16 Aralık 2025 Salı

BELGE | Ali Mercan'ın öz eleştirisi ve Halkın Birliği'nin cevabı (1977-1978)

SUNUŞ


İbrahim Kaypakkaya yoldaş (PŞTA).

'76 tasfiyecilerinin erken dönem şeflerinden olan Ali Mercan, bu tasfiyeci hareketten birden çok (siyasi ve şahsi) sebep sonucu ayrıldıktan sonra Aydınlık'a geçmiş ve Aydınlık'ın dergisi Halkın Sesi'nde İbrahim Kaypakkaya yoldaşımıza hakaret ettiği gibi, Aydınlık'ın yalanına da ortak olmuş ve Aydınlık'ın İbrahim Kaypakkaya'yı öldürmeye hiç çalışmadığı gibi bir yalanı dillendirmiştir.

Bahsi geçen suikast girişimi, Halil Berktay'ın 2 Mart 1972 tarihli mektubunda geçer. Mektup (TİİKP Esas Hakkında Mütalaa'da geçen haliyle) şöyledir:[1]

"Yoldaşım 1- Musa ve Seyit bayrak açmışlar, Tayland kararını kadroların önünde uydurma revizyonizmi ört bast [sic] etmek için uydurulmuş diye aşağılıyor. Rüstem Aleyhinde [sic] dedi kodulara [sic] girişiyor. Hareketin merkezi yönetimi için şerefsiz ve revizyonist tabirini kullanıyor. Daha vahimi şüyle [sic] bir ifşaat yapıyor. Öö. [Ömer Özerturgut] Almanya sorumlusudur. H.B. [Halil Berktay] Ege sorumlusudur Bunlar ve Rüstem [Bora Gözen] revizyonist D.P. [Doğu Perinçek] nin revizyonist baş yardakçılarıdır. Bu ifşaat epey yayılıyor. Komi[ği] şu iddiada bulunuyor. Almanyayıda [sic] parçalıyacağız [sic]. Hasan Yalçın ve Gün Zileli de bizden. Filistin tüm bizden. Herifi tam bir megola manik [sic] hezeyan sarmış anlaşılan Bunlara maalesef Ali Mercan, Ali Taşyapan'da [sic] tamamen katılmış durumda. Eşyalara teksir, daktilo, iki dürbün, 1300 Tl. ye [sic] alınan bir tabanca el koyuyorlar. 1500 liraya alınan bir Brovning 7,65 Rüstem'de kalıyor[.] Malatya bölgesindeki üç partili mahalli kadro tamamen bizden. Bu heriflerin pozlarından nefret etmiş durumdalar[.] Kâbil [Kocatürk] nerede belli degil [sic]... 2- Rüstem ile kararlaştırdığımız tedbirler. a) Rüstem oraya varınca hiçbir şey olmamış gibi Merkezin fikir ve eleştirilerini dinlemek için kendilerini çağırdığını söylüyecek [sic], allem kallem edip, bunları Ankaraya [sic] yollamayı başaracak... Biz onları Ankaradan [sic] buraya klavuz [sic] ile getireceğiz. Burada tevkif edip gerekeni yapacağız. Burada tevkif ettikten üç dört gün sonra Rüstem'e bir iki sağlam kadro salacağız oraları baştan inşa edecek. ) [sic] Ankara'ya gelipte [sic] orada su koyarlarsa Hulusi bey [Nuri Çolakoğlu] orada tevkif edip minibüsü istetecek, silahlı adamlarla yollayıp buraya aldıracağız. c)Hulusuye [sic] mektup yazıp böyle böyle dedim. Derhal hapise [sic] haber sal dedi Tecrit için gerekli bütün tedbirleri al dedim. Kadro okulunu teyit ettim. Halit'i ve buradan yolladığımız Hasan'ı rüstemin [sic] emrine verdim... d) Tahsini [sic] Sabahat'e yolladım, böyle böyle dedim. Hulusu'ye [sic] Tayland yollamasını söyledim. Kemal'in tedavi için çok yakında geleceğini ilettim... e) Tahsin [Necati Serhat Hürkan] ile ilgili talimatı ilettim. f) Seyyar [Caner Öztaş]'ı her an harekete hazır hale getirdim. g) Almanyaya [sic] haber salmak lazım. Derhal Filistine [sic] de haber iletsinler. Sen yazma istersen ben yolluyayım [sic]. h) Muhip [Yusuf Savaş Emek] ve Kemal [Ercan Enç] ile şahsen konuşup böyle böyle dedim. Kemal idam edilmesi gerektiğini belirtti. Şahsen bu fikre çok sempati duyuyorum. Rüstem'in bütün istediği bir ay mevkuf tutmamız. Bu mesele böyle[.] Rüstem'e 500 TL. verdim... 3- Hek [Yusuf Savaş Emek] göreve hazır oldugunu [sic] söylüyor. Beni şıp diye tanıdı. Hemde [sic] sakalla ve karanlıkta. Uzun konuştum, Hulusinin [sic] raporunu da okumuştum. Bu arkadaşın yine de Ank. Şeh. Kom. [Ankara Şehir Komitesi] için çok iyi olacağını düşündüm. Şöyle yaptım.. Kendisini kapalı olarak Ank. [Ankara] randevüsünü [sic] verdim. 6 sına [sic] kadar haber gelmezse bu kağıdı aç ve ayın dokuzunda burada yazılı randevüye [sic] git dedim. Haber iletme imkanımız var, kararını bekliyorum.. 5- Acele cevap bekliyorum. Moralimiz çok sağlam hiç merak etme. En büyük güçlük Avşar'da eylemi dizginlemek çok zorlaştı. Bir şeyler koymak gerekebilir, hakim olamıyabiliriz [sic]."

