reşit Delek, Abdulvahap Kumruaslan ile girdiği sözlü polemikte (mealen) "böyle diyorsun ama bak Dr. Şivan sosyal-emperyalizm savunuyor" diyerek okuması için kitabı Abdulvahap Kumruaslan'a vermiş, Kumruaslan kitabı "çoğaltmaya çalışırken" partisinin liderlerini haberdar etmiş ve (Sait Aydoğmuş'un ifadesiyle) "Parti'nin kararıyla" Mehmet Şehmus Cibran kitabı Abdulvahap Kumruaslan'dan alıp Ahmet Karlı'ya, o da Ömer Çetin'e teslim etmiştir. Böylece kitap DDKD liderlerinin eline geçmiş, toprak altına gömülerek yok edilmiştir.[5]

Burada ayrılıp bir yorumda bulunmak istiyoruz. Bizce kaybedilme şekli ve emeli ne olursa olsun, her hâl û kârda bu kitabın basılamamış olması Şivancı hareketin yaşadığı en talihsiz ve esasen sonraki dönüşümünün önünü açan en kritik olaylardan birisidir. Kendi geleneğimiz üzerinden örnek verirsek, İbrahim Kaypakkaya yoldaşın kayıp yazıları vardır ama bunların yokluğunun siyasi hat üzerinde esasen kayda değer bir farkı yoktur, zira birincisi bu yazılar zaten bitirilmemiştir ve hareket içinde de dağıtılmamıştır (bitmiş yazılar kadrolara okunmaları için verilirdi), yani Şivan'ın yazısı aksine basıma hazır değildir, ikincisi konuları sebebiyle (Türkiye'de köylü mücadeleleri, TKP tarihi vb.) o dönemki kaynak yokluğundan dolayı ne kadar yetkin olacakları şüphelidir. Kaldı ki bunların İK yoldaşa yakışacak şekilde doğru Marksist fikirlerin kristalize olacağı gayet olası varsayımında bulunsak dahi bu yazılara gerek kalmadan İK'nin siyasi fikirlerini bilecek kadar zaten elimizde malzeme mevcuttur (belki köylü hareketleri ile ilgili olan yazı, feodalizm anlayışını daha etraflı anlamamıza yardımcı olurdu ama nihayetinde bir faraziyeyi konuşuyoruz). Buna karşılık Şivan'ın esasen en önemli teorik-siyasi eseri, basılmayıp yok olmuş, geriye kalanlar ise milliyetçi hareketle alakalı (ikisi dil konulu) üç kitap ve elde olmasına rağmen halen daha yayınlanmayan bir kitaptır ("Mesela caş û caşiti"). Sonuncu bahsi geçen kitap, Talabani karşıtı bir yazı olduğu için, elde olmasına rağmen bugün dahi yayınlanmamıştır ve yayınlanmamaktadır.

Kava Yayınları bu sunuşu Zmanê Kurd kitabına yapmıştır. Zmanê Kurd'de (maalesef) baskı tarihi bilgisi yoktur. Lakin (sonradan Aydınlık'a geçen) İzzet Tırpan'a göre kitap çıktıktan çok az bir zaman sonra toplatılmıştır.[6] Toplatılma tarihi 14 Mayıs 1976 olduğuna göre kitap da en erken Nisan ortaları, en geç Mayıs 1976 başında çıkmış olmalıdır. Sunuşta kayıp kitap halen daha yayın programında olduğuna göre, Nisan-Mayıs 1976 itibariyle ya henüz kitap kaybedilmemiştir, ya da kaybedildiğinden Okçuoğlu'nun haberi yoktur.

Son bir söz de Şivan hakkında söylenmeli. Esasen Şivan, devrimci bir siyasi hattın lideridir. Bununla birlikte, özü itibariyle, Sait Elçi'ye karşı yaptığı hizipçiliktir. Sait Elçi'nin Şivan tarafından öldürüldüğünü düşünmesek de, nihayetinde, ölümüne giden yolda Şivan'ın bu hizipçiliğinin etkisi olmuştur. Bu yol, kendi ölümüne giden durakta noktalanmış, Şivan'ın partisi bu olay üzerine dağılmıştır. Kürt siyasi tarihinde bu olumsuz yenilginin dersleri "kim katil" tartışmasına bağlanarak kısır döngüye sokulmuştur, zira esasen somut belgelerin noksanlığında taraflar kendilerince hikayeyi aktarmaktadırlar. Oysa esas mesele, Şivan hareketinin (orijinal hareket ve sonrasında adını kullananların hareketi) Türkiye devrimci hareketinde ve Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinde oynadığı rolün bir tahlilini yapmaktır. Bu tahlil, Saitler'in ölümünden çok daha önemlidir.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.19

[1] "Irak Kürt Halk Hareketi ve Baas Irkçılığı". [Kırmızıtoprak, Sait]. Komal Yayınevi. 1. Baskı, [Mart?, Nisan?] 1975. Ankara. (271+1 s.)
Şivan'ın kitabının bir kısmı yanında Orhan Kotan'ın yazdığı, Komal Yazı Kurulu'nun tamamınca onaylanan, Komal'ın fiilen manifestosu olan bir sunuş (ss. 5-25) ve kitabın sonunda Komal Yayınevi'nin ekleri (Zinar Silopi'nin kitabından alınmış olanlar başta olmak üzere fotoğraflar, bazı gazete yazıları, KDP'nin literatürünün ve radyo istasyonunun bültenlerinin çevirisi vb.) konulmuştur (ss. 156-265).
Ön söz hakkında bilgi Recep Maraşlı'nın 17 Mayıs 2020 tarihinde tarafımıza ilettiği mesaja binaen yazılmıştır.
[2] https://www.facebook.com/share/p/1Kb1ZZ5pkh/
[3] https://www.facebook.com/share/p/1DHCrTm4gH/
[4] Hasan Hüseyin Yıldırım ("Dergo")'a göre kitap Ahmet Melik'teydi ki bu Ahmet Melik'in DDKO'da yer alan Ahmet Melik olduğunu tahmin ediyoruz, bkz.: "KAWA Hareketinin Kırılma Süreçleri". Yıldırım, Hasan Hüseyin. [yayınlanmamış taslak metin]. Sayfalar: 61-62.
Bununla birlikte Mehmet Müfit Bayram üç kopyadan bahsediyor, birisini Şivan yanında götürmüş, birisini bir "avukata" bırakmış, diğerini ise bu mollaya vermiştir (kaynak için bkz.: sonraki dipnot).
[5] https://www.facebook.com/share/p/1KM186JvnC/; https://www.youtube.com/live/qMWD2cKWAfw (42.42-49.00); https://www.youtube.com/live/ooorI6FxquE (1.10.40-1.17.50 arası); https://www.facebook.com/share/p/1DHCrTm4gH/
Ayriyeten bir not olarak belirtmeli ki 28 Kasım 2025'te Mehmet Müfit Bayram'ın bir paylaşımına Dengê Kawacı Misbah Melik, kitabı kendisinden aldıklarını iddia eden bir yorum yapmıştır, bkz.: https://www.facebook.com/share/p/16pg4kYNAj/
[6] "Fikir Meydanı | “Bulgar Ataşesi”nin “KAWA Yayınevi”ni ziyareti". Tırpan, İzzet. Aydınlık. 23 Ekim 1978. Sayfa: 2.

***


SUNUŞ


KAVA Yayınları olarak Celadet Bedirxan'ın temelini attığı, K. Bedirxan'ın ve S. ŞIVAN'ın geliştirdiği «ZMANÊ KURD - KÜRT DİLİ» kitabıyla devrimci yayın faaliyetimizi başlatmış bulunuyoruz. Türkiye'de devrimci yayın faaliyeti bugüne kadar anarşik yapısının yanında; bütün ulusal değerlerinden yoksun bırakılmak istenen bir halkın -KÜRT HALKININ- somut sorunlarına yeterince yer vermeden eksik olarak sürdürüldü. Bu eksikliği sadece hakim sınıfların ırkçı baskı politikası temel etkeniyle izah etmek yanlıştır. Bu temel etkenin yanında devrimci hareketin Kürt sorunu karşısındaki kayıtsızlığı tali etkenini de kabul etmek zorundayız. Hakim sınıfların zorla yarattıkları tabular kötüdür ama bu tabulara devrimciler olarak kendimizi şartlandırmak çok daha kötüdür.

Biz bu şartlanmışlıkları sadece şöven [sic] ulusal etkenlere bağlayıp devrimciler arasında çin [sic] sedleri [sic] çekmek niyetinde değiliz. Bu güne kadar Kürt aydınları olarak kendimizi işlenen bu suçtan nasıl affedebiliriz ki?

