Çaru Mazumdar son kez tutuklandığı emniyette.
Yazarın temel dayanağı Çaru Mazumdar yoldaşa en adi
iftiraların atılmasıdır. Yazar bunu yapmaktadır, çünkü "Çaru Mazumdarcılık" iftirasıyla kişiliksizleştirmek için
önce iftiranın niteliğini ağırlaştırmak gerekir. Peki, Çaru Mazumdar kimdir? Aslında Aydınlık yazarı buna değinmeye
tenezzül bile etmiyor, daha doğrusu cesaret bile edemiyor, çünkü onun gibi inanmış
bir komünisti açıklamak demek, onunla enternasyonal planda aynı safta, yani
Başkan Mao'nun kızıl ışıklı yolunda olanlara iftira atmayı imkansızlaştırmaktır.
Bu yüzden o "… o sırada Hindistan'da
kırsal alanda silahlı mücadele eylemleri yapan "Hindistan Komünist Partisi
- Marksist Leninist" adlı bir gru[p] …" demekten öteye gidemiyor.
Çaru Mazumdar'a
saldırmanın dayanılmaz hafifliği!
Esasen Hindistan
Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Çaru Mazumdar burada üç beş satırla
geçiştirilecek konular değil. Bu konuda (Türkçe literatüre, hatta görece İngilizce
literatüre göre de derli toplu uzun) bir yazı hazırlanmaktadır. Biz burada
kısaca değineceğiz.
Türkiye'de Çaru Mazumdar, sağcılarca her zaman iftiralarının
bir maskesi olarak kullanılmıştır. Bir sol oportünist grup kendi kendini yemiş,
başka örgütlerden adam vurmak tahayyülleri mi kurmuştur? Bunun mesulü Hindistanlı Çaru Mazumdar'dır. Bir sağcı kendi sağcı özünü gizlemek için
devrimci hattı itibarsızlaştırmak mı istemektedir? O zaman karşısındaki Çaru Mazumdarcı'dır.
Ya da solun hiçbir parçası olmayan birisi misiniz? O zaman ömrünü devrime karşı
mücadele etmeye adamış bir CIA ajanının anılarını baz alıp Çaru Mazumdar'a
CIA'nın provokasyonuna alet oldu diyebilirsiniz (bu iddiaya cevap şu yazıda
verildi: https://partizan-online5.net/murat-yetkinin-heyezanlari-hindistan-komunistlerine-yonelik-bazi-iftiralara-cevap/;
https://twitter.com/partizan_online/status/1090934945651085312).
Nasılsa hiçbir doğru düzgün metin, belge yok bu adam hakkında Türkçe'de, kim
bilecek kimdir!
Bu gariban adamı sadece Hocacı
oportünistlerin[1] veya Aydınlıkçıların[2] iddialarında saldırı amacıyla görürsünüz (ne kadar da hoş bir rastlantı!).
İngilizce bilmiyorsan ve hakkında iki kelam yazı
okuyamıyorsan bu adamı Deccal sanacaksın! Oysa kimdir bu adam? Kendisi klasik
müzik dinleyen ve klasik edebiyatı seven, çocuklarına da bunu aşılayan,
sendikalar örgütlemiş ve militan köylü birlikleri kurmuş bu adam kaba saba bir köylücü müdür? "Silahlı aletlerle değil dirgenlerle savaşmayı öneren" "arabalara-traktörlere binmemeyi
öğütleyen" birisi midir? Yoksa
ömrünün en aşağı 10 küsur yılını modern-revizyonizme ve yeni-revizyonizme karşı
mücadeleye, silahlı halk savaşına ve devrime adayan inanmış bir komünist mi?
İlk efsaneyi Aydınlıkçılar yaymıştır, hem de bunu Çaru
Mazumdarcı geçindikleri dönemde yapmışlardır. Evet, bunu onlar yapmıştır
(aşağıda bunları anlatacağız) zira onlar
Çaru Mazumdar'ın adını sadece sağcılıklarını gizlemek için bir maske olarak
kullanmış, bunu yaparken de rahatlarına zeval gelmemesi için onu ya çarpıtmış,
ya da esas metinlerinin çevrilmesini engelleyip sağ oportünist baylar rahatını
korumuşlardır. Şimdilerde en karşı-devrimci tezleri üreten "Doğu'nun çömezi" (İK) Halil Berktay efendiye sorun, PDA'daki
yazıları kim çevirdi İngilizce'den? Ha, doğru, soramazsınız; çünkü halk
düşmanı, devrim düşmanı çizgiyle yetiştirdiğiniz bu hain, İK yoldaşı öldürme
planları kuracak kadar alçaklaşacak bu rezil herif artık saflarınızda değil ve
ona o günleri sorunca da "Sormayın"
diyor, zira "o köy çalışmaları, o
günler" (Aydınlık'tan Kaçanlar) aklına geliyor. Ama siz şimdilerde Halil Berktay'la birleştiniz doğru, ikiniz de AKP'ye
kuyruk olma tezleri üretiyorsunuz, Berktay sadece sizden biraz daha eski.
Türkiye'de Çaru Mazumdar'ı kim ilk ortaya çıkardı? O
Boğaziçililer dediğiniz (ki o dönem okulun adı Robert Kolej'di, anakronizm) üç
beş tasfiyeci değil. Onlar yurt dışından kaç tane Liberation (HKP (M-L)'nin İngilizce yayın organı) sayısını
getirtebilirdi? Kaldı ki Liberation, 1971'de bürosu basılıp kapatılmış bir
dergidir. Daha sonradan yurt dışındaki kimi Hindistanlı öğrenci çevreleri, zar
zor bulunan (düşünün, ana vatanı Hindistan'da bile yasaklı bir dergi!) bu dergideki
sadece çok önemli makaleleri kendi yayınlarında veya ayrı olarak teksir
şeklinde tekrar bastılar (mesela HGP
(M-L) – OIMLA'nın Chingari
dergisinin bir özel sayısı sadece Liberation'daki makalelere ayrılmıştı). Ki
genelde Liberation'dan alınan bu yazılar, yalnızca Çaru Mazumdar'ın makaleleri
veya bazı önemli baş yazılardı. Hayır, hayır baylar, bunu üç beş Robet Kolejli
yapmadı, siz yaptınız. İnsanları aptal yerine koymayın, her ne kadar "kişi kendinden bilir işi"
sözü sizin durumunuza uysa da, insanlar (sizin aksinize) aptal değil. O
dergileri kimlerin getirttiklerini "yurt
dışında Marksist-Leninist klasikleri bizzat ana dilinde okuyarak M-L olan"
eski şeflerinize sorun. Ay pardon, yine unuttuk; bugün hiçbirisi saflarınızda
değil. Aksine hepsi Amerikancı birer satılmış olup çıktılar. Ne diyebiliriz ki,
unutuyoruz bazen.
"Çaru Mazumdar
ilkel silahlarla iktidarı alacaktı" şeklindeki fikirler, bir kere ipe
sapa gelmez görüşlerdir ve bunları Aydınlıkçı hainler oluşturmuştur. HKP (M-L)'nin gerillalarının (hatta şehir
gerillalarının [ki bu 1971'de parti içinde ve daha sonrasında örgütün bölünmesi
ardından bir tartışma konusu da olacaktı]) varlığı bile bu yalana cevaptır.
Babulal Biswakarmakar, Adibhatla Kailasam, Vempatapu Satyanarayana gibi yiğit
Marksist-Leninist-Maoist gerilla liderleri bu yalana cevaptır.
Babulal Biswakarmakar
Adibhatla Kailasam
Vempatapu Satyanarayana
Gerçek şudur:
Naksalbari'de 11 köylünün şehit edilmesine giden süreçte, 24 Mayıs 1967'de polis baskısından bıkan köylüler bir polisi okla kendi inisiyatifleriyle vurur.
Naksalbari köylüleri, iktidarın zor gücüne karşı kendi imkanlarıyla
başkaldırmaktadır. Bu olay ertesi gün 11 köylünün alçakça kurşuna dizilmesiyle
bütün ülke sathında duyulur ve bu büyük Naksalbari Silahlı Köylü
Ayaklanması'nın başlangıcı olur. Köylüler, derin nefret duydukları kötü ünlü
polislere, toprak ağalarına karşı bazen kendi inisiyatifleriyle, bazen de
devrimcilerin liderliğinde silaha sarılır ama yoksul köylüler silahsız
olduğundan bu tür ilkel silahlar kullanırlar. Bu da zamanla kitle
hareketlerinde bu tür azılı halk düşmanlarını öldürenler köylüler oldukları
için ve bu tür silahlar kullandıkları için böyle bir imaj çizilir. Oysa ki,
bunlar değil Parti üyesi, gerilla bile değildirler, sadece taraftar devrimci
köylülerdir.
Bu çok bayağı "ilkel
silahlarla halk savaşı verme" iddiasının kökeni budur, köylülerin
kendi inisiyatiflerinde veya devrimciler önderliğindeki eylemleri.
Yoksa
HKP (M-L)'de zaten bu tür bir görüş yoktur. Bu imajı kendi sağcı çizgileriyle
Aydınlıkçılar kendi elleriyle (ve ondan kopanlar) çizmiştir. Şimdi insanın
aklına şu soru geliyor: Aydınlıkçılar'ın
sağcılıklarının maskesi nere, Hindistan'da, Darjeeling'deki köylülerin silahlı
mücadelesi nere?
Aydınlık yazarı yazıyor:
"Bu anlayış, şiddet yöntemini örgüt içi
anlaşmazlıklar dâhil her türlü çelişmeyi çözmede de nerdeyse tek vazgeçilmez
tılsımlı yöntem olarak kutsuyordu. [abç] Nitekim bu örgüt yapılanması [bu örgüt derken burada HKP (M-L)'den
AO-GO çevresine atlıyor yazar –TÖ],
sıkıyönetim makamları tarafından örgüt içi bir cinayet haberiyle sansasyonel
bir şekilde kamuoyunun duyuruldu."
HKP (M-L) içerisinde
1971 ile birlikte üç ayrı muhalefet doğdu çeşitli dönemlerde: 1) Suşital Roy
Çovdheri'nin muhalefeti, 2) Satyanarayan Singh'in muhalefeti, 3) Aşim
Çatirji'nin muhalefeti.
Yoldaş Suşital muhalif görüşleri olsa da parti içi
tartışmada kaldı ve Parti üyesiyken şehit düştü (kalp krizi). Partisi de onu
sahiplendi. Satyanarayan Singh grubu Parti merkezine muhalefet edip kendi
kafadarlarıyla bir MK toplantısı yaptı ve örgütü böldü. Aşim grubu ise
hizipçilik yapıp sorumlu olduğu bölgelerde paralel bir örgütlenme yarattı ve
sonradan kapağı Satyanarayan Singh'in revizyonist hizbine attı. İşte mükemmel
soru geliyor: Madem HKP (M-L)'nin anlayışı bu şiddeti, yani örgüt içi her
çelişmede şiddeti tılsım olarak sunuyor, bunlardan
hangisi vurulmuştur? Cevap ver Karanlık
Çienşang, ortaya bir iddia atıyorsun buna da bir cevap ver. Cevap: Hiçbirisine.
Suşital Roy Çovdheri
Aşim Çatirji
Peki, senin
dayanağın nedir bay çok bilmiş? Küçük-burjuva
kökenden gelen, tasfiyeci hain bir kliğin içindekilerin birbirini yemesinden
sen nasıl bunu Çaru Mazumdar'a çıkartıyorsun? Hayır baylar hayır, boşa maval
okumayın; bu tamamen onların sekter,
anti-Marksist-Leninist-Maoist tasfiyeci anlayışlarının ürünüdür, Çaru
Mazumdar'ın değil. Bu grubun şefleri daha sonradan suçu "HKP (M-L)'den böyle anladık o yüzden
böyle oldu" diye kurtarmaya çalışması yüzünden bu olay da böyle kaldı.