İşin aslı şu ki bu gerçek İbrahim yoldaşın yazılarında bile geçer ve tutuklamayla görevlendirilen kişi olan İrfan Çelik olduğu için plan son anda yürürlükten kaldırılır. İrfan Çelik, kendisi olduğunu bilmeden bu girişimi İK yoldaşa anlatır ve İK yoldaş (kendisi olduğunu kendisine bildirmeden) yazılarında işler. İrfan Çelik, bu girişimdeki hedefin İK yoldaş olduğunu ancak TİİKP Esas Hakkında Mütalaa'daki Halil Berktay'ın mektubunu okuyunca öğrenir ve içeridekilere de anlatır (1974). Oruçoğlu'nun aktarımıyla İrfan Çelik'in söylediği şudur:[2]

"Ya bu şudur, biz o zaman Ankara'daydık. Bize Nuri Çolakoğlu dedi ki 'partiye isyan eden iki yıkıcı vardır. Onları Söke'ye götüreceksiniz. İhtiyatlı olun. Yanınıza silahlarınızı alın. Gerekirse kendir falan da alın'. Vay anasını, bu buymuş."

Halkın Birliği, Ali Mercan'a verdiği cevapta bu meselenin 1976'da "Proleter Devrimcilerin Birliği" görüşmeleri esnasında işlendiğini, Yurtsever Gençlik (Halkın Birliği) adına katılan yöneticinin bu meseleyi gündeme getirdiğini, Aydınlık adına toplantıya katılan bir yöneticinin bu girişimi sahiplendiğini, bunun tutanaklara da geçtiğini ifşa eder. Halkın Birliği'nin ifşa etmediği sır, toplantılara katılanların kimliğiydi. "Yurtsever Gençlik" adına toplantıya katılan Aziz Vatan, Aydınlık adına katılan ise Oral Çalışlar ve Gün Zileli'ydi. Gün Zileli, toplantıyı anlatan anılarında bu tartışmaya hiç değinmiyor![3] Elbette ki bu şaşırtıcı değil, zira Gün Zileli bu anılarında sürekli kendi sorumluluğunu karartan, dahası kendisi için esas yüz kızartıcı olan konuları gizleyen bir tavır takınmıştır. Konuya dönersek, girişilen tavrın bayağılığından girişimi savunanın Oral Çalışlar olduğunu tahmin ediyoruz. Hem o değil miydi "Tasfiyeciliğin aşırı sağcı özü" teranelerini dillendiren!

Halkın Birliği'nin bu ifşaatı üzerine Halkın Sesi yalan dolu bir yazıyla cevap vermiş, İbrahim Kaypakkaya'ya aksine "para bile verildiğini" dillendirmiş, yine konuyu saptırmak için (Garbis Altınoğlu yönetici bir kademede değilken) "Halkın Birliği'nin şefi" diye kendisini hedef göstermiş ve Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi olayında kendisini sorumlu göstermiştir.[4] Oysa ki Garbis Altınoğlu bu işte sorumlu olmadığı gibi, esasen sorumlulardan birisi olan Ümit Necef, KK hizbini 1976'da terk edip Aydınlık'a katılmıştır![5] Diğer (en başat) sorumlu Zeynel Aydındağ ise 1972'de orta doğuya firar etti, oradan da 1976'da Almanya'ya iltica etti, 1983'de Avrupa'da yakalandı ama iade edilmedi.[6] Görüldüğü üzere Garbis Altınoğlu arkadaşın bu konuyla pratik anlamda alakası yoktur, Aydınlık esasen kendisini hedef göstererek suyu bulandırmaktadır.

Bunun üzerine Halkın Birliği, Garbis Altınoğlu'nun açıklamasını dergileri adına bir ön sözle birlikte yayınladı.[7] Bu açıklamayı daha önceden bir yazımız içinde tam metin olarak kullanmıştık.[8] Garbis Altınoğlu'nun yazısında isim vermeden zikrettiği iki kişi ise Zeynel Aydındağ ve Garip Aydındağ'dır.

Aydınlık'ın konuyu Garbis Altınoğlu arkadaşa uzatan kısmı yazının kapsamı dışında tutuyor ve Ali Mercan'ın öz eleştirisi ile Halkın Birliği'nin cevabını birlikte sunuyoruz.

Yan not olarak belirtmek istiyoruz. Ali Mercan "Halktan ve kitle hareketinin durumundan hiç haberi olmayan, kitle hareketine ilgi de duymayan ve kafası dogmatizmle iyice donmuş bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı "Patron Ağa Devletini Yıkacağız" saçmalığı ile bilgiye susamış bir çok devrimcinin kafasına yanlış fikirler soktuk" diyor. Bahsi geçen, Patron-Ağa Devletini Yıkacağız (1975) broşürüdür. "Bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı" demesindeki sebep, broşürün hapisteki Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmasındandır.

Son olarak bir şeye cevap vermekte fayda var. Halkın Sesi şöyle yazıyor:[9]

Tasfiyeci şefler, H. Birliği'nin iddiasının tam tersine proleter devrimcilerden en iyi muameleyi görmüşlerdir. Onların bütün ihtiyaçları karşılanmıştır. İ. Kaypakkaya ve kafadarı, paralarının olmadığını söyledikleri için Ankara'dan Söke'ye giderlerken ve Söke'den dönüşlerinde kendilerine para verilmiş, dönüşleri de gidişleri gibi yine devrimci köylülerin güvenliği altında olmuştur. Bunların beş parasız yola çıkmalarının sebebi de, proleter devrimcilere duydukları güvendir.