Çağımızda, yirminci yüzyılın son çeyreğinde egemen ulu-sun hakim sınıfları, koskocaman bir halkı koskocaman diliyle, kültürüyle, tarihiyle, gözlerimizin içine baka baka inkar ediyorsa, biz devrimciler olarak pek mutlu olmasak gerek. Buna karşı gelmekten dolayı başa geleceklerin hesabı yapılamaz.

Kürt dilini ve kültürünü geliştirmek için her türlü kurum sal faaliyet zorla yasaklandığı için, bu uğurda yapılan faaliyetler, kişisel çaba ve yeteneklerle sınırlıdır.. [sic] Bunun için elinizdeki kitap bir sürü eksiklik ve yanlışlıkla doludur. Hâlâ Kürt dilinin mükemmel bir gramerinden yoksun bulunuyoruz. Ne yazık ki yayınevi olarak biz bu büyük çalışmaya hiçbir şey katamadık. Çünkü kuşağımız ulusal değerleriyle olan ilişkisi bakımından daha önceki kuşaklardan çok geridir. Bunun için de yaptığımızdan hiçbir övünç payı çıkaramıyoruz.

Bu kitap, Kürt dili gramerinin oluşturulması açısından ilk büyük çalışma olarak değerli olduğu kadar, önsöz olarak koran [sic] S. ŞIVAN'ın Kürt diline ilişkin bugüne kadar yazılan en ciddi ve bilimsel yazısıyla da ayrıca çok değerlidir. Kitabın yazarları, Kürt ulusal mücadelesi tarihine adlarını şerefle yazdırmış üç büyük şahsiyettir. HALKIMIZ, ANILARINI UNUTMAYACAKTIR.

C. Bedirxan, büyük bir dilbilimcidir. 1946'larda çıkardığı HAWAR dergisinde Kürt dili alfabesinin ve gramerinin temelini ilk defa o attı. Yine başta C. Bedirxan ve HAWAR kadrosunun yazdığı Kürtçe makale, haber, şiir, hikâye, fıkra, tercüme vb. yazılarla Kürt dili geliştirildi, zenginleştirildi. Hakim sınıfların iddialarının aksine, dilimizin güçlü bir yazı dili oluşunu; mükemmel, lirik üslûbunu belli bir ölçüde bu çalışmalara borçluyuz.

K. Bedirxan, ağabeyi C. Bedirxan'ın çalışmalarını sürdürdü ve derinleştirdi. Fransa'da kurulan Kürdoloji kürsüsünün direktörlüğünü yaptığı dönemde Kürt dilini bütün dünyaya tanıttı. Bugün birçok Kürt dili uzmanı, onun öğrencileridir.

ŞIVAN, kitabın yazarları arasında en ilginç olanıdır. Gümümüze kadar kişiliğinde birçok yeteneği birleştirmiş ilk ve tek Kürt aydınıdır dersek Kürt aydınlarına hiçte haksızlık etmiş sayılmayız. Bizim için önemli olan, dil çalışmalarının yanında asıl ilginç olan yazarın politik kişiliğidir. Ne yazık ki yazarın bu yanı hâlâ yeterince açığa kavuşmadı. Yazar genel olarak sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri ve özel olarak da Kürt ulusal sorunu üzerine iki kitap yazdı. Biri kısmen yayınlanmış olmasına rağmen, diğeri bugüne kadar hâlâ yayınlanmadı. Bu kitaplarında yazarın siyasi çizgisini yeterince tanımak mümkündür.

Bu kitapların gün yüzüne çıkarılarak, eleştirici bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerekiyor. Bu görev yerine getirilmedikçe, yazarın mücadelesi ve devrimci kişiliği, inkarcıların karalamalarına hedef olmaktan ya da bir o kadar kötü olan istismarlara alet edilmekten kurtarılamıyacaktır [sic]. Bunun için yyınevi [sic] olarak yazarın kitaplarını yayın programına aldık. Bu kitapları eleştirici bir gözle değerlendirip yayınlamayı düşünüyoruz. Bu davranışın Şıvan'ın devrimci mücadelesine yaraşır biricik tavır olacağı kanısındayız.

Daha da geliştirilmesi gerektiği sorumluluğumuzun bilinci dışında bu kitaba ilişkin söyleyecek bir şeyimiz yok. Bütün anlaşılırlığına rağmen yine de S. ŞIVAN'ın yazdığı önsöze ilişkin açıklayıcı bir kaç sözümüz olacak.

Yazı, bilimsel bir bakış açısıyla yazılmıştır. Derinlemesine ve genişlemesine boyutları sınırlı olsa bile bilimsel bakış açısına uygun olarak Kürt dilinin kaba hatları çizilmiştir.

Yazarın, Marx'ın felsefesiyle büyük Kürt ozanı Ehmedê Xani'nin düşüncesi arasında ve yine Lenin'in sözleriyle Ehmedê Xani ve C. Bedirxan'ın sözleri arasında bir benzerlik kurmasını okuyucunun yadırgamıyacağı [sic] kanaatindeyiz. Yazar, Marks'la Ehmedê Xani arasında bir benzerlik kurarken çok büyük olan ayrılıkları inkar etmeyi amaçlamıyor. Bu ayrılıkları ayrıca belirtme ihtiyacını duymayışı, artık bunu belirtmeyi gerektirmeyecek kadar açık olduğundadır. Bunun yanında yazarın dünya devrimci hareketinin bu iki büyük ustasıyla bu iki ulusal değer arasında bir benzerlikten yararlanarak, onları da ulusal değerler olarak empoze etmeyi amaçladığına inanıyoruz.

KAVA

"Sunuş". KAVA. içinde: "Zmanê Kurd - Kürd dili". Bedirxan, K. [Bedirhan, Kamuran]; Şivan, S. [Kırmızıtoprak, Sait]. Kava Yayınları. b.y. [1. Baskı], t.y. [Nisan?/Mayıs? 1976]. b.y.y. [İstanbul]. Sayfalar: 5-7.

16 Aralık 2025 Salı

BELGE | Alev Er, Halkın Kurtuluşu ilk Yazı Kurulu'nun çalışmasını anlatıyor (1979)

SUNUŞ


Halkın Kurtuluşu'nun ilk yazı kurulu üyesi Alev Er'in, Aydınlık'a geçtikten sonra Halkın Kurtuluşu'nu karalamak için yazdığı yazısını yayınlıyoruz. Kuşkusuz bu yazının tamamen objektif olduğu söylenemez, hakeza art niyetle yazıldığı da barizdir, yine de bir tanıklık olarak değeri vardır. Ayrıca (esasen) H. Selim Açan ve Yaşar Ayaşlı'nın anlattıklarıyla çeşitli oranlarda uyum içindedir.

Bizce yazıda dikkat çeken en önemli kısım, Alev Er'in "Nitekim, Aydınlık'ın çağrısını reddeden broşür de bu anlayışla ve bir süre sonra "hizipçi hain" ilan edilecek bir Halkın Kurtuluşu yöneticisi tarafından kaleme alındı" diyerek "Proleter Devrimcilerin Birliği" broşürünü yazanın Aktancı kökenli bir Halkın Kurtuluşu yöneticisi olduğunu iddia etmesidir.

Ne kadar art niyetle ve devrimcilikten uzak özle yazılsa da, verdiği bilgi itibariyle gazete köşelerinde kaybolmasındansa yeni okura ulaştırılmasının faydalı olacağını düşündüğümüz için tekrar yayınlamakta yarar görüyoruz.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.16

***


Halkın Kurtuluşu Yazı Kurulu eski üyelerinden Alev Er, derginin nasıl çıkarıldığını anlatıyor
“O hafta kim başyazı yazarsa, dergiye onun 'tahlili' yansıyordu”


Halkın Kurtuluşu Yazı Kurulu eski üyelerinden Alev Er, derginin nasıl çıkarıldığını anlatıyor:

Dergiyi çıkarmak üzere bir araya geldiğimizde, hepimizi daha işin başında bir sıkıntı sarmıştı. Öyle ya bir siyasi dergi çıkartacaktık ama hiç bir konuda ne dediğimiz belli değildi. Daha doğrusu kimi konuda farklı şeyler söylüyorduk. Birçok konuda ise hiç bir görüş ileri sürecek durumda değildik.

Buna rağmen, on beş gün önceden işbölümü yaptık ve bazı konular tespit ettik: Adetten olduğu üzere, bir mücadele platformu yayınlayacak, bir de siyasi durum tahlili yapan başyazı yazacaktık.