İstanbul'da çarpık örgüt içi ilişkilerle
kadrolarına İstanbul'un göbeğinde cinayet işlettirenlerin Çaru Mazumdar'la ne
alakası var? Sizin Söke mağalarında 12 Mart sürecinde mağaracılık oynamanızın
ne kadar Mao Zedung yoldaşın Uzun Süreli Halk Savaşı stratejisi ile alakası
varsa, bunun da Çaru Mazumdar ile o kadar alakası vardır.
Çaru Mazumdar'a
MLM'ler nasıl yaklaşır?
Biz, ne Hocacı oportünistlerin, ne de Aydınlık sağcılarının
revizyonist iddialarının aksine ne Çaru Mazumdar'ı pür-i pak kabul ederiz, ne
de onu bu baylar gibi "revizyonist"
"sol oportünist" ilan ederiz. MLM'ler Çaru Mazumdar'ı önemli hatalar da yapmış olmasına rağmen esas
yönü MLM olan yılmaz bir komünist olarak kabul eder. Onun çizgisindeki
hatalı görüşler, HKP (M-L) (Halk Savaşı)
grubunun ortaya çıkışındaki geçmişin
eleştirisinde eleştirilip, aşılma yoluna gidilmiştir. Bugünkü Hindistan
proletaryasının öncüsü Hindistan
Komünist Partisi (Maoist) de bu eleştirideki görüşleri geliştirmiştir. Bunu
daha Hint komünistleri bile böyle kabul ederken biz niye aksini savunalım çok
bilmiş baylar?
Çaru Mazumdar Hindistan devriminin en temel meselelerinde
esas yönüyle DOĞRU görüşleri
(yarı-feodal yarı-sömürge yapı, devrimin yolu, devrimin araçları, milli mesele,
Bangladeş meselesi gibi) savunmuştur. O kimi tali yönlerde (HBC'deki kimi
hatalı görüşler, halk savaşındaki tali olarak kimi yerlerde Maksimalist SR'izme
düşen sol taktikler vb.) hatalı görüşleri bir dönem savunmuştur (1970-2, ki
belirtmek gerekir ki devrimci mücadele kitleselleştikçe kimi kendiliğindenci
pratikler de HKP (M-L)'ye yıkıldı, oysa ki onun ilgisi bile yoktu).
Peki, bu
böyle sürüp gitmiş midir? Hayır, gitmemiştir. O ömrünün son dönemlerinde oportünistlerin ve gerici hakim sınıfların
kuşatması altındayken Parti'deki hatalı çizgiyi adım adım değiştirmenin yolunu
(bölünme ve parçalanma yaratmadan) döşerken düşman eline düşmüş ve bu düzeltme
çizgisini tam parti sathında bir düzeltme kampanyasının temeli olacak sistemli
bir hat haline getiremeden işkencede şehit düşmüştür. Bu onun son yazıları ve
mektuplarında görülebilir. Sizde azıcık onur olsa iftira atmaz, araştırırsınız.
Ama tabii, o dönemler Çaru Mazumdar'ın en bayağı ve ucuz kopyası hattını
izlerken bu yazıları Liberation'da göremediğiniz için (zira bunlar Liberation'da
çıkmamıştır, son yazısı Bengalce Deşabrati'de yayınlanmak ve parti içinde
dağıtılmak için yazılmıştır ama bu olmadan yakalanmıştır) bilmiyorsunuz.
Çünkü
siz sadece onu elde edebildiğiniz birkaç Liberation sayısından biliyorsunuz.
Oysa Başkan Mao diyor ki: "Araştırmayanın
konuşmaya hakkı yoktur."[3] Sizin asla araştırma gibi bir amacınız
olmadı, sadece sol pozlar vermek amacınız vardı ki bu da sizin pratiğinizle
zaten hiçbir işe yaramadı.
Lin Biao
Peki, Çaru Mazumdar'ı bu hataya iten en temel faktör neydi?
Bunun cevabı, ÇKP 9. Kongresi'nde kabul edilen (ve 10. Kongre'de geri alınan)
Lin Biaocu "emperyalizmin toptan
çöküşe, sosyalizmin toptan zafere ilerlediği çağ" tespitidir. Bu tespit,
o dönem Uluslararası Komünist Hareket'te genel kabul gören bir görüştü.
Aydınlıkçı hainler yalandan pozlar kesiyorlar ama esasen gizliden gizliye onlar
da bu görüşleri savunuyorlardı. Mesela onlar TİP 4. Kongresi'ne sundukları
karar tasarısında şunu yazmışlardı:[4]
"(…)
Bütün dünyada başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere emperyalizm toptan çöküşe gitmekte, dünya halkları
Sosyalizm yolunda zafer üstüne zafer kazanmaktadır. (…)"
Ama ortada bir sorun vardı: Bu çağ tespitine göre hemen harekete geçmek gerekliydi. Yani silahlı
mücadele başlatılmalıydı, Söke mağaralarında radyo bültenleri dinlenmemeliydi.
İşte Aydınlık oportünistleri burada da rahatlarını bozmamak adına çağ tespitini
resmi olarak farklı tuttular. Ama farklı dediğimiz de yanlış anlaşılmasın, "emperyalizm ve proleter devrimler
çağı" değil, "proleter
devrimler ve milli kurtuluş savaşları
çağı" gibi bir tespiti savunuyorlar. Allah (!) Aydınlık yazarlarından
razı olsun, sayelerinde yepyeni şeyler öğreniyoruz. Eh, nihayetinde onlar bizim
"kötü öğretmenlerimiz" (İK)
oldular. İK yoldaş bu sahte, saçma tespiti şöyle eleştiriyordu:[5]
"Üstelik,
"proleter devrimleri çağı"na, bir de "milli kurtuluş
savaşları" ibaresi eklenerek! Aynı şey 11. maddede de tekrarlanıyor:
"Büyük Ekim Devrimi'nden sonra açılan proleter devrimleri ve milli
kurtuluş savaşları çağı". Sözkonusu çağa özelliğini veren şey, milli
kurtuluş savaşları mıdır? O çağda milli kurtuluş savaşlarının yer almış
olmasına bakarak böyle bir şey söylenebilir mi? Hayır, söylenemez. Çağımızda
da, hem de o yıllardakinden çok daha yaygın ve çok daha güçlü olarak milli
kurtuluş savaşları yer aldığı halde, milli kurtuluş savaşları çağında
olduğumuzu söylemiyoruz. "Emperyalizmin toptan çöküşe ve sosyalizmin dünya
çapında zafere ilerlediği çağdayız" diyoruz.
Çünkü, çağımızı diğer
tarihi dönemlerden ayıran en karakteristik özellik budur. Doğu'da milli
kurtuluş hareketleri, 1905'lerden itibaren başlamış ve bütün Asya'yı kasırgası
içine almıştır. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra ise, yeni olan şey, karakteristik
olan şey, burjuva önderliğinde devrimlerin sona ermesi, burjuvazinin dünya
çapında gerici çizgiye kayması, devrimden korkar hale gelmesi, buna karşılık
proletaryanın devrimci eyleminde büyük bir yükselmenin ortaya çıkması, Doğu'da
eski tip burjuva-demokratik devrimlerinin sona ermesi, proletarya önderliğinde
yeni tip demokratik devrimlerin başlaması ve bunların Sosyalist Sovyetler
Birliği'yle birleşmesidir.
1917 Ekim Devrimi ile
başlayan yeni tarihî döneme özelliğini veren ve damgasını vuran şeyler
bunlardır. Bu yüzden, söz konusu tarihî dönem, "milli kurtuluş savaşları
çağı" değil, "proleter devrimleri çağı"dır."
Bu yukarıdaki
eleştiri, bir ifadesi (toptan çöküşe giden çağ) hariç tamamen doğrudur.
Aydınlık oportünistleri bununla da kalmadılar, onlar asla
gerçek bir mücadele yürütme, cereyana göğüs germe cesaretini gösteremedikleri
için toptan çöküşe giden çağ tespitini gizleyebilmek için bu tespitin kaynağı
olan ÇKP 9. Kongre raporunu çevirirken de tahrifata gittiler. Onlar çeviriyi
şöyle yapıyorlardı:[6]
"Mao Zedung
Düşüncesi, emperyalizmin tam çöküşe
ve sosyalizmin dünya çapında zafere doğru ilerlediği çağın
Marksizm-Leninizmidir."
Emperyalizm nedir? Emperyalizm,
çöküşe giden kapitalizmdir (Lenin).
Doğal olarak sınıf savaşlarının ve tarihin ilerleyişinin sonucu olarak
emperyalizm çökerken sosyalizm yükselir. Lakin emperyalizm, zayıf halkalardan,
parça parça çözülür (elbette ki bu emperyalist devletlerde devrim olamayacağı
anlamına gelmez). Toptan çöküş çağının
hatası buradadır: Emperyalizmin parça parça çözüleceğini ve yok olacağını
reddetmek.
İşte Aydınlık oportünistleri burada kelimelerle oynayarak "toptan" ifadesini "tam" yaparak güya bu yeni çağ
tespitini perdelemeye, hasır altı etmeye ve nihayetinde kendi sağcılığını
gizlemek için temel oluşturmaya çalışmışlardır.
İşte bunlar böyle hain ve
rezillerdir!
Onlar cereyana göğüs germe
cesareti gösterip bu teoriyle doğru bir şekilde yüzleşeceklerine, bunu tahrifatla
hasıraltı etmeye çalışmışlardır.
Bir de Aydınlık ocağından çıkma çakma
anarşist bayımız Gün Zileli "İbrahim
bunu savundu sol sapmaydı, Aydınlık savunmadı daha doğru çizgideydi"
mealinde yazılar yazıp güya tarihi eğip bükmeye baksın, biz biliyoruz ki o
bayımız da Aydınlıkçı karakterini iyi özümsemiştir.
İşte Çaru Mazumdar'ın da, İbrahim'in de tali hatalarının
temeli bu çağ tespitindedir ve bu tespiti Çaru'nun ardılları, İbrahim'inse
direkt kendi kurduğu partisi mahkum etmiş ve sol hatalarını düzeltmiştir. Bir
de Aydınlık hainleri sağ oportünist faaliyetlerine "Aydınlıkçılar da o dönem solculuktan etkilendi"
diye utanmadan kılıf örerler, ne alçaklık ama!
Şimdi, gelelim Çaru Mazumdar'ı kim taklit etti meselesine.
Peşinen konuşalım: TKP (M-L)'nin Çaru
Mazumdar ve HKP (M-L)'den alınma tek bir hatalı görüşü vardır, o da "Halkın Birleşik Cephesi ancak bir veya
birden çok bölgede Kızıl Siyasi İktidar kurulması ardından kurulabilir"
şeklindeki görüştür. Ki bu hatalı görüş TKP (M-L) 1. Konferansı'nda mahkum
edilmiştir. Bundan öte hiçbir görüşleri yoktur, zaten Aydınlıkçılar da ne
1975'de (illegal) yayınladıkları TİİKP YDK öz eleştirisine eleştirilerinde
(komiktir ki, sonraları TKP (M-L)'yi Çaru Mazumdarcılıkla suçlayanlar, bu
eleştiride Çaru Mazumdar'ın yazılarını kullandılar! Bir hata düşünün ki aynı
hatayla düzelsin, bir zehir düşünün ki panzehiri aynı zehir olsun!), ne de
başka bir yerde aksini ispat edememişlerdir. Bundan öte her şey bir yalan ve
riyadan ibarettir. Hüseyin Karanlık eski Aydınlıkçı, girsin Aydınlık arşivine
böyle bir yazımızı bulsun, hodri meydan!
Kaldı ki,
Aydınlıkçılar'ın Halk Savaşı gibi bir dertleri bile kalmamıştır ki bugün (daha
doğrusu, lafazanlıktan ve Söke'de mağaralarda saklambaç oynamaktan başka zaten
en baştan hiç olmadı) HBC meselesine kafa yorsunlar. Onlar hakim sınıfların
temsilcisine (AKP) ve onların en geri işbirlikçilerine (MHP) yurtsever, milli
diyerek zaten kendi "cephe"lerini kurdular. Dün CGP'ye "bizim çizgimize geldi"
diyorlardı, bugün de AKP'ye.