"İ. Kaypakkaya ve kafadarı" dedikleri, İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu'dur. Bahsi geçen görüşme, 26 Mart 1972'deki görüşmedir. Peki gerçek dedikleri gibi midir? Gerçekten Aydınlıkçılar'a duyulan sonsuz güvenin sonucu mu böyle yola çıkılmıştır? Hayır! İbrahim yoldaşa kulak verelim:[10]

Mesela onlar, Marksist-Leninist arkadaşlardan birinin çalıştığı bir bölgede yakalanmalar olması üzerine "rezalet", "kepazelik" diye yaygarayı koparırken, kendi çömezlerinin sorumlu olduğu bölgedeki yakalanmalar üzerine, “pek bir şey yoktur, hem, devrim inişli çıkışlıdır" diye çömezlerini kurtarmaya çalışmışlardır. Mesela onlar, Marksist-Leninistlerin üçbin [sic] lira istemesi üzerine, "şehirlerdeki aydınların aidatına bel bağlamayalım" diye yaygara yaparken, kendi çömezlerine, bir seferde otuz beş bin lirayı göndermekte hiç tereddüt etmemişlerdir.

Gerçek budur. TİİKP merkezi esasen muhalefetin kadrolarını açlığa talim ederek terbiye etmeye çalışmıştır. Bu yüzden İbrahim yoldaş ve Oruçoğlu parasız gitmişlerdir. Gerçi Aydınlık bunu büyük lutûfmuş gibi gösteriyor ama geri dönüş paralarının verilmesinin esas sebebi de dedikleri gibi iyi niyetli olmaları değil, Doğu Perinçek'in DABK'daki kaynakların iade edilmesini istemesi, İK ve MO'nun ise "bunları yaratan kadrolardır, onlara sormak gereklidir ama dönüş için paramız yok" cevabını vermeleridir (aslında bu bile merkezin DABK'a nasıl bir yaptırım uyguladığının açık delilidir, bütün yaratılanlar kadroların eseridir). Yani arkalarından giden parti müfettişi Daşar Karadağ'ın katıldığı ayrılık toplantısının beklenmesidir. Belirtilmeli ki bu toplantıda da kadrolardan malzemeleri vermemek kararı çıkmış, Karadağ eli boş dönmüştür.[11] Sonucu tahmin etselerdi acaba verirler miydi?

İbrahim Kaypakkaya'yı katletmeye çalışan bu adamlar bugün kartlamış halk düşmanları olup çıkmışlardır. Yaşarken daha rezillikleriyle anılır olmuşlardır, öldükten sonra da bu rezillikleriyle anılmaya devam edeceklerdir. Bunda da şaşılacak bir şey de yoktur. Lakin, İbrahim yoldaşımız ilerici insanların yüreğinde sonsuza dek yaşayacaktır.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.16

[1] TİİKP Dava Dosyası. Klasör: 41. Belge: 31.'den aktaran: TİİKP Esas Hakkında Mütalaa. Sayfalar: 114-115.; ayrıca ilk yarısı şurada da geçer: "T.K.P.M.L. Esas Hakkında Mütalaa" (21 Aralık 1975). Değerli, Yaşar. Sayfa: 25.
[2] "Kırmızı Gül Buz İçinde". Cilasun, Emrah (Belgeselden çözümleyen: Aydın, Veli). El Yayınları. 1. Baskı, Şubat 2009. Sayfa: 39.
[3] "Havariler (1972-1983)". Zileli, Gün. İletişim Yayınları. 7. Baskı, 2011. İstanbul. ISBN-13: 978-975-05-0006-0. Sayfalar: 154-157.; "Bizim Çakır: Devrim hamalı". Erdoğdu Çelik, Mukaddes. Ceylan Yayınları. (Birleştirilmiş) 2. Baskı, Temmuz 2006. İstanbul. ISBN: 975-6304-45-6. Sayfalar: 366-368.
Gün Zileli, Aziz Vatan'ı tanımadığını anılarında belirtiyor, Mukaddes Erdoğdu Çelik'le karşılaştırdık.
[4] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek | MİT'in Cinayetinin Hararetli Savunucusu". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[5] "Havariler (1972-1983)". Zileli, Gün. İletişim Yayınları. 7. Baskı, 2011. İstanbul. ISBN-13: 978-975-05-0006-0. Sayfalar: 252-254.
[6] "Avukat Metin Özdemir'in sığınma istemi "hukuk dışı" bir gerekçeyle reddedildi: Federal Hükümet sığınmacılara düşmanlıkta kararlı". Türkiye Postası. 7 Oktober 1983. Nr.: 15. Sayfa: 7.
[7] "Halkın Sesi İftira ve Yalanla Komploculuğunu ve Sınıf İşbirliğini Gizleyemeyecektir". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.; "Garbis Altınoğlu'nun Açıklaması". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.
[9] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[10] "Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi" (Haziran 1972). [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Yazıları". Kaypakkaya, İbrahim. Umut Yayımcılık. 1. Baskı, Mayıs 2018 [Özgür Gelecek için Yeni Demokrasi. 17 Mayıs 2018. Yıl: 1. Sayı: 10.-Ek]. Sayfa: 455.
[11] "Kaypakkaya'nın Can Yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor: Zavot'tan Vartinik'e". Oruçoğlu, Muzaffer.; Ekinci, İbrahim. Ayrıntı Yayınları. 1. Baskı, Ekim 2016. İstanbul. ISBN: 978-605-314-132-7. Sayfalar: 49, 61-62.

***


ALİ MERCAN'IN ÖZELEŞTİRİSİ


Ali Mercan, devrimci mücadeleye 1960'ların sonunda katıldı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsünde devrimci gençlik hareketinin önderlerindendi. Aynı yıllarda Dev-Genç Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak mücadele etti. Aren-Boran oportünizmine ve Mihri Belli'nin başını çektiği İlkesiz Birlik Cephesine karşı Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesini savunan Proleter Devrimci AYDINLIK saflarında yer aldı. Bir proleter devrimci olarak köylü kitleleri içinde çalıştı.