Ama yazıları teslim etmek için bize tanınan sürenin sonuna geldiğimizde durum şuydu: Başyazı yazmak için "bu iş kolay yahu, bir iki kitap karıştırır yazarım" diye işe girişen arkadaş hummalı bir ideolojik çalışma içine girmiş, kitap üstüne kitap deviriyordu. Dimitrov'un kitaplarını okudukça, "vay canına, şunu da söylüyor, bunu da söylüyor" diye hayretten hayrete düşüyordu. Diğer arkadaşlar ise, kağıt kaleme ellerimizi sürmeye bir türlü cesaret edemiyorduk.

Ama bir kere bu işe başlamıştık. Ne olursa olsun bir şeyler yazmak gerekiyordu. Ve biz de yazdık. Bunlar hep harcı alem ve herhangi bir dönemde söylenebilecek kadar genel şeylerdi. Hiç bir meseleye yol göstermiyordu. Öyle ki, "program" niteliğini taşıyan "Faşizme karşı tek bir yumruk olalım" yazısı, "Yaşasın mücadelemiz" gibi ne idüğü belirsiz bir sloganla bitiyordu. İşte Halkın Kurtuluşu'nun birinci sayısı böyle çıktı.

***

Halka diyeceğimiz pek az şeyin olması ya da pek çok konuda hiç bir şey olmaması, dergiye iki biçimde yansıyordu; ya somut durum tahlilinden bilinçli olarak kaçan yazıları karalıyorduk, ya da herkes kendi kafasına uygun bir "durum tahlili" yapıyordu. Örneğin, faşizm konusunda bir yazı yazmak gerektiğinde, başlıyorduk İtalya ve Almanya'da faşizm üzerine sayfa sayfa yazmaya. Ama Türkiye'ye sıra gelince zınk diye duruyorduk. Ya da o hafta kim başyazı yazıyorsa, dergiye onun "tahlili" yansıyordu. Bu sırada bir hafta arayla çıkan iki başyazıdan birinde, "faşizm büyük burjuvaların eğilimi olarak tırmandırılırken", ötekinde "faşist diktatörlük özlemi esas olarak nispeten küçük işbirlikçilerin eğilimidir. Daha büyükler durumlarından memnundurlar" gibi bir tespit yapılıyordu.

***

Biz, işi artık iyiden iyiye büyük büyük başlıklarla atılan sloganlara ve hamasete dökmüştük. Ama bir süre sonra eleştiriler gelmeye başladı. "Bu yazdıklarınızı biz zaten biliyoruz, siz esas bugün ne öneriyorsunuz" gibi uyarıların arkası kesilmiyordu.

İşler çatallaşmıştı. Biraz bugüne ilişkin şeyler söylememiz gerekiyordu. Bunun üzerine, örneğin ben, aldım elime Aydınlık ve Halkın Sesi dergilerini, sağını solunu ufak ufak değiştirerek başladım kopya çekmeye. İşte 17. sayıya kadar çıkan üç Dünya Teorisi ile ilgili, uluslararası planda gelişen olaylarla ilgili bazı yazılar böyle yazıldı.

Ancak bu durum, korktuğumuzu başımıza getirmiş, "Aydınlıkçılık' [sic] eğilimi iyiden iyiye güçlenmeye başlamıştı. Örneğin, Aydınlık'ın 64. sayısında yayınlanan "Yoldaş Dergisinin Eleştirisi 1" yazısı en tepeden başlayarak birçok insanın kafasını allak bullak etmişti.

Tam bu sırada, Aydınlık dergisinde bir de birlik çağrısı yayınlanınca, Halkın Kurtuluşu yöneticileri arasında tam bir panik başgösterdi. Bazı yöneticiler, durumu kavramış ve "Aydınlıkçıların platformundan uzaklaşmadıkça batacağız. Biz mutlaka ayrı bir platform üzerinde hareket etmeliyiz. Onlarla bağları koparmalıyız ki, var olabilelim ve gelişebilelim" görüşünü savunmaya başlamışlardı.
Nitekim, Aydınlık'ın çağrısını reddeden broşür de bu anlayışla ve bir süre sonra "hizipçi hain" ilan edilecek bir Halkın Kurtuluşu yöneticisi tarafından kaleme alındı.

***

Ben Halkın Kurtuluşu ile ilgili yazı faaliyetinden ayrıldıktan sonra, oradaki gelişmeleri dolaylı olarak izleyebiliyordum, 1977 sonu 1978 başlarında Vietnam'ın Kamboçya'ya karşı giriştiği saldırının ardından Halkın Kurtuluşu'nda bu saldırıyı "ABD ve Rusya arasındaki hegemonya mücadelesinin ürünü" olarak değerlendiren bir yazı yayınlandı. Biz bu yazıyı önce anlamadık. Öyle ya bu kadar somut bir olayın "ABD ve Rusya arasındaki mücadele" ile ne alakası vardı? Yoksa Kamboçya, bizim haberimiz yokken yeniden ABD hegemonyasına mı girmişti?

Neden sonra işin aslı ortaya çıktı. Aynı günlerde Arnavutluk yöneticileri bu olayla ilgili olarak Çin'i kınayan "emperyalistler elinizi Vietnam'dan çekin" başlıklı bir yazı yayınlamışlar, Halkın Kurtuluşu bu yazıyı Tiran Radyosundan kopya çekerken, "emperyalistler'den Çin ve Rusya'nın kastedildiğini anlayamamış, "bu olsa olsa ABD'dir" diye düşünmüşlerdi.

Ve bunun arkasından "bu savaş iki süper devletin hegemonya mücadelesinin ürünüdür" manşeti sayfaya çıkıvermişti!

"Bilinmeyen “sol”: Belgeler ve olaylarla 49 grup #24 — Halkın Kurtuluşu #2: Halkın Kurtuluşu'nun görüşlerindeki en önemli değişiklik, dünya durumunu değerlendirmede oldu “Üç Dünya Teorisi; 83. sayıya kadar devrimci, 83. sayıdan sonra karşı-devrimci”" | Halkın Kurtuluşu Yazı Kurulu eski üyelerinden Alev Er, derginin nasıl çıkarıldığını anlatıyor “O hafta kim başyazı yazarsa, dergiye onun 'tahlili' yansıyordu”". Aydınlık. 28 Mart 1979. Sayfa: 8.   

BELGE | Ali Mercan'ın öz eleştirisi ve Halkın Birliği'nin cevabı (1977-1978)

SUNUŞ


İbrahim Kaypakkaya yoldaş (PŞTA).

'76 tasfiyecilerinin erken dönem şeflerinden olan Ali Mercan, bu tasfiyeci hareketten birden çok (siyasi ve şahsi) sebep sonucu ayrıldıktan sonra Aydınlık'a geçmiş ve Aydınlık'ın dergisi Halkın Sesi'nde İbrahim Kaypakkaya yoldaşımıza hakaret ettiği gibi, Aydınlık'ın yalanına da ortak olmuş ve Aydınlık'ın İbrahim Kaypakkaya'yı öldürmeye hiç çalışmadığı gibi bir yalanı dillendirmiştir.

Bahsi geçen suikast girişimi, Halil Berktay'ın 2 Mart 1972 tarihli mektubunda geçer. Mektup (TİİKP Esas Hakkında Mütalaa'da geçen haliyle) şöyledir:[1]