Aydınlık kampüs odalarında dolaplarına örgüt belgeleri
yıkacak kadar lakayt olan şeflerce yönetilen bir hareket olduğu için, sağcı ve
pasifist özü dolayısıyla devrimci gençlik hareketinden koptu, birkaç inanmış
devrimcinin devrimci faaliyeti dışında çok övdükleri "50.000 tirajı vardı" dedikleri "silahımız"
ilan ettikleri İşçi-Köylü gazetesini kendiliğinden gelişen köylü hareketlerinde
ve grevlerde dağıtmaktan başka bir faaliyet gütmeyen, ekonomist faaliyetine
dayanarak devrimci gençlik hareketinin tümünü "maceracı" ilan edip köşelerinde yazılar düzerek "revizyonizmle ve maceracılıkla"
mücadele ettiler. Hüseyin Karanlık'ın yazıda bahsettiği "Aydınlıkçılar 1970 -1974 yılları arasında Türkiye devrimci
hareketini kasıp kavuran "sol" maceracı ve bireysel terörist çizgiye
karşı adeta tek başına mücadele yürüttüler, aralıksız ve kapsamlı eleştiri ve
aydınlatma çabalarıyla bu çizginin verdiği zararları en aza indirmeye
çalıştılar." şeklindeki Erbakanvari palavranın özü budur.
Bu baylar devrimci gençlik hareketinden tecrit oldukça sağcı
özlerini gizlemek için lafazanlıkta kendilerini aştıkça aştılar. Önce Başkan
Mao'ya suya düşen yılan misali (evet! bunları en iyi ifade edecek kelime budur:
Yılan!) sarıldılar. Yani PD Aydınlık hareketi başta "Maocu" değildi, yani ASD-PDA ayrılığının temeli "Maocu-Kübacı" ayrılığı değil,
sağcı şeflerin ve solcu şeflerin ayrılığıydı, "Mao Zedung Düşüncesi" bunların sonradan sarıldıkları bir
mevzidir. Sonra baktılar ki ASD (ve sonradan onun içinden çıkan Kurtuluş
[THKP-C]) çevresi de Mao lafazanlığı yapıyor, bunlar daha da öteye gidip çözümü
inanmış bir komünistin, Çaru Mazumdar'ın imajını istismar ederek buldular.
Artık onlardan devrimcisi yoktu! Köyler arasını yayan dokuyarak en proleter
olduklarını kanıtlıyorlardı! Ama Çaru Mazumdar'ı asla özde savunmadılar, onu
tahrif ettiler, onun görüşlerini gizlediler.
Şimdilerde Aydınlık köşelerinde tarihçilik yapan Hikmet
Çiçek'in de imzasının olduğu bir yazıda, 1976'da Aydınlıkçılar ve Çaru Mazumdar
meselesine şöyle değiniliyordu:[7]
"(...) o dönemde
PDA içinde bir takım gelişmeler oluyordu. PDA şeflerinin her zaman değişmez tek
ilkesi olan, ilkesiz tekkeyi ayakta tutma, taraftar toplama çabalarının bir
parçası olarak PDA sayfaları Çaru Mazumdar'ın yazıları ile dolduruluyor, PDA
yazarları bağnaz Çaru Mazumdar'cı geçiniyorlardı. Hattâ Çaru Mazumdar'cılık
yoluna öyle ileri gittiler ki Çaru Mazumdar'ın Hindistan için önerdiklerini
(ateşli olmayan silahlarla mücadele etmek gerektiğini, sınıf düşmanlarına karşı
tırpan, orak, mızrak kullanmak gerektiğini[,] köylere yürüyerek gitmek
gerektiğini vb.) Türkiye için savundular ve savunduklarının tehlikesiz
olanlarını da bir dönem uyguladılar. Bu sıralarda PDA içinde bazı unsurlar Çaru
Mazumdar'ın örgütlenme ve mücadele anlayışı doğrultusunda çalışmayı önermeye
başladılar. PDA yazarlarının iki yüzlü, ilkesiz, korkak nitelikleri bir kez
daha açığa çıktı. Bir yandan Çaru Mazumdar'a sahip çıkmaya devam ediyor, bir yandan
da Çaru Mazumdar'ın çeşitli temel yazılarını dağıtan söz konusu kişileri
engellemeye çalışıyorlardı. İşte bizler, bu sırada, PDA yazarlarının korkak,
ilkesiz ve iki yüzlü tavırlarını teşhir etmek için birkaç kez kadrolar önünde
bu konuda sorular yönelttik: «Çaru Mazumdar'ın görüşlerini benimsiyorsanız
neden bazı yazılarının dağıtımını engellemeye çalışıyorsunuz ve yine neden o
görüşlerin gereğini yerine getirmiyorsunuz? Yok eğer, benimsemiyorsanız neden
sahip çıkıyor gözüküyorsunuz?»
Şimdi bizleri «Çaru Mazumdar»cılıkla
suçlamaya kalkışan zavallı Aydınlık yazarlarından biri o zaman sorumuzu şöyle
cevaplandırmıştı: «Yazıların dağıtımını polisin eline geçmesini önlemek,
mücadele yöntemlerimizin deşifre olmasının önüne geçmek için kontrol altına
almaya çalışıyoruz.»
Aydınlık yazarları,
her meselede aynı tutumu izlemişlerdir. Saflarını ayakta tutabilmek için ortama
ve nabza göre şerbet vermiş, cesaret ve fedakârlık gerektiren her mücadele
biçiminde –lafta savunmanın şampiyonluğunu kimseye bırakmadıkları halde– sıra
işe gelince yan çizmişlerdir. Aydınlık tarihi bunun sayısız örnekleri ile
doludur. Burada yalnızca konuyla ilgili olanı açıklamakla yetiniyoruz.(…)"
Yine Aydınlık'ın 1977'deki bahsettiğimiz yazısına eleştiride
MLM Hareket şöyle diyordu:[8]
"PDA REVİZYONİZMİ, ÇARU MAZUMDAR'IN
GÖRÜŞLERİNİ KENDİ PASİFİST VE TESLİMİYETÇİ POLİTİKASINA BİR KUVVET İĞNESİ
OLARAK AŞILAMAYA ÇALIŞIYORDU
Yazar şöyle diyor:
«1970 yılı içinde ilk ortaya çıktığında tasfiyecilerin temel özelliği,
Marksizm – Leninizmi çok kaba bir biçimde kavramaları Hindistan
Marksist-Leninist Komünist Partisi Başkanı Çaru Mazumdar'ın fikirlerini bir
Kuranı Kerim gibi aynen Türkiye'ye uygulama yönündeki tutumlarıydı» (S. 26).
Yazar revizyonist PDA
merkezinin ve bu merkezin aşırı sağcı hattına karşı özünde sağ fakat görünüştü
sol olarak ortaya çıkan pasifist grubun işlediği ortak günahları Kaypakkaya ve
arkadaşlarının sırtına yıkmaya çalışıyor. Birinci olarak Çaru Mazumdar'ın
fikirlerini ilk defa tercüme edip, yayan ve yayın organlarında basan PDA
revizyonizminin merkeziydi. İkinci olarak bu fikirleri «bir kuranı kerim gibi
aynen» uygulamak isteyen PDA ileri gelenleriyle söz konusu guruptu. Bu
fikirlerin en hararetli savunucusu PDA liderinin en yakın arkadaşlarıydı. Onlar
Çaru Mazumdar'ın fikirlerinden hareketle, ülkemizde «kitlelerin harekete
geçmesini engeller» gerekçesiyle «sınıf düşmanlarının ateşli silahlarla imha
edilmesinin hatalı» olduğunu savundular; «Düşmanın silahlarıyla silahlanma
eğilimini zayıflatır» gerekçesiyle «halkın kendi imkanlarıyla silahlanmasının
ve bundan dolayı da silah kaçakçılığının zararlı olduğu»nu savundular.
Gençliğin, silahlı faşist saldırılara karşı ««gençliğin parasıyla»
silahlanmasına karşı çıktılar. Bunun gibi birçok teslimiyetçi fikrin kadrolar
arasında yaygınlaşmasına çalıştılar. Kaypakkaya ve arkadaşları bu tip
fikirlerin saçma olduğunu, teslimiyetçi ve pasifist eğilimlerin kılıfı olduğunu
ve özünde siyasi mücadelenin silahlı biçimlerini reddettiğini, hakim sınıfların
işine yaradığını ileri sürerek, bunlara karşı çıktılar. PDA revizyonistleri
gerçekte Çaru Mazumdar'ın Hindistan şartları için yazdığı görüşlerini kendi
pasifist ve teslimiyetçi politikalarına bir kuvvet iğnesi olarak aşılamaya
çalışıyorlardı."
Bu kadar örnek yeter ama ek olarak bir örnek daha vermek
istiyoruz: Aydınlık'tan Kaçanlar isimli kitaptan Cengiz Çandar'ın bir
anlatısını. Aydınlıkçılar bu kitap ilk çıktığında (kimi haklı noktalara da
değinerek) bu kitaba dair çokça karalamada bulundular. Onlar için bu kitap yok
hükmünde gibi bir şeydir, o yüzden biz de sadece ek olarak veriyoruz. Ama
verilen anlatı ister doğru, ister yalan olsun bu zihniyet o dönem (dönemin
tanıklarınca defalarca vurgulandığı üzere) Aydınlıkçılar'da vardı ve bunlar da
yaşandı. O yüzden kendileri gelir ister kâle alır ister almaz, açıkçası ne düşündüklerinin
bizce bir önemi yoktur:[9]
Cengiz Çandar, 1970'de SBF'de Ho Chi Minh'i anma töreninde konuşma yapıyor. Fotoğrafta görünmese de en önde onu dinleyen kişi Doğu Perinçek.
"Polatlı ovasına
gittim ben ilk. Polatlı Ovası ve Porsuk ırmağı boylarını adım adım dolaştım.
Malatya kırsalını da iyi bilirim. Tohma suyunu, vs. Sonra, Şahin [Alpay]'le
Ömer Madra'yla birlikte Ege'de köy çalışmaları yaptık. Şahin daha sonra
Dersim'e ve bir süre Adana'ya da gitti. O sırada bir de kural var, motorlu
araca asla binmeyeceksin. Çünkü motorlu araç sahibinin, örneğin traktörün
sahibinin ancak zengin köylü ya da orta köylü olması lazım. Yoksul köylünün
parası yok ki motorlu aracı olsun. Sen eğer motorlu araca binersen ve bu yoksul
köylülerce görülürse, onların güvenini yitirirsin. Konuşacağın bir şey kalmaz.
Çaru Mazumdar öğretisi öyle diyor. Motorlu araca binmemek, her yeri yaya
dolaşmak gibi kurallar var.
(…)
Bir gün trenle
Polatlı'ya gittik. Yanımda iki kişi daha… Onlar bu kuralları bilmiyor. Pratik
içinde ben onlara anlatacağım ve öğreteceğim. Polatlı'da indik trenden, birkaç
köy adı ve çeşitli adresler var, oralara gideceğiz. İşçi Köylü Gazetesi
aboneleri var. Onlardan ötürü köy isimlerini ve adreslerini biliyoruz. Öyle
olanların evlerinde kalacağız, ayrıca bir takım köylere uğrayacağız. Propaganda
yapacağız. İndik trenden, başladık yürümeye. Bir-iki saat yürüdük. Orta
Anadolu'nun köyleri arasında da inanılmaz mesafeler var. Boş alanlar. Bir tane
dikili ağaç da yok ortada, buğday tarlaları uçsuz bucaksız. Sonra bir tane
traktör geldi işte uğurlar ola nereye falan diye sordu. Dedik bilmem ne köyüne,
'Atlayın benim yolum da oradan geçiyor' dedi. Ben 'Yok' dedim, 'biz yürüyeceğiz'.
'İki saat daha var oraya yürürseniz, ben yarım saate varmaz ulaştırırım' diye
ısrar etti. 'Yok, biz yürürüz' dedim. Yanımdakiler de 'Binelim abi neden
binmiyoruz' diye tutturdular. Onlara, 'Ben size sonra anlatırım' dedim.
Bizimkiler, anlamıyor, 'İki saatlik yolumuz varsa binelim' diye bastırıyorlar.