Ali Mercan, özeleştirisinde belirttiği gibi, 1972 yılında İ. Kaypakkaya'nın tasfiyeci hizbine katıldı ve bu hizbin başını çeken ilk üç adamdan biri oldu. Onun dergimize yolladığı özeleştiriyi yayınlıyoruz. Ali Mercan, proletarya hareketini bölmenin ve oportünizmin başını çekmenin ağır sorumluluğunu taşımıştır. Şimdi bir devrimciye yakışan cesaret ve dürüstlükle özeleştiri yapmaktadır. Bu özeleştiri, devrime katılmak ve proletarya davasına hizmet etmek isteyen, fakat bugüne kadar oportünist tekkelerin başını çekmiş olanlara devrimci çıkış yolunu göstermektedir.

Ben 1972'de İ. Kaypakkaya'nın kurduğu Parti yıkıcısı tasfiyeci hizibe [sic] katıldım. Tasfiyeciliğe temel teşkil eden teoriler, Birinci Tasfiyeciler denen ve daha sonra "Sandık Cinayeti Davası" diye adlandırılan davada yer alan devrim kaçkınlarının görüşleriyle aynıdır. Birinci Tasfiyeciler ile İkinci Tasfiyeciler arasında öz bakımından hiç bir fark yoktu.

Tasfiyeciliğin ortaya çıkmasının, proletarya hareketinin darbe yemiş olması ve ağır baskı altında bulunmasıyla yakın ilişkisi vardır. Öteden beri kitlelerin mücadelesi yerine, bir avuç maceracının öfkeli tutkusundan kaynaklanan eylemleri koyan ve bu eylemlerle iktidar yıkma hayalleri güden İ. Kaypakkaya, hemşehrilik duygularımıza hitabederek [sic] bizleri hizipçi ve bölücü cereyanın içine çekti. Bizim heyecanlı ve tecrübesiz olmamızdan yararlandı, sübjektivist devrim anlayışımız onun oportünist fikirlerine bizi açık hale getirmişti. İ. Kaypakkaya, hareketin yönetimini karalayarak işe başladı. Bu duruma göğüs germemiz gerekirken, ilkeleri ihlal ettik. Yıkıcılığın aleti olduk. Giderilmesi yıllara mal olan ağır hatalara yol açtık. Halkın ve devrimcilerin bölünmesinden başka bir amacı ve rolü olmayan tasfiyeciliğin yayılmasına hizmet ettik.

O yıllarda proletarya hareketi ağır bir darbe yemiş, kitlelerin mücadelesi geri çekilmişti. Devrim dalgası en durgun noktasındaydı. Buna rağmen, "kitlelerin şaha kalktığı", "halkın büyük çoğunluğunun silahlı mücadelenin gerekliliğine inandığı" gibi kendi uydurduğumuz masallara inanıyorduk. Kitleler, "erken başladılar", "işçi-köylü birleşmeden bu iş olmaz" diyerek maceracılığa karşı çıkıyordu. Biz ise onlara, "silahlı mücadeleyi kavradıklarını" ispatlamaya çalışıyorduk. Çünkü beynimiz sıkışmış, körükörüne [sic] inanmaya başlamıştık. Gerçeği tahrif ediyor ve kendi hayal alemimizde dolaşıyorduk.

Savunduğumuz sözde "gerilla savaşı" anlayışının, Mahir Çayan'ın "öncü savaş" teorilerinden hiç bir farkı yoktu. Mao Zedung'un "asi çeteler ideolojisi" diye adlandırdığı bir anlayışla dolaşıp durduk. Dağlar ve mağaralar bize kitlelerin kucağından daha yakın geliyordu. Bütün yaptığımız dağda gezmek, mağara kazmak ve bizi gözünde büyüten iyi niyetli gençlere maceracı fikirler aşılamak oldu. Kitleleri de sadece bizi besleyen bir kaynak olarak gördük. Kitlelerin ilerlemesine ve bilinçlenmesine hiç bir katkımız olmadı. Aksine kitlelerin koruyucusu pozuna girerek onların pasifleşmesine yol açtık.

Proletarya hareketine saldırmak için teoriler icat ettik. Propagandamızın temelini yalan, dedikodu ve kişileri karalama gibi gerici yöntemler oluşturuyordu. Bu propagandanım başlıca malzemesi, Birinci ve İkinci Tasfiyeci örgüt yıkıcılarının uydurdukları yalan ve iftiralardı. Hatta yalan olduğunu bile bile Aydınlıkçıların İ. Kaypakkaya'ya suikast düzenlediği iftirasını yaydık.

Kemalizm ve Milli Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak Troçkist fikirleri savunduk. Lenin, Stalin, Mao Zedung ve Dimitrov gibi ustaların, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü gibi Türkiye proletaryasının büyük önderlerinin, AYDINLIK'ın bütün kanıtlayıcı görüşlerine rağmen, biz, Kemalizmi aynen Troçki gibi değerlendirmeye devam ettik. Böylece objektif olarak halkımızın bağrında yaşayan Milli Kurtuluş Savaşımızın devrimci mirasını yok etmek, halkın milli bağımsızlık ruhunu öldürmek için çalıştık. Öne sürdüğümüz bütün bu gerici fikirler AYDINLIK'ın kararlı mücadelesiyle yere serildi ve mahkum edildi.
Kürt milli meselesinde, Kürt toprak ağalarının ve büyük burjuvalarının kuyruğuna takıldık. Milli meselenin özünde köylü meselesi olduğu gerçeğini reddettik. "Halk-millet" ayırımı üzerine sonu gelmez laf cambazlıkları yaptık. Bilindiği gibi milli meseledeki bu gerici teorilerin yıldızı da AYDINLIK'ın mücadelesi karşısında kısa sürede sönüp gitti.