"Yoldaşım 1- Musa ve Seyit bayrak açmışlar, Tayland kararını kadroların önünde uydurma revizyonizmi ört bast [sic] etmek için uydurulmuş diye aşağılıyor. Rüstem Aleyhinde [sic] dedi kodulara [sic] girişiyor. Hareketin merkezi yönetimi için şerefsiz ve revizyonist tabirini kullanıyor. Daha vahimi şüyle [sic] bir ifşaat yapıyor. Öö. [Ömer Özerturgut] Almanya sorumlusudur. H.B. [Halil Berktay] Ege sorumlusudur Bunlar ve Rüstem [Bora Gözen] revizyonist D.P. [Doğu Perinçek] nin revizyonist baş yardakçılarıdır. Bu ifşaat epey yayılıyor. Komi[ği] şu iddiada bulunuyor. Almanyayıda [sic] parçalıyacağız [sic]. Hasan Yalçın ve Gün Zileli de bizden. Filistin tüm bizden. Herifi tam bir megola manik [sic] hezeyan sarmış anlaşılan Bunlara maalesef Ali Mercan, Ali Taşyapan'da [sic] tamamen katılmış durumda. Eşyalara teksir, daktilo, iki dürbün, 1300 Tl. ye [sic] alınan bir tabanca el koyuyorlar. 1500 liraya alınan bir Brovning 7,65 Rüstem'de kalıyor[.] Malatya bölgesindeki üç partili mahalli kadro tamamen bizden. Bu heriflerin pozlarından nefret etmiş durumdalar[.] Kâbil [Kocatürk] nerede belli degil [sic]... 2- Rüstem ile kararlaştırdığımız tedbirler. a) Rüstem oraya varınca hiçbir şey olmamış gibi Merkezin fikir ve eleştirilerini dinlemek için kendilerini çağırdığını söylüyecek [sic], allem kallem edip, bunları Ankaraya [sic] yollamayı başaracak... Biz onları Ankaradan [sic] buraya klavuz [sic] ile getireceğiz. Burada tevkif edip gerekeni yapacağız. Burada tevkif ettikten üç dört gün sonra Rüstem'e bir iki sağlam kadro salacağız oraları baştan inşa edecek. ) [sic] Ankara'ya gelipte [sic] orada su koyarlarsa Hulusi bey [Nuri Çolakoğlu] orada tevkif edip minibüsü istetecek, silahlı adamlarla yollayıp buraya aldıracağız. c)Hulusuye [sic] mektup yazıp böyle böyle dedim. Derhal hapise [sic] haber sal dedi Tecrit için gerekli bütün tedbirleri al dedim. Kadro okulunu teyit ettim. Halit'i ve buradan yolladığımız Hasan'ı rüstemin [sic] emrine verdim... d) Tahsini [sic] Sabahat'e yolladım, böyle böyle dedim. Hulusu'ye [sic] Tayland yollamasını söyledim. Kemal'in tedavi için çok yakında geleceğini ilettim... e) Tahsin [Necati Serhat Hürkan] ile ilgili talimatı ilettim. f) Seyyar [Caner Öztaş]'ı her an harekete hazır hale getirdim. g) Almanyaya [sic] haber salmak lazım. Derhal Filistine [sic] de haber iletsinler. Sen yazma istersen ben yolluyayım [sic]. h) Muhip [Yusuf Savaş Emek] ve Kemal [Ercan Enç] ile şahsen konuşup böyle böyle dedim. Kemal idam edilmesi gerektiğini belirtti. Şahsen bu fikre çok sempati duyuyorum. Rüstem'in bütün istediği bir ay mevkuf tutmamız. Bu mesele böyle[.] Rüstem'e 500 TL. verdim... 3- Hek [Yusuf Savaş Emek] göreve hazır oldugunu [sic] söylüyor. Beni şıp diye tanıdı. Hemde [sic] sakalla ve karanlıkta. Uzun konuştum, Hulusinin [sic] raporunu da okumuştum. Bu arkadaşın yine de Ank. Şeh. Kom. [Ankara Şehir Komitesi] için çok iyi olacağını düşündüm. Şöyle yaptım.. Kendisini kapalı olarak Ank. [Ankara] randevüsünü [sic] verdim. 6 sına [sic] kadar haber gelmezse bu kağıdı aç ve ayın dokuzunda burada yazılı randevüye [sic] git dedim. Haber iletme imkanımız var, kararını bekliyorum.. 5- Acele cevap bekliyorum. Moralimiz çok sağlam hiç merak etme. En büyük güçlük Avşar'da eylemi dizginlemek çok zorlaştı. Bir şeyler koymak gerekebilir, hakim olamıyabiliriz [sic]."

İşin aslı şu ki bu gerçek İbrahim yoldaşın yazılarında bile geçer ve tutuklamayla görevlendirilen kişi olan İrfan Çelik olduğu için plan son anda yürürlükten kaldırılır. İrfan Çelik, kendisi olduğunu bilmeden bu girişimi İK yoldaşa anlatır ve İK yoldaş (kendisi olduğunu kendisine bildirmeden) yazılarında işler. İrfan Çelik, bu girişimdeki hedefin İK yoldaş olduğunu ancak TİİKP Esas Hakkında Mütalaa'daki Halil Berktay'ın mektubunu okuyunca öğrenir ve içeridekilere de anlatır (1974). Oruçoğlu'nun aktarımıyla İrfan Çelik'in söylediği şudur:[2]

"Ya bu şudur, biz o zaman Ankara'daydık. Bize Nuri Çolakoğlu dedi ki 'partiye isyan eden iki yıkıcı vardır. Onları Söke'ye götüreceksiniz. İhtiyatlı olun. Yanınıza silahlarınızı alın. Gerekirse kendir falan da alın'. Vay anasını, bu buymuş."

Halkın Birliği, Ali Mercan'a verdiği cevapta bu meselenin 1976'da "Proleter Devrimcilerin Birliği" görüşmeleri esnasında işlendiğini, Yurtsever Gençlik (Halkın Birliği) adına katılan yöneticinin bu meseleyi gündeme getirdiğini, Aydınlık adına toplantıya katılan bir yöneticinin bu girişimi sahiplendiğini, bunun tutanaklara da geçtiğini ifşa eder. Halkın Birliği'nin ifşa etmediği sır, toplantılara katılanların kimliğiydi. "Yurtsever Gençlik" adına toplantıya katılan Aziz Vatan, Aydınlık adına katılan ise Oral Çalışlar ve Gün Zileli'ydi. Gün Zileli, toplantıyı anlatan anılarında bu tartışmaya hiç değinmiyor![3] Elbette ki bu şaşırtıcı değil, zira Gün Zileli bu anılarında sürekli kendi sorumluluğunu karartan, dahası kendisi için esas yüz kızartıcı olan konuları gizleyen bir tavır takınmıştır. Konuya dönersek, girişilen tavrın bayağılığından girişimi savunanın Oral Çalışlar olduğunu tahmin ediyoruz. Hem o değil miydi "Tasfiyeciliğin aşırı sağcı özü" teranelerini dillendiren!

Halkın Birliği'nin bu ifşaatı üzerine Halkın Sesi yalan dolu bir yazıyla cevap vermiş, İbrahim Kaypakkaya'ya aksine "para bile verildiğini" dillendirmiş, yine konuyu saptırmak için (Garbis Altınoğlu yönetici bir kademede değilken) "Halkın Birliği'nin şefi" diye kendisini hedef göstermiş ve Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi olayında kendisini sorumlu göstermiştir.[4] Oysa ki Garbis Altınoğlu bu işte sorumlu olmadığı gibi, esasen sorumlulardan birisi olan Ümit Necef, KK hizbini 1976'da terk edip Aydınlık'a katılmıştır![5] Diğer (en başat) sorumlu Zeynel Aydındağ ise 1972'de orta doğuya firar etti, oradan da 1976'da Almanya'ya iltica etti, 1983'de Avrupa'da yakalandı ama iade edilmedi.[6] Görüldüğü üzere Garbis Altınoğlu arkadaşın bu konuyla pratik anlamda alakası yoktur, Aydınlık esasen kendisini hedef göstererek suyu bulandırmaktadır.

Bunun üzerine Halkın Birliği, Garbis Altınoğlu'nun açıklamasını dergileri adına bir ön sözle birlikte yayınladı.[7] Bu açıklamayı daha önceden bir yazımız içinde tam metin olarak kullanmıştık.[8] Garbis Altınoğlu'nun yazısında isim vermeden zikrettiği iki kişi ise Zeynel Aydındağ ve Garip Aydındağ'dır.

Aydınlık'ın konuyu Garbis Altınoğlu arkadaşa uzatan kısmı yazının kapsamı dışında tutuyor ve Ali Mercan'ın öz eleştirisi ile Halkın Birliği'nin cevabını birlikte sunuyoruz.

Yan not olarak belirtmek istiyoruz. Ali Mercan "Halktan ve kitle hareketinin durumundan hiç haberi olmayan, kitle hareketine ilgi de duymayan ve kafası dogmatizmle iyice donmuş bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı "Patron Ağa Devletini Yıkacağız" saçmalığı ile bilgiye susamış bir çok devrimcinin kafasına yanlış fikirler soktuk" diyor. Bahsi geçen, Patron-Ağa Devletini Yıkacağız (1975) broşürüdür. "Bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı" demesindeki sebep, broşürün hapisteki Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmasındandır.

Son olarak bir şeye cevap vermekte fayda var. Halkın Sesi şöyle yazıyor:[9]

Tasfiyeci şefler, H. Birliği'nin iddiasının tam tersine proleter devrimcilerden en iyi muameleyi görmüşlerdir. Onların bütün ihtiyaçları karşılanmıştır. İ. Kaypakkaya ve kafadarı, paralarının olmadığını söyledikleri için Ankara'dan Söke'ye giderlerken ve Söke'den dönüşlerinde kendilerine para verilmiş, dönüşleri de gidişleri gibi yine devrimci köylülerin güvenliği altında olmuştur. Bunların beş parasız yola çıkmalarının sebebi de, proleter devrimcilere duydukları güvendir.