'Siz karışmayın lafa' dedim. Bizi götürmek isteyene de 'Yok, hemşerim
binmiyoruz. Sen git işine' diyerek onu gönderdim. Sonra yürüdük, yürüdük geldik
gideceğimiz köye. Karanlık da basmıştı, bulduk evi. Bir göz, bir oda, gariban
bir ev. Ev sahibi cömertti. Bize sucuklu yumurta falan ikram etti. Biraz sohbet
ettik. Zengin köylülerin ne kadar tehlikeli olduğunu, toprak mülkiyetinin
köylüyü sömürdüğünü, bunlara izin verilmeyecek bir düzen kurulması gerektiğini
anlattık ettik. Ertesi sabah yolumuzun üzerindeki bir başka köye gitmek üzere
ayrıldık. Orada tanıdığımız biri yok, kahveye gideceğiz sohbet edeceğiz. Bu
arada ben sigara içmiyorum oğlanlara da habire 'sigara içmeyin' diyorum. 'Niye
yasak mı' diyorlar, 'yani iyi bir şey değil' falan diyorum, 'hepimizin sağlığı
çok iyi olması lazım, sigara iyi bir şey değil; burjuva zaafı' diyorum. E,
motorlu taşıtlara bindirtme, sigara içirtme nasıl anlatacağım falan derken
kahveye girdik. Girdik ve bir kahkaha koptu. Komik bir halimiz var acaba diye
bakındım. Meğerse, bir gün önce bizi traktörüne bindirmeyi teklif eden adam o
köydenmiş ve o sırada kahvedeymiş. Bütün köye bizi anlatmış, 'Üç tane manyağa
rastladım, araca binmiyorlar kardeşim illa yürüyeceklermiş' diyerek. 'Deliler
buraya da mı yayan geldiniz? Allah akıl fikir versin size, neden yaya
geldiniz?' diye sordu. Lafı dolandırdık. İçimden dedim ki 'Ciddiye almıyorlar
ki bizi bu adamlar, ne konuşacaksın bu adamlarla, ne anlatacaksın?' Bütün
karizmamız gitmiş vaziyette, üç tane geri zekâlı diye bakıyorlar sana."
Aydınlıkçılar inkar ederse diye belirtelim, o dönemde "bir Dev-Gençli" üzerinde ele
geçen köylerde yapılacak faaliyet üzerine bir talimatın ilk maddesinde
"Köyler arasını mutlaka yaya yürüyün." yazmaktadır.[10]
Oral Çalışlar
Bu konu üzerinde son bir hususa değinmek gerek: Yıllar sonra
Oral Çalışlar Aydınlık'ın bu iftirasını "'68: Başkaldırının Yedi
Rengi" kitabında dillendirdi. Kitapta bahsi geçen olay özetle şu:
İbrahim
tamamen yokluk içindeyken ve kalacak bir yer bile yokken (Oral bey böyle
dolduruyor arka planı ama bu iddia
gerçekse hareketin kalacak yer bile temin edemeyecek kadar kitlelerden kopuk
sağcı pratiğine ses etmiyor!) "Şimdi
ne düşünüyorum biliyor musun?" diye söze girip zalim bir toprak
ağasının öldürülmesini, sonra partinin propagandadan görevli bir gerilla
birliğinin köye gidip devrimci propaganda yapan bir oyun sahnelemesini vb.'ni hayal
edişini anlatıyor.
Olay bu. Olayın doğruluğu-yanlışlığı, kaynağın güvenirliği
vb. her şey bir yana, bahsi geçen olay yalnızca bu kadarla sınırlı ve bu
olaydan dolayı "İbrahim hayalci,
sübjektif, Çaru Mazumdarcı" vb. oluyor.
Bunun üzerine o dönemler
devrimci-sosyalist basında kimi yazılar çıktı ama biz gereksiz yere teferruata
girip de böyle boş bir mesele üzerine yazıyı uzatmaya gerek duymuyor, Kutsiye
Bozoklar'la o dönem yapılan bir röportajdan ufak bir alıntıyla geçiyoruz:[11]
"(…) Geçenlerde,
geçenlerde dediğime bakmayın epey oluyor. Oral Çalışlar'ın "68
Başkaldırının Yedi Rengi" adlı kitabını okuyordum. Çalışlar bilirsiniz,
eski Şafakçılardan. Kitapta, İbrahim arkadaşı Çaru Mazumdarcı göstermiş. 'Şafaktan
kopuş' deyince aklıma geldi de. Mazumdar, Hintli bir devrimci köylü önderiydi.
72'de öldürüldü sanıyorum. Halk Savaşını savunuyordu. Ama "halkın silahı
yoksa öncü de silahsız olmak zorundadır" şeklinde özetleyebileceğimiz bir
görüşü vardı. Çalışlar kimi şeyleri daha iyi bilir belki. Benim bildiğim de şu:
Biz Çaru Mazumdar'ı Şafakçılardan öğrendik. İbrahim arkadaş 'halk savaşı'
diyordu, doğru. 'Silahı düşmandan alacaksın' diyordu, o da doğru. Ancak, 'halk
baltayla savaşıyorsa sen de baltayla savaşacaksın' hiç demiyordu. Ayrılık
döneminde Şafakçıların Söke dağları ve de balta öykülerini çokça dinledik.
Dürüst olmak, yalnızca insanca bir erdemdir.
(…)"
Evet! Dürüst olmak
yalnızca insanca bir erdemdir ve Aydınlıkçılar bu erdemden yoksundur.
2 – Garbis Altınoğlu-Adil
Ovalıoğlu çevresi TİİKP'den nasıl ve neden koptu ve İK yoldaşın bunlara karşı
tavrı neydi?
Bu çevre hakkındaki kısmı iki bölümde inceleyeceğiz:
- Bu grup neden koptu ve biz ona nasıl tavır
aldık.
- Bu grupla birlikte adı sıkça birlikte geçen Adil
Ovalıoğlu meselesi ve HKP (M-L).
1) Bu grup neden koptu ve biz ona nasıl tavır aldık.
Aydınlık yazarı şöyle diyor:
"Çaru Mazundar'a -ve tabii Garbis Altınoğlu'na- göre, 'Hindistan
ve Türkiye gibi ülkelerde [revizyonist bay sanki Çaru Mazumdar Türkiye'nin
piriymiş gibi onu Türkiye hakkında konuşturuyor, peki niye böyle yazıyor? Çok açık, o yarı-feodal yarı-sömürge yapı
demekten kaçınıyor, çünkü ülkenin niteliğinin bu şekilde belirlenmesinin o
şartlara uygun örgütlenme gerektirdiğini, bu tür bir sosyo-ekonomik yapıya
sahip ülkede kurtuluş yolunun Halk Savaşı'ndan başka bir yol olmadığını
biliyor! –TÖ], özellikle de kırsal
bölgelerde silahlı mücadele koşulları olgunlaşmıştı. Derhal mücadeleye girişmek
gerekirdi. Şehirlerde çalışma yapmak ve örgütlenmek revizyonizmdi (sağ sapma).
Çünkü şehirler emperyalizmin egemenliği altındaydı [!!! Tespite bakın,
şehirler emperyalizmin altında (ama nasıl, sömürge mi, yarı-sömürge mi, bağımlı
mı; hiçbir ifade yok!) ama kırlar değil, emperyalizm azar azar işgal ediyor
herhalde! –TÖ]. Aynı şekilde yasal
faaliyet yapmak, yasal yayın organı çıkartmak, yasal parti ve örgüt kurmak da
oyalanmak olurdu, revizyonizmdi!'"
Bazı kıvırmaları ve yuvarlak lafları es geçersek cidden
bunların görüşlerinin özü buydu. Zaten
Aydınlık sağcıları, bu adamların kötü ününden yola çıkarak TKP (M-L)'ye birçok
iftirada bulunup bunların görüşlerini bizimmiş gibi gösterme siyasetiyle hep
bize saldırdılar. Hatta bir yerden sonra "tasfiyeciler"
diye genel geçer bir ifadeyle kimi kastettiğini belirtmeden (ama genelde bizi
hedef alarak) "şunu savundular, bunu
savundular" minvalli yazılarla bu hainlerin tezleriyle bizi zan
altında bırakmak istediler. Nitekim bu yazıda da yazar "Ne var ki, Garbis Altınoğlu'nda en katı ifadesini bulan görüşler,
kısa bir süre sonra, biraz daha sulandırılarak İbrahim Kaypakkaya ve bir grup
arkadaşı tarafından savunuldu."
diyerek bu küllenmiş palavrayı ortaya atmakta beis görmemiştir.
Bunlardan
devrimci onuruna sahip olmalarını beklemiyoruz, zira nasıl MHP'de bu onurun
temeli yoksa bunlarda da yoktur. Biz bunlardan en azından, bir nebze bile olsa insanlıktan gelen onuruna sahip olmalarını,
bu kadar pervasızca yalan uydurmamalarını isterdik. Ama bu hainler, bütün
ömürlerini Marksizm-Leninizm-Maoizmin zaferine düşmanlık üzerinde var eden bu
alçaklar buna bile sahip olmadıklarından, yüzleri bile kızarmaksızın en
pervasız yalanları sıralamakta beis görmemişlerdir.
Peki bu tasfiyecilerin ortaya çıkışının öyküsü nedir?
Bunlar, 15-16 Haziran sıkıyönetimi sonrası
pratiğiyle birlikte bizlerle aynı dönemlerde ama bizim aksimize Marksizm
çerçevesinden değil, küçük-burjuva sözde sol özde sağ oportünizmin
penceresinden Aydınlık hareketine muhalefetlerini başlattılar. Bunların
yürüttüğü muhalefet ile bizim muhalefetimizin temel görüşleri somutlaşmamış
haliyle farklıydı, farklı olmasına farklıydı ama henüz tam olarak sistemleşme
evresine girmediğinden, yani Aydınlık içindeki muhalefet genel geçer bir akım
olduğundan biz bütün muhalif kadrolar gibi bunlarla birlikte merkeze muhalefet
ettik. Bu bizi aynı görüşten kılmaz.
Ama sınıf mücadelesi iyi bir süzgeçtir,
aynının aynıyla bütünleşmesini sağlar. Biz bunların tasfiyeci görüşlerinin
oluşmasıyla birlikte bunlarla aramıza
kesin ayrım sınırını daha Nisan toplantısı öncesinde çektik. Bunlar Nisan
toplantısında TİİKP'nin genel olarak çizgisine karşı oy veren 8 kişiden 5'ini
teşkil etmektedirler. 2 kişi ise (İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu) MLM
Muhalefetin DABK'deki önderleridir. Bunlardan kalan 1 kişi Nisan toplantısında
bizimle hareket etmiş, sonra önce Aydınlık revizyonistleriyle uzlaşıp
atalarının koynuna, sonra da kavgayı bırakıp sahici ana-atasının koynuna
dönmüştür. Bu burjuva unsur lakin son anda Aydınlıkçılar'ın sağcı çizgisinin
bir savunucusuydu.
Uzun olmakla birlikte Genel Eleştiri'den bu konudaki bütün
başlığı alacağız, çünkü İK yoldaş hem genel olarak hem de aynı zamanda teferruatıyla
(bu yüzden Aydınlıkçı hainler Genel Eleştiri'ye bir dönem "itiraf ve ifşaat örneği" dediler!) anlatmıştır. Elbette
ki o isimleri muhafaza ederek, sadece çok gerektiğinde içindeki kimi harflerden
(o da belli bir biçimi olmadan) seçerek isimlerini kodlayıp yazarken onlardan
bahsetmiştir.
Peki, onu teferruata iten
nedir? Aydınlıkçı alçakların en pişkince yalan ve iftiraları ortaya atmaları
tabii ki. Bunun içindir ki bugün bile onlar Nisan toplantısında oy verilen
şeyleri çarpıtıp "şehirlerde
mücadele revizyonizmdir [!!!], dergi çıkartmak [!!!, ama hangi
dergiyi, hangi koşullarda, hangi perspektifle; bahis yok! –TÖ]
revizyonizmdir, kırlar tek [!!!]
mücadele alanıdır" gibi ipe sapa
gelmez revizyonist tezleri ortaya attığımız iddialarını yaydılar.