Köylü meselesini hiç bir zaman anlamadık. O günkü şartlarda, yarı-feodal üretim ilişkilerinin tasfiyesi ve toprak devrimi mücadelesi yerine ihbarcılara, faizcilere başçavuşlara ve "merkezi otoriteye" karşı sözde "çete savaşı"nı savunuyorduk. Lin Biao tayfasından etkileniyorduk. Komploculuğu devrimci eylem sanıyorduk. Bütün bu anlayışlar da AYDINLIK panzehiri [sic] ile etkisiz hale geldi.

Faşizme karşı mücadelenin önemini ve gereğini kavramadık. "Sürekli faşizm" ve "bütün gericilere karşı toptan savaş" gibi Troçkist görüşlere battık. Birleşik cephe siyasetini, ittifakları reddettik. Gene AYDINLIK'ın kararlı mücadelesi sonunda bu gösterişli fakat kof, görünüşte keskin fakat özünde aşırı sağcı anlayışlar darmadağın oldu.

İşte, o kadar keskin ve üzerine Mao Zedung Düşüncesi cilası çekilmiş tasfiyeciliğin özü budur. Tasfiyeciliğin oportünist görüşleri kısa sürede iflas etti ve hayat tarafından mahkum edildi. Hayal aleminde koşan bir kısım genç insanın kafasında yaratılan kağıttan şatolar birbir [sic] yıkıldı. Palavracılık ve kof keskinlik, teslimiyete dönüştü.

1974-1975 döneminde yeniden canlandırılmaya çalışılan tasfiyecilik, mafiya [sic] çetelerine dönüştü. Dünyadan, Türkiye'den habersiz ve hayattan kopuk, yozlaşmış; keskin, gösterişli fakat o kadar da pasifizm içinde yüzen bir faaliyet geliştirildi. Derneklerde çalışma, kitle hareketlerine katılma, kitle eylemleri düzenleme gibi çalışmalar ve genel olarak şehirlerde çalışma "revizyonizm" sayılıyordu. Halktan ve kitle hareketinin durumundan hiç haberi olmayan, kitle hareketine ilgi de duymayan ve kafası dogmatizmle iyice donmuş bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı "Patron Ağa Devletini Yıkacağız" saçmalığı ile bilgiye susamış bir çok devrimcinin kafasına yanlış fikirler soktuk. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine düşmanlık ve kitlelere inançsızlık temelinde biraraya [sic] getirilen genç insanlar "Ceza Yasaları"yla birarada [sic] tutulmaya çalışılıyordu. Halka ve devrime zararlı bu fikir ve faaliyetler de, bizzat hayat tarafından yere serildi. Bu anlayış ve faaliyetin aşırı sağcı özü AYDINLIK tarafından açığa çıkarıldı. Tasfiyecilik ve hizipçilik temelinde oluşan hareketin hiç bir objektif temeli kalmadı ve dağılmakla yüzyüze [sic] geldi.

1975'lerin sonu ve 1976'lardan itibaren AYDINLIK'ın proleter devrimci siyasetlerinin kitleler içinde kök salması ve kitleleri harekete geçirmesi bizi de etkiledi. Revizyonistlerle elele [sic] zorbalık uygulayarak engellemeye çalıştığımız "Ne Amerika, Ne Rusya" gibi AYDINLIK'ın temel siyasetlerinin ifadesi olan sloganları kabul etmek zorunda kaldık. İflas eden ve dağılmaya yüz tutan tasfiyeciliği diriltmek için "şefliği" devralanlarca sözde bir "tartışma kampanyası" başlatıldı. Dünyada ve Türkiye'de yer yerinden oynarken, tekkenin etrafına toplanan bir avuç genç hayattan kopuk bir "kapitalizm" tartışmasına sokuldu. Sınıf mücadelesinin dışında, dogmatizm temelinde bir laf cambazlığı ortalığı kapladı. Tasfiyeci hareket üçe bölündü. Her parçanın başına geçen mevki düşkünü şefler tabandaki iyi niyetli devrimci unsurları birbirine karşı kışkırttı.

Türkiye'de toptan ayaklanmayla devrim yapılacağı şeklindeki Troçkist hayaller üzerine inşa edilen "kapitalizm" teorileriyle, AYDINLIK'tan aşırılan fikirlerin karması bir yamalı bohça "Halkın Birliği" adı altında piyasaya sürüldü. Oportünist şefler, kitlelerden gelecek tepkilerden korunmak için bu yamalı bohçanın üzerine "toprak devrimi" cilası sürmeyi de ihmal etmediler. Mao Zedung Düşüncesi de gene bir süs olarak muhafaza edildi.

Tasfiyecilik, birçok defa kılık değiştirmesine rağmen bir özelliği daima değişmeden kaldı: AYDINLIK düşmanlığı. İşte benim de kuru bir yaprak gibi peşinden sürüklendiğim tasfiyeciliğin ana karakteri budur.

Tasfiyeci şefler kitlelerin baskısıyla AYDINLIK'la, birlik görüşmelerine katıldılar. Bu görüşmeleri tabandan titizlikle gizleyen şefler, daha sonra AYDINLIK'ın açıklamalarından öğrendiğimiz gibi bir takım entrikalar çevirmişler ve olumlu gelişmeye çomak sokmuşlardır. Bundan sonra tekkeyi düzene sokma ve Üçlü Blokun diğer şefleriyle pazarlık çalışmaları başladı. Ama hepsi birbirinden ihtiraslı ve mevki düşkünü olan şefler bir türlü anlaşamadılar.