"İ. Kaypakkaya ve kafadarı" dedikleri, İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu'dur. Bahsi geçen görüşme, 26 Mart 1972'deki görüşmedir. Peki gerçek dedikleri gibi midir? Gerçekten Aydınlıkçılar'a duyulan sonsuz güvenin sonucu mu böyle yola çıkılmıştır? Hayır! İbrahim yoldaşa kulak verelim:[10]

Mesela onlar, Marksist-Leninist arkadaşlardan birinin çalıştığı bir bölgede yakalanmalar olması üzerine "rezalet", "kepazelik" diye yaygarayı koparırken, kendi çömezlerinin sorumlu olduğu bölgedeki yakalanmalar üzerine, “pek bir şey yoktur, hem, devrim inişli çıkışlıdır" diye çömezlerini kurtarmaya çalışmışlardır. Mesela onlar, Marksist-Leninistlerin üçbin [sic] lira istemesi üzerine, "şehirlerdeki aydınların aidatına bel bağlamayalım" diye yaygara yaparken, kendi çömezlerine, bir seferde otuz beş bin lirayı göndermekte hiç tereddüt etmemişlerdir.

Gerçek budur. TİİKP merkezi esasen muhalefetin kadrolarını açlığa talim ederek terbiye etmeye çalışmıştır. Bu yüzden İbrahim yoldaş ve Oruçoğlu parasız gitmişlerdir. Gerçi Aydınlık bunu büyük lutûfmuş gibi gösteriyor ama geri dönüş paralarının verilmesinin esas sebebi de dedikleri gibi iyi niyetli olmaları değil, Doğu Perinçek'in DABK'daki kaynakların iade edilmesini istemesi, İK ve MO'nun ise "bunları yaratan kadrolardır, onlara sormak gereklidir ama dönüş için paramız yok" cevabını vermeleridir (aslında bu bile merkezin DABK'a nasıl bir yaptırım uyguladığının açık delilidir, bütün yaratılanlar kadroların eseridir). Yani arkalarından giden parti müfettişi Daşar Karadağ'ın katıldığı ayrılık toplantısının beklenmesidir. Belirtilmeli ki bu toplantıda da kadrolardan malzemeleri vermemek kararı çıkmış, Karadağ eli boş dönmüştür.[11] Sonucu tahmin etselerdi acaba verirler miydi?

İbrahim Kaypakkaya'yı katletmeye çalışan bu adamlar bugün kartlamış halk düşmanları olup çıkmışlardır. Yaşarken daha rezillikleriyle anılır olmuşlardır, öldükten sonra da bu rezillikleriyle anılmaya devam edeceklerdir. Bunda da şaşılacak bir şey de yoktur. Lakin, İbrahim yoldaşımız ilerici insanların yüreğinde sonsuza dek yaşayacaktır.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.16

[1] TİİKP Dava Dosyası. Klasör: 41. Belge: 31.'den aktaran: TİİKP Esas Hakkında Mütalaa. Sayfalar: 114-115.; ayrıca ilk yarısı şurada da geçer: "T.K.P.M.L. Esas Hakkında Mütalaa" (21 Aralık 1975). Değerli, Yaşar. Sayfa: 25.
[2] "Kırmızı Gül Buz İçinde". Cilasun, Emrah (Belgeselden çözümleyen: Aydın, Veli). El Yayınları. 1. Baskı, Şubat 2009. Sayfa: 39.
[3] "Havariler (1972-1983)". Zileli, Gün. İletişim Yayınları. 7. Baskı, 2011. İstanbul. ISBN-13: 978-975-05-0006-0. Sayfalar: 154-157.; "Bizim Çakır: Devrim hamalı". Erdoğdu Çelik, Mukaddes. Ceylan Yayınları. (Birleştirilmiş) 2. Baskı, Temmuz 2006. İstanbul. ISBN: 975-6304-45-6. Sayfalar: 366-368.
Gün Zileli, Aziz Vatan'ı tanımadığını anılarında belirtiyor, Mukaddes Erdoğdu Çelik'le karşılaştırdık.
[4] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek | MİT'in Cinayetinin Hararetli Savunucusu". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[5] "Havariler (1972-1983)". Zileli, Gün. İletişim Yayınları. 7. Baskı, 2011. İstanbul. ISBN-13: 978-975-05-0006-0. Sayfalar: 252-254.
[6] "Avukat Metin Özdemir'in sığınma istemi "hukuk dışı" bir gerekçeyle reddedildi: Federal Hükümet sığınmacılara düşmanlıkta kararlı". Türkiye Postası. 7 Oktober 1983. Nr.: 15. Sayfa: 7.
[7] "Halkın Sesi İftira ve Yalanla Komploculuğunu ve Sınıf İşbirliğini Gizleyemeyecektir". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.; "Garbis Altınoğlu'nun Açıklaması". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.
[9] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[10] "Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi" (Haziran 1972). [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Yazıları". Kaypakkaya, İbrahim. Umut Yayımcılık. 1. Baskı, Mayıs 2018 [Özgür Gelecek için Yeni Demokrasi. 17 Mayıs 2018. Yıl: 1. Sayı: 10.-Ek]. Sayfa: 455.
[11] "Kaypakkaya'nın Can Yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor: Zavot'tan Vartinik'e". Oruçoğlu, Muzaffer.; Ekinci, İbrahim. Ayrıntı Yayınları. 1. Baskı, Ekim 2016. İstanbul. ISBN: 978-605-314-132-7. Sayfalar: 49, 61-62.

***


ALİ MERCAN'IN ÖZELEŞTİRİSİ


Ali Mercan, devrimci mücadeleye 1960'ların sonunda katıldı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsünde devrimci gençlik hareketinin önderlerindendi. Aynı yıllarda Dev-Genç Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak mücadele etti. Aren-Boran oportünizmine ve Mihri Belli'nin başını çektiği İlkesiz Birlik Cephesine karşı Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesini savunan Proleter Devrimci AYDINLIK saflarında yer aldı. Bir proleter devrimci olarak köylü kitleleri içinde çalıştı.

Ali Mercan, özeleştirisinde belirttiği gibi, 1972 yılında İ. Kaypakkaya'nın tasfiyeci hizbine katıldı ve bu hizbin başını çeken ilk üç adamdan biri oldu. Onun dergimize yolladığı özeleştiriyi yayınlıyoruz. Ali Mercan, proletarya hareketini bölmenin ve oportünizmin başını çekmenin ağır sorumluluğunu taşımıştır. Şimdi bir devrimciye yakışan cesaret ve dürüstlükle özeleştiri yapmaktadır. Bu özeleştiri, devrime katılmak ve proletarya davasına hizmet etmek isteyen, fakat bugüne kadar oportünist tekkelerin başını çekmiş olanlara devrimci çıkış yolunu göstermektedir.

Ben 1972'de İ. Kaypakkaya'nın kurduğu Parti yıkıcısı tasfiyeci hizibe [sic] katıldım. Tasfiyeciliğe temel teşkil eden teoriler, Birinci Tasfiyeciler denen ve daha sonra "Sandık Cinayeti Davası" diye adlandırılan davada yer alan devrim kaçkınlarının görüşleriyle aynıdır. Birinci Tasfiyeciler ile İkinci Tasfiyeciler arasında öz bakımından hiç bir fark yoktu.

Tasfiyeciliğin ortaya çıkmasının, proletarya hareketinin darbe yemiş olması ve ağır baskı altında bulunmasıyla yakın ilişkisi vardır. Öteden beri kitlelerin mücadelesi yerine, bir avuç maceracının öfkeli tutkusundan kaynaklanan eylemleri koyan ve bu eylemlerle iktidar yıkma hayalleri güden İ. Kaypakkaya, hemşehrilik duygularımıza hitabederek [sic] bizleri hizipçi ve bölücü cereyanın içine çekti. Bizim heyecanlı ve tecrübesiz olmamızdan yararlandı, sübjektivist devrim anlayışımız onun oportünist fikirlerine bizi açık hale getirmişti. İ. Kaypakkaya, hareketin yönetimini karalayarak işe başladı. Bu duruma göğüs germemiz gerekirken, ilkeleri ihlal ettik. Yıkıcılığın aleti olduk. Giderilmesi yıllara mal olan ağır hatalara yol açtık. Halkın ve devrimcilerin bölünmesinden başka bir amacı ve rolü olmayan tasfiyeciliğin yayılmasına hizmet ettik.