Bunlar tabii
ki kuru yalandan ibarettir ama gecekondularda, fabrikalarda faaliyet yürüten
Meral Yakar yoldaşımızın yaşamı ve mücadelesi birincisine, çıkarılması
düşünülen Halk Savaşı ve/veya İşçi Köylü Kurtuluşu dergisinin niteliği üzerine
yazışmalar ikincisine, 12 Mart sürecindeki İstanbul-Dersim-Malatya bölgelerindeki
faaliyetler de üçüncüsüne cevap niteliğindedir.
Meral Yakar yoldaş.
Mesela İK yoldaş, İsmail
imzasıyla yazdığı "Bir Köylük
Bölgeden Yönetici Yoldaşlara Mektup" başlıklı mektubunda şöyle diyor:[12]
"Şafak
revizyonizminden ayrıldıktan sonra, onun okumaktan ibaret olan sağ çizgisine
bir tepki olarak, aksi yönde bir hata doğdu. İdeolojik ve siyasi eğitim bir
ölçüde ihmal edildi, önemsenmedi. Bu hatayı en kısa zamanda düzeltmeliyiz.
Pratik faaliyetle sımsıkı birleştirilmiş siyasi ve ideolojik eğitim faaliyetine
süratle girişmeliyiz. Bunun için bence şunlar yapılmalıdır: Devrimimizin çeşitli meselelerine ışık
getiren, çizgimizin, politikamızın ve programımızın propagandasını yapan
merkezi bir yayın organı en kısa zamanda çıkarılmalıdır.
Bunun için zaten karar alınmıştır. Bölgenizde bu yayın organını basmak,
çoğaltmak ve yaymak için derhal hazırlıklara girişmeli ve bu hazırlıkları kısa
zamanda tamamlamalısınız.
İkincisi, kadrolar arasında sık sık tecrübelerin özetlendiği tartışmalar açmalısınız.
Saflarımızda canlı bir tartışma ortamı yaratılmalı, sürekli bir şekilde
yanlışlar atılmalı, doğrular benimsenmeli, tecrübe alışverişi yapılmalıdır.
Üçüncüsü, başka ülkelerin devrimci tecrübelerinin sentezi olan
Marksist-Leninist eserler, bizim pratik faaliyetlerimize ışık tutması amacıyla
uygun bir program dâhilinde okunmalı ve tartışılmalıdır.
Bütün bu
söylediklerimizi yerine getirdiğimiz takdirde, hem genel olarak bir seviye
yükselmesi olacaktır, hem de özel olarak geri ve tecrübesiz arkadaşlar hızla
ilerleyecekler ve tecrübeli kadrolar haline geleceklerdir."
Peki, yayın nasıl olacaktı? TKP M-L İddianamesi'nde geçen şu
not bunu açıklıyor:[13]
"yayın organı
için taslak: yazılar üç türden olabilir: 1. siyasi olayların tahlili, 2.
Tecrübelerin özetlenmesi. (Yayın organımız teorik bir organdır. Propaganda
aracıdır. Şafak gibi haber bülteni ajitasyon bildirisi karması ucube
olmamalıdır. Siyasi olayların tahlili ve tecrübelerin özetlenmesi esas
muhtevayı teşkil etmeli, en çok bunlara yer ayrılmalıdır. Şafak'ta olduğu gibi
hakim sınıflar arasındaki çelişmeleri yansıtan dedikodulara yer vermemeliyiz.
Haberler sınıf mücadelesinden gelmelidir.) 3. Edebi yazılar: gerekli görülürse
demokratik halk edebiyatımızdan örnek hikayeler ve şiirler yayınlanabilir.
Haberler kısa tutulmalı. Siyasi yazılar yüzde 75, edebi ve haber yüzde 25'i
geçmemeli."
Baylar, biz sizin
yalanlarınızı çürüttükçe sizler yalan üstüne yalan türetmekte durmuyorsunuz.
Onursuz birer yalancı ve iftiracısınız. Biz yüzünüze tükürme hakkımızı şimdilik
mahfuz ediyoruz.
Bu tasfiyeci klikle ilişkimize dair iddialara gelince, biz
susalım İK yoldaş konuşsun:[14]
"“Tasfiyeciler”Meselesi
PDA revizyonizmine
karşı giriştiğimiz mücadelede bazı "yol arkadaşları" sonradan hem
teoride, hem de pratikte bizden ayrılarak her türlü mücadeleye yan çizdiler. Bu
kavga kaçağı alçaklar, belli bir dönemde PDA revizyonizminden daha tehlikeli
bir hale geldiler. Şehirlerdeki mücadeleyi tamamen reddettiler. Legal faaliyeti
ilke olarak reddettiler. Somut şartların somut tahlili ilkesini yani
Marksizm’in özünü reddettiler. Böylece PDA revizyonizminin ekmeğine yağ
sürdüler. Ona, sağcı hatalarını haklı çıkarması için demagoji imkânı
sağladılar.
Bu darkafalı, pasifist
ve yüreksiz burjuvalar, daha sonra Marks'ı, Engels'i, Lenin'i, Stalin'i
okumanın gereksiz ve hatta zararlı entelektüel bir çaba olduğunu iddia edecek
kadar alçaldılar. Merkeziyetçi bir proletarya partisi örgütlemenin faşizm
şartlarında zararlı olacağını savunacak kadar gülünçleştiler. Hâkim sınıfların
baskı ve zorbalıklarının iyice şiddetlendiği bir dönemde, "şimdiki
görevimiz dağılmak ve kendimizi unutturmaktır" diyecek kadar hainleştiler.
PDA revizyonizmi ile mücadeleyi terk ettikleri gibi, hâkim sınıflarla
mücadeleyi de terk ettiler. Zaten kendileri daha da adi revizyonistler olup
çıktılar. Evlerine, okullarına, kendi rahat köşelerine döndüler.
Bunların ihanet
teorileri birçok burjuva unsurun imdadına yetişti. Bu unsurlar, kızışan sınıf
mücadelesini terk etmek için yukarıdaki teorilere dört elle sarıldılar. Fakat
bu arada bazı militan arkadaşların da kafasını bulandırdılar. Onları sıkıyönetimin
bulanık havasından faydalanarak kendi peşlerine taktılar, pasifleştirdiler,
mücadeleden kopardılar. Bunların başını çeken S.U. [Garbis Altınoğlu –TÖ] ve L.U.
[Adil Ovalıoğlu –TÖ] hainleri ile bağlarımızı Nisan
Toplantısı'ndan önce kopardık.
PDA revizyonizminin
güvenilir adamı T.N. haini ise, önceleri PDA revizyonizmine bizimle birlikte
karşı çıktığı halde, sonradan onunla uzlaştı. Nisan Toplantısı'nda,
"Sosyalist Kurultay"ın toplanması, legal bir partinin kurulması ve
legal yayın organlarının güçlendirilmesi yolunda oy kullanarak PDA
revizyonizmine iltihak etti. Sıkıyönetimin ilân edilmesiyle birlikte de ortadan
kayboldu.
Şimdi PDA
revizyonistleri bizi, bu kişilerle birlikte hareket etmiş olmakla suçluyor.
Onların zırva teorilerini bize de maletmeye çalışıyor. Bu, sahtekârlığın
daniskasıdır. Çünkü birincisi, "Tasfiyeciler" saflarında ilk başta
bizimle beraber hareket edenler olduğu gibi son ana kadar PDA revizyonizmine
dâhil olanlar ve sürekli olarak ortada yalpalayanlar da vardı. İkincisi, biz bu
kişilerin yanlış fikir ve tutumlarına asla katılmadık.
Fakat, ilk başta PDA
revizyonizmi ile mücadeleyi daha önemli gördüğümüz için bunlara karşı uzlaşmaz
bir mücadele açmayı da doğru bulmadık. Hem, bu şahıslar, zırva teorilerini bir
anda değil, zamanla geliştirdiler. PDA revizyonizminin sağ çizgisine karşı,
bazı noktalarda bunlarla aramızda kurulan birlik, bunları aksi yönde aynı
ölçüde sakat teori ve pratikleri ortaya çıktıkça ayrılığa dönüştü. Bir açının
iki kolu arasındaki mesafe başlangıçta çok küçük olduğu halde, başlangıçtan
uzaklaştıkça nasıl büyüyorsa, bunlarla bizim aramızdaki mesafe de, bunlar kendi
doğrultularında yol aldıkları ölçüde, öyle büyüdü. Bunların alçaklıklarını,
hainliklerini, pasifist, darkafalı, idealist burjuvalar olduklarını suratlarına
çarptık.
Şimdi, PDA
revizyonistleri bu gerçekleri küllemeye çalışıyor. Bizim savunmadığımız ve
katılmadığımız görüş ve tutumları bize de malederek bir yandan kendilerinin
geçmişteki kesin sağcı çizgilerinin lehine sonuçlar çıkarmak, öte yandan da bizim
şimdiki eleştirilerimizi zayıf düşürmek istiyor. Bu tilki kurnazlığı ancak
burjuva baylarımızı yaralar, bizi değil.
Söz konusu sapmayı
doğuran etkenlere gelelim. Bu etkenlerden birisi ve tayin edici olanı, kavga
kaçaklarının sınıfsal nitelikleridir. Bunların çoğu, köken ve yaşayış tarzı
itibarıyla burjuvadır. Sınıf mücadelesinden kopuk, işçi ve köylü kitlelerine
yabancı, özünü hiçbir zaman kavrayamadıkları kitapları cümle cümle ezberleyerek
yetişmiş entelektüel beylerdir. Sınıf mücadelesinin sertleşmesi karşısında
bunların mücadele meydanını terk etmeleri çok doğaldır. Dökülmelerine teorik
bir kılıf geçirmek ihtiyacı ile de yukarıda kısaca sıraladığımız zırvaları
ileri sürmüşlerdir.
Bay A.Z, bu
dökülmelerin İstanbul'da olması sebebiyle sonuçtan bizi sorumlu tutuyor.
"Bölücülüğün özellikle bu hataların işlendiği yerde çıkması çok
uyarıcıdır. Burada İstanbul yönetiminin hataları büyüktür" diyor (Bak:
"Tasfiyeciler"le ilgili metin). Hayır bay revizyonist! Dökülenler
sadece bunlar değildir! Şöyle bir etrafına bakarsan görürsün! Ankara'da da seni
izleyen yığınla adam sıkıyönetimle birlikte mücadeleyi tamamen terk etmedi mi?
Eğitim toplantılarına katılan yüzlerce kişiden kaç kişi var etrafında? Üstelik
İstanbul’da dökülenlerin bir kısmı da, son ana kadar senin safında değiller
miydi?
O halde, bu kadar
insan sıkıyönetimle birlikte niçin mücadele meydanından kaçtı? Çünkü bunlar,
burjuva hayat tarzını terk etmeyi gerektirmeyen legal dergicilik faaliyetinin
kendi etrafına topladığı burjuva unsurlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi,
bizzat eylemin muhtevası, bunları kendi çevresine toplamıştı. Sıkıyönetim,
kâğıttan şatoya benzeyen faaliyeti bir çırpıda yerle bir edince, bunların
fonksiyonu da sona erdi.
Burjuva unsurlar,
kavga kaçaklıklarına İstanbul'da teorik bir kılıf geçirdikleri halde,
Ankara'dakiler, "ben mücadelede yokum" diye ayrılmışlarsa, ne fark
eder? Meselenin özü, revizyonist çizginin etrafında topladığı burjuva
unsurların sıkıyönetimle birlikte kavga meydanından tüymesidir! Size gelince
revizyonist baylar, siz bu tüyme işini daha başka türlü ve daha sinsice
yaptınız. İleride onun üzerinde de duracağız.
Özellikle İstanbul'da
ortaya çıkan, söz konusu sapmanın birinci ve tayin edici sebebi bunların
burjuva sınıf niteliğidir, dedik. Bunların ortaya çıkmasına elverişli bir ortam
yaratan dış sebep ise PDA revizyonizmidir. Söz konusu sapma, PDA'nın çizgisine
bir tepki olarak, bu çizginin bir cezası olarak doğmuştur. Dikkat edilirse,
kavga kaçağı bayların sapması, hemen her konuda, PDA revizyonizminin içinde bulunduğu
sapmanın tam aksi yöndedir. Hiçbir iftira bu gerçeği değiştiremez."