1 Mayısta sözde "birlik yolunda blok" oluşturuldu. Bu davranışın temelinde şeflerin güçlerini ispat çabası yatıyordu. Daha sonra görüldüğü gibi yaptıkları iş, açık bir tertibe alet olmaktan başka bir şey değildi. Kanlı tertibin tabanda yarattığı tepki zorla bastırıldı. Şimdi anlıyorum ki, bu şefler tekke menfaatleri uğruna vatanı bile satarlar. Katliamdan sonra şefler, sorumluluklarını üstlenip halka hesap verecekleri yerde, tabandan gelen tepkiyi nasıl bastıracaklarını planladılar. Çünkü kendilerini temize çıkartmaktan başka bir düşünceleri yoktu.

H.Birliği'nin Mao Zedung'a ve O'nun Üç Dünya Teorisine karşı kara bayrağı kaldırmasındaki bir etken de, umut bağladıkları yerden bir mühür kapma sevdasıydı. İlkeler, halkın menfaatleri gibi şeyleri zaten bir kenara atmış bulunan şefler, bir "aferin" peşinden koşuyorlardı. Ben Üç Dünya Teorisini doğru bulduğum halde meselenin üzerine gitmedim. ''Hareketin birliğini korumak" gibisinden hatalı anlayışlarım vardı. Oportünist tekkelerin birliği için değil, parçalanması için çalışmanın biricik devrimci tutum olduğunu daha göremiyordum. Tekkeci anlayışı yıkamamıştım. Ancak AYDINLIK'ın yürüttüğü kararlı mücadele sayesinde artık meselenin bir tartışma meselesi değil, devrimle karşı-devrim arasında bir ayırım yapmak meselesi olduğunu gördüm. Üç Dünya Teorisinin Mao Zedung'a ait olmadığı gibi yalanlar iflas etti. Bu defa H.Birliği ve H.Kurtuluşu şefleri "Mao Zedung yeni bir Kautski'dir" gibi, köpekçe laflar yaymaya başladılar. Böylece benim de gözüm açıldı. Üçlü Oportünist Blokun şeflerinin artık açıkça Brejnev'in hizmetine girdiklerini anladım.

Bu noktaya gelince kafamda, yukarda kısaca özetlediğim, geçmişe ait sorumluluklarımızın bir tablosunu çizdim. Ve kafamın nasıl dogmatizmle sıkışmış, donmuş olduğunu gördüm. Bugüne kadar doğruyu görememem, hep AYDINLIK duşmanlığını yıkamamış olmamdandı. Mızrağın sivri ucunu hep AYDINLIK'a yöneltmiştim. Bu nedenle Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesinin özünü kavrayamamıştım. Sırtımda taşıdığım tasfiyeciliğin ağır yükleri ve kemikleşmiş dogmatizm, beni işte H.Birliği'nin şu andaki karşı-devrimci çizgisine kadar sürükledi.

İlk anda tekkenin içinde kalarak tabandaki devrim isteyen arkadaşları AYDINLIK'ın doğru çizgisine kazanmayı düşündüm. Fakat kısa sürede bunun yanlışlığını gördüm. Tekkelerin içinde kalarak mücadele etmek, tekkeleri ayakta tutmaya hizmet ediyordu çünkü.

Bugüne kadar halkın mücadelesine büyük zararlar verdim. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine ve halkın menfaatlerine aykırı fikirlerin yayılmasına aracılık ettim. Sübjektif olarak devrim istesem bile, tuttuğum yol beni Troçkist karşı-devrim noktasına sürükledi. Geç de olsa doğruları görmem, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine daha sıkı sarılmamı sağladı. Şimdi AYDINLIK'ın temsil ettiği doğru çizgiye sarsılmaz bir güven duyuyorum. Beni uyandıran esas etken budur. Kendimi halkımızın bir öğrencisi kabul ediyorum. Halkı bir baba olarak görür, ona sonuna kadar güvenerek hizmet edersem, beni bir evlat olarak kabul edeceğine inanıyorum.

Bu kısa açıklamayı HALKIN SESİ aracılığıyla halkımıza duyurmayı gerekli gördüm.

Devrim isteyen bütün arkadaşlara içtenlikle sesleniyorum. Üçlü Oportünist Blokun ördüğü karşı-devrim duvarlarını darmadağın ederek, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Duşüncesinin bayrağını yükselten AYDINLIK'ın saflarına katılın. Üçlü Blokun duvarları halkımızın ve devrimcilerin önüne gerilen karşı-devrimci birer tuzaktır. Blokun şefleri, sosyal-emperyalist Brejnev'in işaretine göre hareket etmektedirler. Onlar "devrim, devrim" diye keskin palavralar sıkmakta, fakat aslında Brejnev'in işaret ettiği yere ateş etmektedirler.

Bugün, Blokun şefleri birbirlerinin tabanını oymaya çalışıyorlar. Bataklık halindeki tekkelerini "parti" ilan etmeye hazırlanıyorlar. İsmini değiştirmeklė tekkelerin mayası değişmez. Tekkeler içine hapsedilen bütün arkadaşlar AYDINLIK ve HALKIN SESİ dergilerini dikkatle okumalıdırlar. Her türlü duygusal bağlılıklar ve önyargılar terkedilmelidir. Tayin edici olan, ideolojik ve siyasi çizgidir. Gerçekleri görerek bütün devrimci arkadaşlar bir an önce devrimci saflarda yerlerini almalıdırlar. Üçlü Blokun saflarında Trockist ve karanlık adamlar cirit atmaktadır. 800 milyonluk Çin halkının, Mao Zedung'un kurup geliştirdiği 35 milyonluk ÇKP'nin ve bütün dünya proletaryasının ve halklarının lanetlediği "Dörtlü Çete"yi "yoldaş" olarak gören şefleri kaderleriyle başbaşa [sic] bırakalım. AYDINLIK'ın yükselttiği "Blokun içinde tek bir devrimci bırakmama" şiarına sıkıca sarılalım. Tekkelerde harcanan her gün devrime ve halka zarardır.

YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZM-MAO ZEDUNG DÜŞÜNCESİ!

"Proletaryanın devrimci bayrağı altında birleşelim! | Ali Mercan'ın özeleştirisi". Halkın Sesi. 20 Aralık 1977. Sayı: 140. Sayfa: 14.

***


«Üç Dünya Teorisi»;
DÖNEKLİĞİN TEORİSİ


Halkın Sesi'nin 140. sayısında Ali Mercan adlı bir döneğin karşı-devrimciliğini ilan ettiği bir yazı yayınlandı. Baştan aşağı marksist-leninist harekete, onun geçmişine hayasızca saldırı niteliğini taşıyan bu yazı, aslında bize hiç söz bırakmadan bu döneğin gerçek niteliğini teşhir etmektedir. Ülkemizde derin bir saflaşma yaşanıyor. Aynılar aynı ayrılar da ayrı yerde toplanıyorlar. yerde, yorlar. Devrimci hareket içindeki döküntü unsurlara, yozlaşmış, devrime inancını yitirmiş, mücadele azmi körelmiş unsurlara gün doğmuştur. Bunlar "biz den [sic] bu kadar" deme cesaretini bile kendilerinde bulamadıklarından "Üç Dünya Teorisi"ni kılıf edinerek karşı-devrime kapılanıyorlar. Bu kötü değil, iyi birşeydir [sic]. Marksist-leninist safların arınmasıdır. Bu gibi unsurlar, her vakit kılıf edinecek birşeyler [sic] bulabilirler. İşte Ali Mercan da bu türden unsurlardan biriydi. Biraz geç kalsa da treni kaçırmadı.

Aydınlık-Halkın Sesi'nin karşı-devrimci elebaşlarının elinde basit bir oyuncak olan bu dönek, bu elebaşıların [sic] yıllardan beri sabah akşam tekrarladıkları küfürleri aferin almaya meraklı bir uşak misali "özeleştirisine" aktarmıştır. Karşı devrimci elebaşılar, reklam değerini de dikkate alarak, kuyruk acısını çektikleri ne kadar şey varsa, hepsini bu döneğin "itirafnamesi" olarak düzdürmüşlerdir.

Bu dönek "özeleştirisinde" doğru olarak sadece bir tek noktaya temas ediyor. Kendisinin bunca yıldır "kuru bir yaprak" gibi olduğunu yazıyor. O şimdi de "kuru bir yaprak" gibidir, MİT'e kapılanmasına bir adım kalmıştır. Kendisine karşı-devrimci faaliyette bulunma uyarısına karşılık, "bu benim bileceğim iş" diyen bir adamın bu adımı atmamasına hiçbir neden yoktur. Ama bu tür ihanetler asla unutulmaz, hesabı sorulur. Ali Mercan döneği bunu aklından çıkarmasın.

Bay Ali karşı-devrimciliğini ilan ederken, hayasızca yalana da başvuruyor. Proleter devrimci hareketin, Aydınlık oportünizmine karşı mücadelede, yalan, dedikodu, kişileri karalama gibi yöntemlere başvurduğunu, söylüyor. "Hatta yalan olduğunu bile bile Aydınlıkçıların İ. Kaypakkaya'ya suikast düzenlediği iftirasını yaydık" diye yazıyor. Yalan, dedikodu, kişileri karalama gibi yöntemler bizim asla itibar etmediğimiz, etmeyeceğimiz yöntemlerdir. Bu tür yöntemlere başvuranlar bu döneğin kapılandığı tekkenin karşı-devrimci elebaşılarıdır [sic]. Onlar yıllardır Kaypakkaya yoldaşa adice saldırdılar, halen de saldırıyorlar. Ancak bu saldırıları şimdiye kadar sadece kendilerini teşhir etmeye yaradı, bundan sonra da böyle olacak. Çünkü İbrahim Kaypakkaya yoldaş halkımızın kalbinde yer etmiştir. Onun doğru fikirleri proletaryaya, halkımıza yol gösteriyor, gösterecek. Hiç bir döneğin, karşı-devrimci ele başının saldırısı ve attığı çamur bu gerçeği karartamaz. İşte bu gerçek karşı-devrimci elebaşıları [sic] hırçınlaştırıyor, marksist-leninist harekete karşı düşmanlığı her zaman ön planda tutmalarına sebep oluyor. Ali Mercan bu elebaşıların [sic] şimdiye kadar kullandıkları en kaliteli figüranıdır sadece.

Karşı-devrimci elebaşıların [sic] yıllardır örtbas etmeye çalıştıkları bir "ayıpları" da vardır: Komploculuk. Biz şimdiye kadar daima ideolojik-siyasi mücadeleyi esas aldık. Aydınlık oportünistlerinin bu karşı-devrimci faaliyetini, onlara karşı mücadelede asla istismar aracı haline getirmedik. Böyle bir yola sapmak siyasi acizlik demek olurdu. Ancak bu noktada devrimcilerin gerçekleri bilmesi gerekmektedir: Aydınlık oportünistleri, faşistlerin halka azgınca saldırdıkları 12 Mart döneminde İbrahim Kaypakkaya yoldaşı öldürmeyi planlayan adi komploculardır. Ali Mercan döneği bu gerçeği bilmemekte midir? Elbette bilmektedir. Bu "kuru yaprak" misali döneğe, gerçeği inkar etmesini karşı-devrimci elebaşılar [sic] dikte etmişlerdir. Fırsattan istifade, adi birer komplocu oldukları gerçeğini hasır altı edebileceklerini sanmışlardır.