O yıllarda proletarya hareketi ağır bir darbe yemiş, kitlelerin mücadelesi geri çekilmişti. Devrim dalgası en durgun noktasındaydı. Buna rağmen, "kitlelerin şaha kalktığı", "halkın büyük çoğunluğunun silahlı mücadelenin gerekliliğine inandığı" gibi kendi uydurduğumuz masallara inanıyorduk. Kitleler, "erken başladılar", "işçi-köylü birleşmeden bu iş olmaz" diyerek maceracılığa karşı çıkıyordu. Biz ise onlara, "silahlı mücadeleyi kavradıklarını" ispatlamaya çalışıyorduk. Çünkü beynimiz sıkışmış, körükörüne [sic] inanmaya başlamıştık. Gerçeği tahrif ediyor ve kendi hayal alemimizde dolaşıyorduk.

Savunduğumuz sözde "gerilla savaşı" anlayışının, Mahir Çayan'ın "öncü savaş" teorilerinden hiç bir farkı yoktu. Mao Zedung'un "asi çeteler ideolojisi" diye adlandırdığı bir anlayışla dolaşıp durduk. Dağlar ve mağaralar bize kitlelerin kucağından daha yakın geliyordu. Bütün yaptığımız dağda gezmek, mağara kazmak ve bizi gözünde büyüten iyi niyetli gençlere maceracı fikirler aşılamak oldu. Kitleleri de sadece bizi besleyen bir kaynak olarak gördük. Kitlelerin ilerlemesine ve bilinçlenmesine hiç bir katkımız olmadı. Aksine kitlelerin koruyucusu pozuna girerek onların pasifleşmesine yol açtık.

Proletarya hareketine saldırmak için teoriler icat ettik. Propagandamızın temelini yalan, dedikodu ve kişileri karalama gibi gerici yöntemler oluşturuyordu. Bu propagandanım başlıca malzemesi, Birinci ve İkinci Tasfiyeci örgüt yıkıcılarının uydurdukları yalan ve iftiralardı. Hatta yalan olduğunu bile bile Aydınlıkçıların İ. Kaypakkaya'ya suikast düzenlediği iftirasını yaydık.

Kemalizm ve Milli Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak Troçkist fikirleri savunduk. Lenin, Stalin, Mao Zedung ve Dimitrov gibi ustaların, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü gibi Türkiye proletaryasının büyük önderlerinin, AYDINLIK'ın bütün kanıtlayıcı görüşlerine rağmen, biz, Kemalizmi aynen Troçki gibi değerlendirmeye devam ettik. Böylece objektif olarak halkımızın bağrında yaşayan Milli Kurtuluş Savaşımızın devrimci mirasını yok etmek, halkın milli bağımsızlık ruhunu öldürmek için çalıştık. Öne sürdüğümüz bütün bu gerici fikirler AYDINLIK'ın kararlı mücadelesiyle yere serildi ve mahkum edildi.
Kürt milli meselesinde, Kürt toprak ağalarının ve büyük burjuvalarının kuyruğuna takıldık. Milli meselenin özünde köylü meselesi olduğu gerçeğini reddettik. "Halk-millet" ayırımı üzerine sonu gelmez laf cambazlıkları yaptık. Bilindiği gibi milli meseledeki bu gerici teorilerin yıldızı da AYDINLIK'ın mücadelesi karşısında kısa sürede sönüp gitti.

Köylü meselesini hiç bir zaman anlamadık. O günkü şartlarda, yarı-feodal üretim ilişkilerinin tasfiyesi ve toprak devrimi mücadelesi yerine ihbarcılara, faizcilere başçavuşlara ve "merkezi otoriteye" karşı sözde "çete savaşı"nı savunuyorduk. Lin Biao tayfasından etkileniyorduk. Komploculuğu devrimci eylem sanıyorduk. Bütün bu anlayışlar da AYDINLIK panzehiri [sic] ile etkisiz hale geldi.

Faşizme karşı mücadelenin önemini ve gereğini kavramadık. "Sürekli faşizm" ve "bütün gericilere karşı toptan savaş" gibi Troçkist görüşlere battık. Birleşik cephe siyasetini, ittifakları reddettik. Gene AYDINLIK'ın kararlı mücadelesi sonunda bu gösterişli fakat kof, görünüşte keskin fakat özünde aşırı sağcı anlayışlar darmadağın oldu.

İşte, o kadar keskin ve üzerine Mao Zedung Düşüncesi cilası çekilmiş tasfiyeciliğin özü budur. Tasfiyeciliğin oportünist görüşleri kısa sürede iflas etti ve hayat tarafından mahkum edildi. Hayal aleminde koşan bir kısım genç insanın kafasında yaratılan kağıttan şatolar birbir [sic] yıkıldı. Palavracılık ve kof keskinlik, teslimiyete dönüştü.

1974-1975 döneminde yeniden canlandırılmaya çalışılan tasfiyecilik, mafiya [sic] çetelerine dönüştü. Dünyadan, Türkiye'den habersiz ve hayattan kopuk, yozlaşmış; keskin, gösterişli fakat o kadar da pasifizm içinde yüzen bir faaliyet geliştirildi. Derneklerde çalışma, kitle hareketlerine katılma, kitle eylemleri düzenleme gibi çalışmalar ve genel olarak şehirlerde çalışma "revizyonizm" sayılıyordu. Halktan ve kitle hareketinin durumundan hiç haberi olmayan, kitle hareketine ilgi de duymayan ve kafası dogmatizmle iyice donmuş bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı "Patron Ağa Devletini Yıkacağız" saçmalığı ile bilgiye susamış bir çok devrimcinin kafasına yanlış fikirler soktuk. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine düşmanlık ve kitlelere inançsızlık temelinde biraraya [sic] getirilen genç insanlar "Ceza Yasaları"yla birarada [sic] tutulmaya çalışılıyordu. Halka ve devrime zararlı bu fikir ve faaliyetler de, bizzat hayat tarafından yere serildi. Bu anlayış ve faaliyetin aşırı sağcı özü AYDINLIK tarafından açığa çıkarıldı. Tasfiyecilik ve hizipçilik temelinde oluşan hareketin hiç bir objektif temeli kalmadı ve dağılmakla yüzyüze [sic] geldi.

1975'lerin sonu ve 1976'lardan itibaren AYDINLIK'ın proleter devrimci siyasetlerinin kitleler içinde kök salması ve kitleleri harekete geçirmesi bizi de etkiledi. Revizyonistlerle elele [sic] zorbalık uygulayarak engellemeye çalıştığımız "Ne Amerika, Ne Rusya" gibi AYDINLIK'ın temel siyasetlerinin ifadesi olan sloganları kabul etmek zorunda kaldık. İflas eden ve dağılmaya yüz tutan tasfiyeciliği diriltmek için "şefliği" devralanlarca sözde bir "tartışma kampanyası" başlatıldı. Dünyada ve Türkiye'de yer yerinden oynarken, tekkenin etrafına toplanan bir avuç genç hayattan kopuk bir "kapitalizm" tartışmasına sokuldu. Sınıf mücadelesinin dışında, dogmatizm temelinde bir laf cambazlığı ortalığı kapladı. Tasfiyeci hareket üçe bölündü. Her parçanın başına geçen mevki düşkünü şefler tabandaki iyi niyetli devrimci unsurları birbirine karşı kışkırttı.

Türkiye'de toptan ayaklanmayla devrim yapılacağı şeklindeki Troçkist hayaller üzerine inşa edilen "kapitalizm" teorileriyle, AYDINLIK'tan aşırılan fikirlerin karması bir yamalı bohça "Halkın Birliği" adı altında piyasaya sürüldü. Oportünist şefler, kitlelerden gelecek tepkilerden korunmak için bu yamalı bohçanın üzerine "toprak devrimi" cilası sürmeyi de ihmal etmediler. Mao Zedung Düşüncesi de gene bir süs olarak muhafaza edildi.

Tasfiyecilik, birçok defa kılık değiştirmesine rağmen bir özelliği daima değişmeden kaldı: AYDINLIK düşmanlığı. İşte benim de kuru bir yaprak gibi peşinden sürüklendiğim tasfiyeciliğin ana karakteri budur.

Tasfiyeci şefler kitlelerin baskısıyla AYDINLIK'la, birlik görüşmelerine katıldılar. Bu görüşmeleri tabandan titizlikle gizleyen şefler, daha sonra AYDINLIK'ın açıklamalarından öğrendiğimiz gibi bir takım entrikalar çevirmişler ve olumlu gelişmeye çomak sokmuşlardır. Bundan sonra tekkeyi düzene sokma ve Üçlü Blokun diğer şefleriyle pazarlık çalışmaları başladı. Ama hepsi birbirinden ihtiraslı ve mevki düşkünü olan şefler bir türlü anlaşamadılar.