Bizim bunların TİİKP'den bu temelle ayrılıkları sonrası
onlarla tek ilişkimiz onları doğru çizgiye kazanmak için çabalamak olmuştur.
Biz o dönem (Nisan 1971) TİİKP'den
ayrılınmaması, revizyonist merkeze karşı parti içinde muhalefet yürütülmesini
savunuyorduk.
Aydınlıkçılar bunu kendi burjuva kafalarının sonucu olarak "onlar kendileri zaten ayrılacaklarını,
amaçlarının partiyi ele geçirmeyi denemek olduğunu itiraf ettiler"
minvalli tespitleriyle iki çizgiden ne kadar uzak olduklarını da kanıtladır.
İki çizgi nedir? İki çizgi, iki ayrı
çizginin hakimiyet ve düşmanı çizgiyi bastırma, mağlup etme mücadelesidir (bu
parti içinde Marksizm [proletaryanın ideolojisi] ve revizyonizm [burjuvazinin
ideolojisi] arasındaki mücadeledir). Nasıl her sınıf devlet üzerinde iktidar
için mücadele ederse, o sınıfın ideolojileri de hayatın kalan diğer her
alanında mücadele eder. Partinin içindeki mücadele de bundan azade değildir.
Bunu reddetmek, "kendine saygısı
olan M-L bir partinin iki çizgisi olamaz" gibi anti-Marksist ve
meseleyi anlamayan (partinin zaten iki çizgisi olmaz, parti içinde iki çizgi
mücadele eder ama tek çizgi hakimdir) Enver
Hoca'nın mantığıyla aynı konuma düşmektir.
Bu burjuva baylar Marksizm-Leninizm-Maoizme (haydi Aydınlıkçılar bu
tespiti kabul etmiyor, "Bilimsel
Sosyalizm" diye geçiştirmeye çalıştıkları [sanki bu terimi icat eden
Marksist ustalar bununla komünizmi kastetmiyormuş gibi!] "M-L-Mao Zedung Düşüncesine" diyelim ki bu burjuva bayların
az gelişmiş beyinleri idrak edebilsin),
Mao yoldaşın Marksizme bütün katkılarına
düşmanlıklarını, onu asla anlayamamış olduklarını bu revizyonist, bürokratik
söylemleriyle de ortaya koymuşlardır.
Biz bu burjuva bayları ikna edip tekrar devrim saflarına
katmak için onların kendilerinin çağırdıkları görüşmelere gittik. Bizim o dönem
savunduğumuz görüş TİİKP içinde mücadele ise, buradaki görüşlerimiz de zamansız
ayrılıklarının yanlışlığını, görüşlerinin hatalı tasfiyeci özünü onlara
anlatmaktı.
Adil Ovalıoğlu
Mesela bunların şeflerinden Adil Ovalıoğlu, Laleli'de İK'ye ve MO'ya ayrı
parti kurma teklifi yapınca onların cevabı şu olmuştu: "Programatik bir ayrılığın
temellerini koyamıyorsun. Ayrılık şimdi zamansızdır. Mücadeleye şimdilik
TİİKP'de birlikte devam edelim."
Yine İK yoldaş, Adil Ovalıoğlu, Garbis Altınoğlu,
Hasan Giritli ve bunların bir kısım daha kafadarlarıyla yine bu meseleleri
Kadıköy Kuyubaşı'nda bir arkadaşlarının evinde görüştüğünde yine bu tasfiyeci
görüşlerden onları kurtarmaya çalıştı, onlara MLM'nin kızıl ışıklı yolundan
uzanan eli uzattı ama bu tasfiyeci kafadarlar ikna olmadılar. İK onlara karşı
orada tek başına mücadele yürüttü.[15]
Bir de Aydınlıkçı hainler
bu olay üzerine "önce 1.
Tasfiyecilerle hareket ettiler, sonra ise öz eleştiri verip saflarda
kaldılar" derler. Ne kuru bir yalan! 1972'den beri bizim bir öz
eleştirimizi ortaya koyup da bize karşı kullanmadılar, kullanamadılar; çünkü
öyle bir şey yoktur. Bizim öz eleştirimiz, sadece bir dönem bunların
revizyonist fikirlerinin üzerimizde yarattıkları tahribatlara dönüktür ve
bunlar da samimice yapılmıştır.
Karanlık Çienşang,
söyle bakalım, biz kimlerin devamcısı, "sulandırılmış
ifadesi"ymişiz? Sulandırılmış olmak,
erimek, yok olmak sizlere mahsustur. Savunduğunuz bütün görüşleri 10 yılda bir
değiştirirken bir tek Kemalizm kuyrukçuluğunu muhafaza eden sizlerdir
sulandırılmış olan. Bu ülkede yıllarca Başkan Mao'yu ve onun liderliğindeki
ÇKP'ye saldırmak amacı güden oportünistlerin demagojilerine meze olup ülkemizde
MLM görüşlerin gelişmesinde ve devrimci yurtsever kitlelerce savunulmasında
engel oldunuz, aksine insanlar (bilgisizliklerinden doğan bir temelden dolayı
da) size bakıp Başkan Mao'dan iğrenmeye kadar vardılar. Sizin hainliğiniz, yalancılığınız yüzünden iktidar erk'ine sahip
faşistlerin bile yapamadığı kadar Başkan Mao'nun Türkiye'deki imajı lekelendi.
Ne uğruna? Sizin artık tamamen faşistleşen tekkeniz uğruna! Sizler
karşı-devrimin en bilinçli, en hain aparatlarısınız.
2) Bu grupla birlikte adı sıkça birlikte geçen Adil Ovalıoğlu meselesi ve HKP (M-L)
Siz HKP (M-L)'yi bu feodal ahbap çavuş ilişkileri üzerine
kurulan ve söz konusu para meselesi olunca hizipçilikten birbirini yiyip
parçalanan tasfiyeci klikle bir tutuyorsunuz ve utanmadan bu küçük-burjuva
kökenli ve zihni de küçük-burjuvalığı aşamamış bayların feodal, ben merkezci,
bürokrat ve sekter niteliklerinin damgasını vurdukları örgütlerinin içindeki
bir infaz meselesini HKP (M-L) çizgisiymiş gibi sunuyorsunuz. Olayın
çirkinliğini bir yana, olay hakkında detaylı bilginin olmaması da sizin
anti-komünist propagandanın gönüllü ortağı hezeyanlarınıza payda sağlıyor. Bu
yüzden yalnızca birincil kaynaklara dayanarak anlatılabilecek bu meseleyi, daha
çok kafa karışıklığının oluşmaması için ele alarak kamuoyunda "Sandık
Cinayeti" olarak bilinen bu meşum vakayı aydınlatma gerekliliği de
bizlerin önünde durmaktadır.
Sandık Cinayeti
nedir? Önemi nedir?
Sandık Cinayeti
veya Bavul Cinayeti olarak da
bilinen bu olay, ülkemiz devrimci hareketinde bilinen ilk "örgüt içi infaz" olduğundan dolayı çeşitli çevrelerce
sürekli olarak gündeme getirilen bir olaydır. Yine bu olay, Ermeni bir
devrimcinin ismi etrafında da geliştiği için, Ermeni düşmanlığını körüklemek
açısından da sürekli olarak gündeme getirilen bir meseledir.
Olayın gelişimini arka planıyla birlikte kısaca özetleyelim.
Garbis, 12 Mart'ta verdiği ifadede Adil'in kariyeristçe
hareketlerde bulunduğunu ve bu yüzden örgütçe öldürüldüğünü söylemişti. Alıntıyla
örneklemek daha doğru olur, Garbis Altınoğlu polis ifadesinde şöyle diyor:[16]
«... Daha evvel, örgüt içinde bölücü faaliyette bulunan ve örgütün emniyeti bakımından tehlikeli görülen kişilerin öldürüleceği konusunda, ZEYNEL AYDINDAĞ ile genel olarak konuştuğumuz ve bunu, bir örgüt kuralı olarak ortaya attığımız olmuştur. ... Ankara'da tutuklandım, cezaevine girdim, öyle zannediyorum ki, ben hapiste iken ADİL, ZEYNEL ile temas etmiş keza parayı istemiş olmalı ve bundan ötürü, ÜMİT NECEF ile birlikte ADİL'in öldürülmesi meselesini tahakkuk ettirmişlerdir... Mamafih benim telkinim ile ÜMİT ve ZEYNEL'in vermiş oldukları ve uyguladıkları bir öldürme kararı olsa gerektir.»
Burada bahsi geçen telkin,
yukarıda da belirtilen "örgüt için
yıkıcılık yapanların infazı" yönündeki telkindir. Yani örgüt içi alınan karar hizipçilere karşıdır, direkt olarak Adil'e
değil. Kaldı ki bu olay Garbis'in planladığı bir şey değildi zira o dönem
Garbis tutukluydu ve 12 Mart sürecinde ('90'ların aksine) hapishanelerde
örgütlerin oturmuş bir yaşantısı yoktu. Aksine ağır işkence koşullarındaydılar.
Yani Garbis içeriden "ölüm
emri" veremezdi. Solun ilerleyen yıllardaki halinden yola çıkıp ilk
defa şamarı yediği yıllarda "bu
böyledir" demek art niyetlidir. Bu
olayda parmağı olanlar, yani olayın esas failleri, Ümit Necef ve Zeynel
Aydındağ'dır. Bu şahısların, yalnızca devrimci hareketten kopmakla kalmayıp aynı zamanda karşı-devrim
safına da geçmeleriyle, bırakalım devrimciliği, en düzen içi solla dahi günümüzde hiçbir bağları kalmamıştır.
Zeynel Aydındağ
Ümit Necef
Bu baylardan eli kanlı Ümit Necef
alçağı utanmadan söylediği "Sonu
ölümle biten bazı kararlara katılmış olabilirim. Şükür ki kimseyi bizzat
öldürmedim..." gibi alçakça bir kıvırmayla güya kendisini aklayacağını
sanarak, devamla şunları söylüyordu:[17]
"Bizim
terörümüz, 1971 yılında askeri darbeye neden oldu. Terörist eylemler 1980
yılında başka bir askeri darbeyi yarattı. Ben Türkiye'deki şiddetin artmasına
katkıda bulunan kişi, bir teröristim. Eğer tarihi bir mahkeme kurulursa ilk
önce bizi, sonra hem 1970'li yıllarda gerçekleştirilen terörist hareketleri,
hem de PKK'yı yargılamalıdır. Biz, Türk ulusunun karakterinin en dibindeki
bölümü gün ışığına çıkardık, harekete geçirdik ve toplumu şiddete ittik. Artık
terörle birşeyleri elde etmenin ne kadar yanlış ve haksız olduğunun herkes
tarafından bilinmesi gerekir. Terörizm hiçbir şekilde mazur gösterilemez."
Ey namussuz rezil, evet bu ülkede bir tarihi mahkeme kurulacaktır ve
evet o mahkemede sen ve senin gibiler yargılanacaktır ama "terörizminizden" sebep değil, proletaryaya ve emekçi
halka ihanetinizle ve halka düşmanlığınızla yargılanacaksınız! Proletaryanın
bütün halk düşmanlarına kestiği ceza da bellidir, bunu tarihin çöplüğüne gitmiş
denktaşlarını arayarak öğrenebilirsin!
Bu bayların bir benzerleri de Halil Berktay ve Nuri Çolakoğlu'dur.
Onlar da İbrahim Kaypakkaya yoldaşa karşı bir kumpas planlamış ama hesaba
katmadıkları bir faktör yüzünden bunu fiiliyata dökememişlerdir (bu faktör
de şudur: infaz için sorumlu yapılan kişi İrfan Çelik'tir ama İrfan ve İbrahim Çapa'dan
arkadaştırlar; İbrahim Nuri'ye İrfan'ı sorunca arkadaşlık ortaya çıkmış ve bu
plan iptal edilmiştir).