Karşı-devrimci elebaşlar [sic]en küçük bir direnç göstermeden 12 Mart faşistlerine teslim olduktan, bildiklerini bırakalım tahmin ettiklerini anlattıktan sonra bugün, kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bunlar faşizme karşı direnmeye cesaret edememişlerdir ama, fikirleri karşısında ezildikleri Kaypakkaya yoldaşı, faşistlerin yapmak istediği gibi, katletmenin planlarını kurmuşlardır. Halil Berktay adlı bir zatın bu planları içeren mektubu TİİKP davasında da okunmuştur. Bu mektup esas hakkındaki mütalaada da yer almaktadır. Bu mektubun ilgili bölümünü yayınlıyoruz.

Yine bu mektubun yazıldığı sırada karşı-devrimci elebaşlar [sic] Kaypakkaya yoldaşı Ankara'da bir evde tuzağa düşürüp, elini ayağını bağlıyarak [sic] zorla Söke'ye nakletmeyi planlamışlardır. Bilindiği gibi o sıralar karşı-devrimci elebaşılar Söke'de, Ali Mercan döneğinin "özeleştirisinde" belirttiği türden mağara da kazmakla, halk savaşı palavrası atmakla, şehirlerin kirli havasıyla daralan ciğerlerine dağ havası çekmekle, lafın kısası silahlı mücadele, toprak devrimi adına şarlatanlık yapmakla meşguldüler. Sayfiyedeyken bir ara "Kaypakkaya meselesini de halletmeyi" tasarladılar.

Karşı-devrimci elebaşıların [sic] Ankara'da bir evde Kaypakkaya yoldaşı tuzağa düşürmeye memur ettikleri kişilerden biri şimdi proleter devrimci saflardadır. Bu işe memur edilen diğerleri ise Nuri Çolakoğlu, Erkan Yücel ve polis ajanı Halis Özkan'dır. Bu komplo, bugün proleter devrimci saflarda olan yoldaşın bu aşağılık işe alet olmayacağının anlaşılması üzerine, daha girişilemeden iflas etmiştir.

Aydınlık oportünizminin iki elebaşısı [sic], Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ile yaptıkları birlik görüşmelerinde gözlemci olarak bulunan Yurtsever Gençlik temsilcisiyle giriştikleri bir polemikte bu karşı-devrimci komployu savunmuşlar, haklı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu, toplantı zabıtlarında da yer almaktadır. Elebaşılar şimdi bu gerçekleri Ali Mercan döneğinin ağzından neden yalanlamak gereğini duymaktadırlar acaba?

Ali Mercan döneği "Tasfiyecilik çok kılık değiştirmesine rağmen bir özelliği değişmeden kaldı: Aydınlık düşmanlığı" diyor. Nedir Aydınlık düşmanlığı? Dün Aydınlık düşmanlığı, oportünizme, pasifizme, askeri darbe teşvikçiliğine, marksizm-leninizmin tahrifine, sınıf işbirliğine, modern revizyonizme karşı mücadelede ortayolculuğa [sic], Mihri Belli, Kıvılcımlı revizyonizmine düşmanlıktı. Bugün de pek farklı değildir. Bugün Aydınlık oportünizmine düşman olmamak karşı-devrime, modern revizyonizme, sınıf işbirliğine, emperyalistlere, işbirlikçilerine, uluslararası yeni oportünist akıma düşman olmamak demektir. Biz bunların hepsine de düşmanız, bu nedenle Aydınlık oportünizmine de düşmanız. Bundan da şeref duyuyoruz.

Halkın Birliği'nin oportünist "Üç Dünya Teorisi"ne karşı marksizm-leninizm bayrağını yükseltmesi, oportünistlerin emellerini suya düşürmüş, onları çok rahatsız etmiştir. Bu aynı zamanda marksist-leninist saflardaki oportünist unsurları açığa çıkarmış, onların barınmasına olanak vermemiştir. Ali Mercan gibi bir iki unsuru saflarından temizleyen marksist-leninist hareket daha da güçlenmiş, saflarında sıkı bir birlik oluşmuştur. Oportünistlerin kendileri gibi bir unsurla, önceden marksist-leninist saflardan kovulan bir unsur hakkında "Tekel ve Parsan işçileri Aydınlık'a katıldı" türünden sahtekarlıkları, son olarak Bay Ali'nin renkli reklamları bu gerçeğin karşısında paçavraya dönmüştür.
Ali Mercan döneği "şöhretli" ismiyle dahi kimseyi etrafında toplayamamıştır. O bunu şöyle kılıflamaya çalışıyor:

"İlk anda tekkenin kalarak tabandaki devrim içinde isteyen arkadaşları Aydınlık'ın doğru çizgisine kazanmayı düşündüm. Fakat kısa sürede bunun yanlışlığını gördüm. Tekkelerin içinde kalarak mücadele etmek, tekkeleri ayakta tutmaya hizmet ediyordu çünkü."

Hayır bay Ali, bunun sebebi, devrimci unsurların, karşı-devrimci fikirlere rağbet etmiyeceğini [sic], karşı-devrimcilik vaazedenlerin [sic], senin gibi AP ile ittifak kurulabileceğini savunanların suratına tüküreceklerini bilmendir.

"Üç Dünya Teorisi" döneklerin ve dönekliğin teorisidir. Onlar için biçilmiş kafdandır [sic]. Bu nedenle dönekler ona sarılıyor, devrimden vazgeçtiklerini, hakim sınıflarla emperyalistlerle elele [sic] yürüyeceklerini bu yolla ifade ediyorlar. Bu nedenle oportünist "Üç Dünya Teorisi"ne karşı mücadeleyi yoğunlaştırmak; kitlelere bu teorinin karşı-devrimci özünü kavratmalı, karşı-devrimci dönekleri teşhir ve tecrit etmeliyiz.

"«Üç Dünya Teorisi»; DÖNEKLİĞİN TEORİSİ". Halkın Birliği. 3 Ocak 1978. Sayı: 25. Sayfa: 11.