1 Mayısta sözde "birlik yolunda blok" oluşturuldu. Bu davranışın temelinde şeflerin güçlerini ispat çabası yatıyordu. Daha sonra görüldüğü gibi yaptıkları iş, açık bir tertibe alet olmaktan başka bir şey değildi. Kanlı tertibin tabanda yarattığı tepki zorla bastırıldı. Şimdi anlıyorum ki, bu şefler tekke menfaatleri uğruna vatanı bile satarlar. Katliamdan sonra şefler, sorumluluklarını üstlenip halka hesap verecekleri yerde, tabandan gelen tepkiyi nasıl bastıracaklarını planladılar. Çünkü kendilerini temize çıkartmaktan başka bir düşünceleri yoktu.

H.Birliği'nin Mao Zedung'a ve O'nun Üç Dünya Teorisine karşı kara bayrağı kaldırmasındaki bir etken de, umut bağladıkları yerden bir mühür kapma sevdasıydı. İlkeler, halkın menfaatleri gibi şeyleri zaten bir kenara atmış bulunan şefler, bir "aferin" peşinden koşuyorlardı. Ben Üç Dünya Teorisini doğru bulduğum halde meselenin üzerine gitmedim. ''Hareketin birliğini korumak" gibisinden hatalı anlayışlarım vardı. Oportünist tekkelerin birliği için değil, parçalanması için çalışmanın biricik devrimci tutum olduğunu daha göremiyordum. Tekkeci anlayışı yıkamamıştım. Ancak AYDINLIK'ın yürüttüğü kararlı mücadele sayesinde artık meselenin bir tartışma meselesi değil, devrimle karşı-devrim arasında bir ayırım yapmak meselesi olduğunu gördüm. Üç Dünya Teorisinin Mao Zedung'a ait olmadığı gibi yalanlar iflas etti. Bu defa H.Birliği ve H.Kurtuluşu şefleri "Mao Zedung yeni bir Kautski'dir" gibi, köpekçe laflar yaymaya başladılar. Böylece benim de gözüm açıldı. Üçlü Oportünist Blokun şeflerinin artık açıkça Brejnev'in hizmetine girdiklerini anladım.

Bu noktaya gelince kafamda, yukarda kısaca özetlediğim, geçmişe ait sorumluluklarımızın bir tablosunu çizdim. Ve kafamın nasıl dogmatizmle sıkışmış, donmuş olduğunu gördüm. Bugüne kadar doğruyu görememem, hep AYDINLIK duşmanlığını yıkamamış olmamdandı. Mızrağın sivri ucunu hep AYDINLIK'a yöneltmiştim. Bu nedenle Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesinin özünü kavrayamamıştım. Sırtımda taşıdığım tasfiyeciliğin ağır yükleri ve kemikleşmiş dogmatizm, beni işte H.Birliği'nin şu andaki karşı-devrimci çizgisine kadar sürükledi.

İlk anda tekkenin içinde kalarak tabandaki devrim isteyen arkadaşları AYDINLIK'ın doğru çizgisine kazanmayı düşündüm. Fakat kısa sürede bunun yanlışlığını gördüm. Tekkelerin içinde kalarak mücadele etmek, tekkeleri ayakta tutmaya hizmet ediyordu çünkü.

Bugüne kadar halkın mücadelesine büyük zararlar verdim. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine ve halkın menfaatlerine aykırı fikirlerin yayılmasına aracılık ettim. Sübjektif olarak devrim istesem bile, tuttuğum yol beni Troçkist karşı-devrim noktasına sürükledi. Geç de olsa doğruları görmem, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine daha sıkı sarılmamı sağladı. Şimdi AYDINLIK'ın temsil ettiği doğru çizgiye sarsılmaz bir güven duyuyorum. Beni uyandıran esas etken budur. Kendimi halkımızın bir öğrencisi kabul ediyorum. Halkı bir baba olarak görür, ona sonuna kadar güvenerek hizmet edersem, beni bir evlat olarak kabul edeceğine inanıyorum.

Bu kısa açıklamayı HALKIN SESİ aracılığıyla halkımıza duyurmayı gerekli gördüm.

Devrim isteyen bütün arkadaşlara içtenlikle sesleniyorum. Üçlü Oportünist Blokun ördüğü karşı-devrim duvarlarını darmadağın ederek, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Duşüncesinin bayrağını yükselten AYDINLIK'ın saflarına katılın. Üçlü Blokun duvarları halkımızın ve devrimcilerin önüne gerilen karşı-devrimci birer tuzaktır. Blokun şefleri, sosyal-emperyalist Brejnev'in işaretine göre hareket etmektedirler. Onlar "devrim, devrim" diye keskin palavralar sıkmakta, fakat aslında Brejnev'in işaret ettiği yere ateş etmektedirler.

Bugün, Blokun şefleri birbirlerinin tabanını oymaya çalışıyorlar. Bataklık halindeki tekkelerini "parti" ilan etmeye hazırlanıyorlar. İsmini değiştirmeklė tekkelerin mayası değişmez. Tekkeler içine hapsedilen bütün arkadaşlar AYDINLIK ve HALKIN SESİ dergilerini dikkatle okumalıdırlar. Her türlü duygusal bağlılıklar ve önyargılar terkedilmelidir. Tayin edici olan, ideolojik ve siyasi çizgidir. Gerçekleri görerek bütün devrimci arkadaşlar bir an önce devrimci saflarda yerlerini almalıdırlar. Üçlü Blokun saflarında Trockist ve karanlık adamlar cirit atmaktadır. 800 milyonluk Çin halkının, Mao Zedung'un kurup geliştirdiği 35 milyonluk ÇKP'nin ve bütün dünya proletaryasının ve halklarının lanetlediği "Dörtlü Çete"yi "yoldaş" olarak gören şefleri kaderleriyle başbaşa [sic] bırakalım. AYDINLIK'ın yükselttiği "Blokun içinde tek bir devrimci bırakmama" şiarına sıkıca sarılalım. Tekkelerde harcanan her gün devrime ve halka zarardır.

YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZM-MAO ZEDUNG DÜŞÜNCESİ!

"Proletaryanın devrimci bayrağı altında birleşelim! | Ali Mercan'ın özeleştirisi". Halkın Sesi. 20 Aralık 1977. Sayı: 140. Sayfa: 14.

***


«Üç Dünya Teorisi»;
DÖNEKLİĞİN TEORİSİ


Halkın Sesi'nin 140. sayısında Ali Mercan adlı bir döneğin karşı-devrimciliğini ilan ettiği bir yazı yayınlandı. Baştan aşağı marksist-leninist harekete, onun geçmişine hayasızca saldırı niteliğini taşıyan bu yazı, aslında bize hiç söz bırakmadan bu döneğin gerçek niteliğini teşhir etmektedir. Ülkemizde derin bir saflaşma yaşanıyor. Aynılar aynı ayrılar da ayrı yerde toplanıyorlar. yerde, yorlar. Devrimci hareket içindeki döküntü unsurlara, yozlaşmış, devrime inancını yitirmiş, mücadele azmi körelmiş unsurlara gün doğmuştur. Bunlar "biz den [sic] bu kadar" deme cesaretini bile kendilerinde bulamadıklarından "Üç Dünya Teorisi"ni kılıf edinerek karşı-devrime kapılanıyorlar. Bu kötü değil, iyi birşeydir [sic]. Marksist-leninist safların arınmasıdır. Bu gibi unsurlar, her vakit kılıf edinecek birşeyler [sic] bulabilirler. İşte Ali Mercan da bu türden unsurlardan biriydi. Biraz geç kalsa da treni kaçırmadı.

Aydınlık-Halkın Sesi'nin karşı-devrimci elebaşlarının elinde basit bir oyuncak olan bu dönek, bu elebaşıların [sic] yıllardan beri sabah akşam tekrarladıkları küfürleri aferin almaya meraklı bir uşak misali "özeleştirisine" aktarmıştır. Karşı devrimci elebaşılar, reklam değerini de dikkate alarak, kuyruk acısını çektikleri ne kadar şey varsa, hepsini bu döneğin "itirafnamesi" olarak düzdürmüşlerdir.

Bu dönek "özeleştirisinde" doğru olarak sadece bir tek noktaya temas ediyor. Kendisinin bunca yıldır "kuru bir yaprak" gibi olduğunu yazıyor. O şimdi de "kuru bir yaprak" gibidir, MİT'e kapılanmasına bir adım kalmıştır. Kendisine karşı-devrimci faaliyette bulunma uyarısına karşılık, "bu benim bileceğim iş" diyen bir adamın bu adımı atmamasına hiçbir neden yoktur. Ama bu tür ihanetler asla unutulmaz, hesabı sorulur. Ali Mercan döneği bunu aklından çıkarmasın.

Bay Ali karşı-devrimciliğini ilan ederken, hayasızca yalana da başvuruyor. Proleter devrimci hareketin, Aydınlık oportünizmine karşı mücadelede, yalan, dedikodu, kişileri karalama gibi yöntemlere başvurduğunu, söylüyor. "Hatta yalan olduğunu bile bile Aydınlıkçıların İ. Kaypakkaya'ya suikast düzenlediği iftirasını yaydık" diye yazıyor. Yalan, dedikodu, kişileri karalama gibi yöntemler bizim asla itibar etmediğimiz, etmeyeceğimiz yöntemlerdir. Bu tür yöntemlere başvuranlar bu döneğin kapılandığı tekkenin karşı-devrimci elebaşılarıdır [sic]. Onlar yıllardır Kaypakkaya yoldaşa adice saldırdılar, halen de saldırıyorlar. Ancak bu saldırıları şimdiye kadar sadece kendilerini teşhir etmeye yaradı, bundan sonra da böyle olacak. Çünkü İbrahim Kaypakkaya yoldaş halkımızın kalbinde yer etmiştir. Onun doğru fikirleri proletaryaya, halkımıza yol gösteriyor, gösterecek. Hiç bir döneğin, karşı-devrimci ele başının saldırısı ve attığı çamur bu gerçeği karartamaz. İşte bu gerçek karşı-devrimci elebaşıları [sic] hırçınlaştırıyor, marksist-leninist harekete karşı düşmanlığı her zaman ön planda tutmalarına sebep oluyor. Ali Mercan bu elebaşıların [sic] şimdiye kadar kullandıkları en kaliteli figüranıdır sadece.

Karşı-devrimci elebaşıların [sic] yıllardır örtbas etmeye çalıştıkları bir "ayıpları" da vardır: Komploculuk. Biz şimdiye kadar daima ideolojik-siyasi mücadeleyi esas aldık. Aydınlık oportünistlerinin bu karşı-devrimci faaliyetini, onlara karşı mücadelede asla istismar aracı haline getirmedik. Böyle bir yola sapmak siyasi acizlik demek olurdu. Ancak bu noktada devrimcilerin gerçekleri bilmesi gerekmektedir: Aydınlık oportünistleri, faşistlerin halka azgınca saldırdıkları 12 Mart döneminde İbrahim Kaypakkaya yoldaşı öldürmeyi planlayan adi komploculardır. Ali Mercan döneği bu gerçeği bilmemekte midir? Elbette bilmektedir. Bu "kuru yaprak" misali döneğe, gerçeği inkar etmesini karşı-devrimci elebaşılar [sic] dikte etmişlerdir. Fırsattan istifade, adi birer komplocu oldukları gerçeğini hasır altı edebileceklerini sanmışlardır.

Karşı-devrimci elebaşlar [sic]en küçük bir direnç göstermeden 12 Mart faşistlerine teslim olduktan, bildiklerini bırakalım tahmin ettiklerini anlattıktan sonra bugün, kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bunlar faşizme karşı direnmeye cesaret edememişlerdir ama, fikirleri karşısında ezildikleri Kaypakkaya yoldaşı, faşistlerin yapmak istediği gibi, katletmenin planlarını kurmuşlardır. Halil Berktay adlı bir zatın bu planları içeren mektubu TİİKP davasında da okunmuştur. Bu mektup esas hakkındaki mütalaada da yer almaktadır. Bu mektubun ilgili bölümünü yayınlıyoruz.

Yine bu mektubun yazıldığı sırada karşı-devrimci elebaşlar [sic] Kaypakkaya yoldaşı Ankara'da bir evde tuzağa düşürüp, elini ayağını bağlıyarak [sic] zorla Söke'ye nakletmeyi planlamışlardır. Bilindiği gibi o sıralar karşı-devrimci elebaşılar Söke'de, Ali Mercan döneğinin "özeleştirisinde" belirttiği türden mağara da kazmakla, halk savaşı palavrası atmakla, şehirlerin kirli havasıyla daralan ciğerlerine dağ havası çekmekle, lafın kısası silahlı mücadele, toprak devrimi adına şarlatanlık yapmakla meşguldüler. Sayfiyedeyken bir ara "Kaypakkaya meselesini de halletmeyi" tasarladılar.

Karşı-devrimci elebaşıların [sic] Ankara'da bir evde Kaypakkaya yoldaşı tuzağa düşürmeye memur ettikleri kişilerden biri şimdi proleter devrimci saflardadır. Bu işe memur edilen diğerleri ise Nuri Çolakoğlu, Erkan Yücel ve polis ajanı Halis Özkan'dır. Bu komplo, bugün proleter devrimci saflarda olan yoldaşın bu aşağılık işe alet olmayacağının anlaşılması üzerine, daha girişilemeden iflas etmiştir.

Aydınlık oportünizminin iki elebaşısı [sic], Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ile yaptıkları birlik görüşmelerinde gözlemci olarak bulunan Yurtsever Gençlik temsilcisiyle giriştikleri bir polemikte bu karşı-devrimci komployu savunmuşlar, haklı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu, toplantı zabıtlarında da yer almaktadır. Elebaşılar şimdi bu gerçekleri Ali Mercan döneğinin ağzından neden yalanlamak gereğini duymaktadırlar acaba?

Ali Mercan döneği "Tasfiyecilik çok kılık değiştirmesine rağmen bir özelliği değişmeden kaldı: Aydınlık düşmanlığı" diyor. Nedir Aydınlık düşmanlığı? Dün Aydınlık düşmanlığı, oportünizme, pasifizme, askeri darbe teşvikçiliğine, marksizm-leninizmin tahrifine, sınıf işbirliğine, modern revizyonizme karşı mücadelede ortayolculuğa [sic], Mihri Belli, Kıvılcımlı revizyonizmine düşmanlıktı. Bugün de pek farklı değildir. Bugün Aydınlık oportünizmine düşman olmamak karşı-devrime, modern revizyonizme, sınıf işbirliğine, emperyalistlere, işbirlikçilerine, uluslararası yeni oportünist akıma düşman olmamak demektir. Biz bunların hepsine de düşmanız, bu nedenle Aydınlık oportünizmine de düşmanız. Bundan da şeref duyuyoruz.

Halkın Birliği'nin oportünist "Üç Dünya Teorisi"ne karşı marksizm-leninizm bayrağını yükseltmesi, oportünistlerin emellerini suya düşürmüş, onları çok rahatsız etmiştir. Bu aynı zamanda marksist-leninist saflardaki oportünist unsurları açığa çıkarmış, onların barınmasına olanak vermemiştir. Ali Mercan gibi bir iki unsuru saflarından temizleyen marksist-leninist hareket daha da güçlenmiş, saflarında sıkı bir birlik oluşmuştur. Oportünistlerin kendileri gibi bir unsurla, önceden marksist-leninist saflardan kovulan bir unsur hakkında "Tekel ve Parsan işçileri Aydınlık'a katıldı" türünden sahtekarlıkları, son olarak Bay Ali'nin renkli reklamları bu gerçeğin karşısında paçavraya dönmüştür.
Ali Mercan döneği "şöhretli" ismiyle dahi kimseyi etrafında toplayamamıştır. O bunu şöyle kılıflamaya çalışıyor:

"İlk anda tekkenin kalarak tabandaki devrim içinde isteyen arkadaşları Aydınlık'ın doğru çizgisine kazanmayı düşündüm. Fakat kısa sürede bunun yanlışlığını gördüm. Tekkelerin içinde kalarak mücadele etmek, tekkeleri ayakta tutmaya hizmet ediyordu çünkü."

Hayır bay Ali, bunun sebebi, devrimci unsurların, karşı-devrimci fikirlere rağbet etmiyeceğini [sic], karşı-devrimcilik vaazedenlerin [sic], senin gibi AP ile ittifak kurulabileceğini savunanların suratına tüküreceklerini bilmendir.

"Üç Dünya Teorisi" döneklerin ve dönekliğin teorisidir. Onlar için biçilmiş kafdandır [sic]. Bu nedenle dönekler ona sarılıyor, devrimden vazgeçtiklerini, hakim sınıflarla emperyalistlerle elele [sic] yürüyeceklerini bu yolla ifade ediyorlar. Bu nedenle oportünist "Üç Dünya Teorisi"ne karşı mücadeleyi yoğunlaştırmak; kitlelere bu teorinin karşı-devrimci özünü kavratmalı, karşı-devrimci dönekleri teşhir ve tecrit etmeliyiz.

"«Üç Dünya Teorisi»; DÖNEKLİĞİN TEORİSİ". Halkın Birliği. 3 Ocak 1978. Sayı: 25. Sayfa: 11.