Halil Berktay
İrfan Çelik
İşte böyle
alçakça bir kumpası kuran Halil Berktay ve Nuri Çolakoğlu'nun da karşı-devrim
saflarına geçtiğini hatırlarsak, bu tür kumpasların kimlerce kurulduğu ortaya
çıkmış oluyor. Fazla söze gerek yoktur, Adil'in kanı bunların elindedir ve
bu baylar bu meseleden inatla kaçmaktadır. Çünkü biliyorlar ki üstlerine
giydikleri ucuz bir kumaştan yapılmıştır ve içindeki yalanlar
karşısında yırtılıp paralanacak kadar zayıftır.
Garbis Altınoğlu
Buna karşılık bu suçtaki direkt
sorumluluğu Garbis'e yıkmak şeklinde bir eğilim de vardır. Bu tavır Aydınlıkçı tavrıdır. Aydınlık özellikle HB'ye sataşmak-iftira
atmak için çokça defa bu olayı polemik yapıp HB'ye saldırmıştır. Bunlardan bir
örnek vermek gerekirse, HB'de çıkan İK'nin Aydınlıkçı hainlerce öldürülmesi
planını anlatan bir yazıdan dolayı Aydınlık, Garbis'in mahkemede verdiği
sorgusundan uzun bir alıntı yapıp Garbis'i "HB şefi" ilan etmiş ve
açıkça ifşaat yapmakla kalmamış, bir de bu olayı çarpıtıp demagoji malzemesi
olarak kullanmıştır. Bu amaçla Halkın Sesi'nde yayınlanan Garbis Altınoğlu'nun
İstanbul 2. No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yaptığı savunma şöyleydi:[18]
"… Adil Ovalıoğlu örgütümüzün üyelerinden biriydi. İlk aramıza katıldığı zamanlar onunla iyi anlaşıyor ve onun değerli bir komünist olduğunu düşünüyorduk. Fakat zamanla bu değerlendirmemizde yanılmış olduğumuzu fark ettik. Aramıza katılmasından bir süre sonra Adil Ovalıoğlu'nun bir komüniste yaraşmayan davranışları olduğunu gördük. Bunlar şöyle sıralanabilir:
1) Az çok kesinlikle saptanmış siyasi çizgimiz, belirli bir ideolojik teorik görüşümüz olduğu halde, o bunları keyfi bir biçimde çarpıtıyordu. Bazı büyük devrimcileri haksız yere eleştiriyor ve karalıyor, Troçkicilerin Stalin aleyhtarı fikirlerini örgütümüz içinde yaymaya çalışıyordu.
2) Kariyerist eğilimleri vardı; henüz kurulmamış olan örgütümüzde kesinlikle saptanmış bir örgüt hiyerarşisi yoktu. Buna rağmen o, sürekli bize kendisini örgütün önderi olarak kabul ettirme çabası içindeydi. Bu ihtirası yüzünden yalan söylemekten ve sahtekarlık yapmaktan, bir gün söylediğini öbür gün inkar etmekten çekinmiyordu.
3) Örgütümüz üyelerinin belirli bir gizlilik kurallarına kesin olarak uyacağı kabul edilmişti. Buna rağmen, kendini herhangi bir kuralla bağlı saymayan Adil Ovalıoğlu'nun orada burada gevezelik ettiğini, güvenilmez kimselere örgüt olarak varlığımızdan bahsettiğini duyuyorduk. Üstelik bu gibi temaslardan bizi hiçbir şekilde haberdar etmiyordu.
4) Ayrıca en önemlisi son zamanlarda bizi polise haber edebileceğinden şüphelenmeye başlamıştık. Ortaya attığı yanlış, anti-Marksist fikirler yüzünden, kariyerist ve bireyci davranışları yüzünden Zeynel Aydındağ ve ben kendisini eleştirdik. Adil Ovalıoğlu eleştirilerimizi umursamadı, hatta bunlara kızdı. Biz kendisine örgüt disiplinine uyması gerektiğini, kendi bildiği gibi hareket edemeyeceğini, örgüt içinde çoğunluğun kararına göre hareket etmesi gerektiğini, yaptığımız eleştirileri hoşgörüyle karşılamasını ve daha ciddi bir tarzda ele almasını söyledik. O ise buna karşı olarak aramızdaki bağların kendisi için pek önem taşımadığını, örgüt kurallarını uygulama hususunda kendisini zorlamamamızı, kuruluş halindeki bir örgütte kesin bir disiplin uygulanmasına gerek olmadığını söyledi. Daha sonraki bir karşılaşmamızda kendisinin ayrılması örgütün ikiye bölünmüş sayılacağını, bu yüzden elimizdeki eşyanın ve paranın da eşit olarak ikiye bölünmesini istediğini bildirdi. Biz bunu kesinlikle reddettik. Bunun üzerine Adil Ovalıoğlu hakkımızda çok şey bildiğini, görüşümüzde direndiğimiz takdirde, bizi polise vereceğini üstü kapalı bir şekilde belirtti.
Bu tehdit üzerine Adil Ovalıoğlu'nun niteliği üzerine şüphelerimiz yoğunlaştı. Onun nesnel olarak ajan durumuna düşmüş olup olmadığını Zeynel Aydındağ ile tartıştık, ancak bir karara varamadık. Giderken yaptığımız bir görüşmede Zeynel Aydındağ'ın Adil Ovalıoğlu'nun durumunu daha etraflı bir şekilde incelemesini kararlaştırdık. Adil'in durumunu ileride gerçekleştireceğimiz bir toplantıda görüşmek üzere ayrıldık.
Ben İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Kayseri'de yakalandım. Bu yüzden Zeynel Aydındağ ile yapmayı tasarladığımız görüşme suya düştü. Benim yakalanmamdan sonra olanları tahmin edebiliyorum. Bu arada Zeynel Aydındağ, Adil Ovalıoğlu'nun durumunu etraflıca incelemiş olacak. Benimle yakın bir zamanda görüşmesi ihtimali benim yakalanmam nedeniyle ortadan kalktığı için beni beklemeden Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi gereken zararlı bir kişi olduğu konusunda kesin bir yargıya varmış ve onu öldürmüş. Zeynel Aydındağ devrimci bir arkadaşımdır. Onun almış ve uygulamış olduğu bu kararı ben de onaylıyor ve destekliyorum. Dışarda ve serbest olmuş olsaydım ben de Zeynel gibi davranırdım."
Aydınlık'ın bu açıkça isim işaret
eden yayını üzerine Garbis Altınoğlu HB'de kendi imzasıyla bir açıklama
yayınlamıştır. Bu açıklama şöyledir:[19]
"'Halkın Sesi' dergisi, 148. sayısında, kamuoyunda 'Sandık Cinayeti' diye bilinen olaydaki rolüm nedeniyle bana ve bu vesileyle aynı zamanda proleter devrimci harekete saldırmaktadır. Halkın Sesi oportünistlerinin bu meseleyi gündeme getirirken güttükleri amaç bellidir. Proleter devrimci hareketin kendilerine karşı sürdürdüğü yoğun ideolojik mücadelenin baskısından kurtulmak, dikkatleri kendilerini bunaltan ve ezen bu ideolojik-siyasi mücadeleden saptırarak başka alanlara çekmek. Halkın Sesi oportünistlerinin bu karşı-devrimci manevrasına dikkati çekerken bu vesileden yararlanarak bazı gerçekleri ortaya koymak ve karanlıkta kalmış olan bazı noktaları aydınlatmak istiyorum.
Ben ve bağlı olduğum grup, PDA oportünistlerine ve onların sağcı, teslimiyetçi çizgisine karşı 1970'ten itibaren mücadele etmiştik. Ancak küçük-burjuva sınıf karakterimiz, aydın yapımız, Marksizm-Leninizmi kavrayışımızdaki eksikliklerimiz, siyasi ve örgütsel alanlardaki tecrübesizliklerimiz nedeniyle birçok hatalar işledik. Bunların içinde en büyük ve maalesef telafi edilmesi mümkün olmayanı da Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesidir.
O dönemlerde PDA oportünistlerinin sağcı ve teslimiyetçi çizgisine karşı çıkarken biz de çeşitli "sol" anlayışlar gelişmişti. Bunda, o zamanlar bizi derinden etkileyen Hindistan Komünist Partisi (M-L) ve onun önderi Çaru Mazumdar'ın "sol" oportünist görüşlerinin ve PDA oportünizmine duyduğumuz tepkinin büyük payı vardı. Ancak bu hatalara düşmede belirleyici olan iç etken, yani bizim küçük-burjuva sınıf karakterimizdi. Hatalı anlayışlarımızı kısaca şöyle sayabiliriz:
1) Ülkemizde silahlı mücadele şartlarının var olduğunu ve Marksist-Leninistlerin bu mücadele biçimini ta ilk baştan temel alması gerektiğini düşünüyorduk. Türkiye'nin somut bir tahlilini yapmıyor; Çin, Vietnam ve Hindistan'daki Marksist-Leninistlerin görüşlerinin olduğu gibi ülkemizde uygulanması gerektiği inancını taşıyorduk. Bu hata dogmatizmden kaynaklanıyordu.
2) Silahlı mücadelenin temel alınması gerektiğini ileri sürmekle kalmayıp, onun tek mücadele biçimi olması gerektiğini, diğer mücadele biçimlerinin çağımızda eskimiş ve modası geçmiş, kitlelerce aşılmış olduğunu düşünüyorduk. Bu nedenle, kitle mücadeleleri örgütlenmenin, kitle örgütlerinde çalışmanın ve devrimci yayın faaliyeti sürdürmenin yanlış olduğunu, bunun bizi oportünist ve revizyonist yola sokacağını düşünüyorduk.
3) Proletarya partisinin uzun bir süreç içinde, silahlı mücadelenin ateşinde tedricen inşa olacağına inanıyorduk. Aslında bu noktada, proletarya partisinin kurulması ile inşası gibi iki farklı (ilişkili olmakla birlikte) şey birbirine karıştırılıyordu. Bundan dolayı mücadelenin başında belirli bir programı, tüzüğü, örgütsel yapısı ve örgütsel işleyiş kuralları (demokratik merkeziyetçilik, kollektif yönetim, eleştiri-öz eleştiri vb.) olan bir devrimci örgütün kurulmasını gereksiz görüyorduk. Bu anlayış, örgütsel alanda belirsizliğe ve laçkalığa yol açtığı gibi, körü körüne itaati ve bürokratizmi de yerleştiriyordu.
4) Oportünizme ve revizyonizme karşı mücadeleler konusunda hatalı, aşırı sol anlayışlara sahiptik. Bu gibi unsurlara karşı mücadelenin ideolojik-siyasi mücadele ile sınırlı kalamayacağını, onlara karşı da silahlı mücadele yönteminin uygulanabileceğini düşünüyorduk. Bu hatalı anlayışı pekiştiren iki yan etken vardı: Birincisi, yanlış bir illegalite ve gizlilik anlayışı (gizliliğin önemini abartma); ikincisi, mücadelenin a ilk baştan silahlı mücadele biçimini alacağı görüşü idi.
5) Kitlelerle bağ kurma konusunda ise sıfırdan başlama anlayışına sahiptik. Yani belli bir kitle temelinin, belli bir devrimci mirasın olduğu alanlara yönelmiyor, kendi çabamızla kuracağımız yeni kitle bağlarını esas almamız gerektiğini düşünüyorduk. Ayrıca kitlelerle ve onların ileri unsurlarıyla mücadele içinde bağ kurmayı hedef almak yerine, işçi ve emekçilerle üretimde birlikte çalışarak bağ kurmayı esas alıyorduk.
Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi meselesine gelince, Adil ile grubumuzdaki diğer bazı kişiler arasında bazı teorik ve pratik konularda yer yer tartışmalar olmuş ve bu tartışmalar belirli bir gerginlik yaratmıştı. Bu tartışmalarda ben de Adil'in karşısında yer almıştım. Öte yandan Adil'in grubumuzdan habersiz bir biçimde değişik kişi ve gruplarla ilişki kurma ve tek başına hareket etme eğilimi vardı. O şartlarda, sahip olduğumuz aşırı sübjektivizmin bizi Adil'in örgüt yıkıcılığı yaptığı, ya da örgütün yönetimini tek başına kendi eline alma eğilimi taşıdığı sonucuna götürmesi hiç de zor olmadı. O zaman Adil'le ilişkilerimizin kesilmesine rağmen benim bildiğim kadarıyla Adil'in öldürülmesi yolunda herhangi bir karar alınmadı. Ancak, Adil gibi davranan kişilerin öldürülebileceği ve öldürülmesi gerektiği anlayışı hepimizde vardı.
Ben 10 Nisan 1972'de Kayseri'de yakalandım. Cinayetin işlendiği 12 Haziran 1972 günü Mamak Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunuyordum. Adil'in öldürüleceğinden haberim yoktu. Bununla birlikte, söz konusu grubun yöneticilerinden birisi olduğum için kendimi bu cinayetin birinci dereceden sorumlularından birisi olarak görüyorum. Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi karşı-devrimci bir eylemdir. Ancak bu olayı değerlendirirken (diğer bütün hataların değerlendirilmesinde olduğu gibi) yalnızca kişilerin sorumluluğu üzerinde durulmamalı, bu hataya yol açan siyasi ve toplumsal etmenler de göz önüne alınmalıdır. Bu olayın bütün devrimcilere olumsuz örnek yoluyla öğretici olması gerektiğine, kendim de bu ağır hatanın bedelini Türkiye halkına ve Türkiye devrimine canla başla hizmet ederek ödeyebileceğime inanıyorum.
Halkın Sesi'nin değindiği diğer bazı noktalara gelince: Birincisi, bu oportünistler cinayetten bizim grubumuzun değil de proleter devrimci hareketin sorumlu olduğu izlenimini yaymak istiyor. Böylelikle onlar, bu karşı-devrimci eylemi mahkum etme sis perdesi altında bu olayla hiçbir ilgisi bulunmayan proleter devrimci hareketi karalamaya çalışıyorlar. İkincisi, ben mahkemede bu cinayeti doğru ve haklı gördüğümü söyledim. Bunun nedeni benim meseleye küçük-burjuva maceracı bir tarzda yaklaşmam ve bu olayın benim üzerimdeki manevi baskısıydı. Olaya sahip çıkmayıp, bunun karşı-devrimci bir eylem olduğunu söylememin kendimi kabahatsiz göstermek ve kendi paçamı kurtarmaya çalışmak anlamına geleceğini, devrimcilerin burjuva mahkemesi önünde öz eleştiri yapmayacağını düşünüyordum. Aslında o dönemde, cezaevinde bir öz eleştiri hazırlamış ve bu öz eleştiriyi çeşitli devrimci gruplardan arkadaşların yanı sıra, PDA oportünistlerine de vermiştim. Bu öz eleştiride diğer hatalarımızın yanı sıra Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi konusu da (yetersiz olmakla birlikte) ele alınmış ve olay 'vahim bir hata' olarak nitelendirilmişti.
Çift ifadem olduğu ve karanlık bir kişiyi gizlediğim iddiasına gelelim. Ben polis sorgusu sırasında iki kişinin adını vermiştim. Daha sonra polis ifademi yazılı hale getirirken bunları yazmadı. Ben bunun nedenini bilmiyorum. O zaman polisin, bu kişilerin tutuklanması için yeterli neden ve delil bulmadığını sanıyordum. Halkın Sesi bu kişilerin ajan olduğunu ve benim bunları (bir pazarlık sonucu) himaye ettiğimi ima etmektedir. Eğer Halkın Sesi'nin bu kişiler hakkında herhangi bir bilgisi varsa bunu açıklamalıdır.
Halkın Sesi oportünistleri bugün MİT'in hizmet ettiği hakim sınıflar ve emperyalistlerle işbirliğini teoride ve pratikte açıkça savunarak karşı-devrimci bir çizgide yürümektedirler. Onların bütün lafları ve oyunları bu niteliğini gizleyemez.
Garbis Altınoğlu"
Dahası Garbis poliste işkenceyle sorgusuna
yazılan bazı meseleleri daha sonradan mahkemede reddetmiştir. Misal mahkeme
sorgusunda "doktrinle ilgili kısmı
kabul etmiş, Adil'den tabanca alıp Banu'ya bırakmadığını, Adil'in öldürülmesi
yolunda alınmış bir karar olmadığını, Banu'yu da sol yayınlar için dışarı
göndermediklerini" söylemiş ve devamla "Adil'in bizi ihbar etmesi diye bir şey olamazdı, ihbar
edemezdi" demiştir.[20] Yani Halkın Sesi'nde çıkan bu sorgunun bir
kısmı zaman içerisinde daha mahkemelerde geri alınmıştır.
Yine Aydınlık oportünistleri, bu
olayda esas fail olanlardan birisini kendi içlerine almalarına rağmen bu tür
bir iftirayı dillendirebilmektedirler.[21]
Bu olayda talimat veren Garbis değildir, diğerleridir. İkincil planda
böyle bir çizginin savunucusu örgütün şeflerinden olarak tarihsel bir
sorumluluğu vardır ki bunu o da hiçbir zaman reddetmemiştir, aksine yukarıdaki
açıklamasında belirttiği üzere karşı-devrimci olduğunu belirtmiştir. Zaten
Adil'in ailesi de Garbis'i değil, Ümit-Zeynel ikilisini sorumlu tutmaktadır.[22]
Mesele açık: Garbis (daha sonradan yaptığı açıklamasında da
dediği gibi) o dönem öyle bir perspektifte olduklarını reddetmemekle birlikte
bu olayla kesinkes bağı olmadığını belirtmiştir. Bu olayın aslı da budur.
Biraz da bu "örgüt"ten
söz etmek gerekmektedir. Adı-sanı bile olmayan bu "örgüt" nereden bakarsak bakalım bir örgüt değildir,
sadece üstten aşağı yönetim şeması oluşturulmuştur ama bir Parti, Örgüt, Hareket vb.
değildir; bir ahbap-çavuş tekkesi olarak ağırlıkla Robert Kolej'li öğrencilerin
bir araya geldiği bir tasfiyeci klikten öteye geçmemektedir. Bunların deli
saçması tasfiyeci görüşlerine de önceden değindik zaten.
Yeri gelmişken bu tasfiyeci hainlerin saflarımızda bir dönem
bulunmasından ötürü Aydınlıkçılar'ın bize saldırılarından söz etmek gerek.
Zamanın Aydınlık'ı 1973'deki taslak olarak hazırlanan TİKKO'nun Ceza
Yasaları'nı iddianameden sıralayıp "Tasfiyecilerin
şefleri buradaki suçların çoğunu yaptılar, ama bu cezalar onlara
uygulanmadı." diyerek devamla ceza yasaları üzerinde boş demagojiler
de yaparak parsa kapmaya çalıştılar.
Bu hainler tarihi eğip bükmekte çok hünerlidirler.
Orada idam cezası olarak geçen olay (yani bu husus) daha bunlar parti içine
girmeden önce gerçekleşmiştir. Parti dışındakilerin parti dışında işledikleri
karşı-devrimci eylemleri kendi iç yasalarımızla yargılayacaksak, en başta İK
yoldaşı "Seni tutuklattırırdım"
diye tehdit eden Doğu Perinçek haini için uygulanmalıdır.
Dahası bu alçaklar,
mideleri bulandıracak düzeyde Adil'in ölüsü üzerinden demagojiler yapacak kadar
alçalmışlardır.
Bu konu bunların en
rezil demagojilerine ortak oluyorsa bunun bir sorumlusu da o dönemin tasfiyeci
Koordinasyon Komitesi'dir. Partinin başına kan emici bir vampir gibi çöreklenip
onu gün be gün sağ bir hatta, Aydınlık'ın oportünist çizgisine yakınlaştıran,
Aydınlık oportünistleriyle ortak durum tahlilleri yapan bu Tasfiyeci klik,
TİİKP'nin eskisi tasfiyecilerden devşirdiklerinin de fitillemesiyle sonraları ya
açıktan Troçkist, ya da Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung düşmanı olan
yarı-Troçkistlerin "geri
kapitalizm" tahlilleriyle partimize de en büyük ihaneti yapıp onu
tasfiye etmeye çalışmıştır. İşte bu tasfiyeci KK, bu unsurları düzgün bir öz
eleştiri bile yapmadan (zira bunlar sözde öz eleştirilerinde partiye de en
haince saldırıları yapıyorlardı) bunları saflarımıza sokup, mesela şeflerini
İstanbul'a kadroların başına bürokrat olarak atamıştı ve ne şaşırtıcı (!) ki bu
baylar Partimiz tasfiyecilerden arındırılırken arındırılan saflarda yer
almıştır.
Şimdi bu örgüt nere, Çaru Mazumdar ve onun HKP (M-L)'si
nere? Birisi nedir, diğeri nedir? Gerçi Aydınlık yazarı Çaru Mazumdar'a zoraki
olan saygısını (siz bunu açıkça saldıramama olarak algılayın) daha '90'larda
HKP (Marksist) gibi sosyal-faşist partilerle ilişki kurup kardeşlik bağları
kurarken çoktan kaldırmıştı. Bir taşla iki kuş: Bir kontra faşist hem kardeşi
sosyal-faşistin propagandasını yapıyor, hem de Proletarya Hareketi'ne, onun
biricik Partisi'ne ve kurucu önderine saldırıyor. Aydınlık yazarı zevkten dört
köşe olmuştur.
Bu meseleye dair son olarak diyeceğimiz şudur: Bu karşı-devrimci
eylem tek bir şeyi kanıtlıyorsa o da sizin karşı-devrimci hezeyanlarınızın
haklılığı değil, MLM Proletarya Hareketi'nin en üst siyasi örgütü olan Proletarya
Partisi'nin tespitlerinin haklılığıdır.
Bir de kimi deli saçmalarını sıralamış Karanlık Çienşang. Ona göre İK yoldaş "Mustafa Suphi'ye revizyonist" demiş, "Mustafa Kemal'e İngiliz işbirlikçisi"
vb. demiş.
Türkiye proletaryasının sadık evladı ve sınanmış önderi Mustafa Suphi yoldaş.
Birincisi, Mustafa Suphi'ye revizyonist deme gibi bir durum
yoktur ve bu en bayağı bir iftiradır. Aksine İbrahim yoldaş şöyle demiştir:[23]
"[Aydınlık'ın
revizyonist tezlerinden bir dizi alıntı yapılıp devamla:]
TKP hakkında, Program
Taslağı'nda söylenen şeyler bunlar. Bu görüşlere birkaç bakımdan katılmıyoruz.
Bir kere Taslakta, TKP
hakkında ileri sürülen görüşler, akıl almaz çelişkilerle doludur. Yuvarlak ve
demagojik ifadeler bir yana bırakılırsa, TKP hakkında söylenen olumlu şeyler,
onun "mükemmel bir komünist hareket" ilân edilmesine yeter de artar
bile. "Leninist bir örgüt" olmak, "Marksizm-Leninizme bağlı
kalmak", "proleter enternasyonalizmine daima bağlı kalmak",
"oportünizm ve Troçkizm gibi ihanet akımlarıyla durmadan mücadele
etmek", son derece mükemmel bir komünist hareketin nitelikleridir.
Fakat, yine Program
Taslağı'na göre, TKP'ni oportünist ve revizyonist bir parti ilân etmemek mümkün
değildir. "Marksizm-Leninizmi yurdumuz şartlarıyla yaratıcı bir şekilde
kaynaştıramamak", "yığınlar içinde kök salmayı başaramamak", otuz
küsur yıllık legal ve illegal faaliyet dönemi boyunca "yığınları silahlı
mücadele yolunda seferber edememek ve halkın silahlı gücünü yaratamamak",
"Leninist örgütlenme esaslarını uygulamamak" ve bütün bunlardan
dolayı da "çökertilmek", su katılmamış bir revizyonist hareketin
nitelikleridir.
Bir parti, bir yandan
revizyonizmin ve oportünizmin bütün hastalıklarıyla sakatlanmış olacak, öte
yandan, bu parti "Marksizm-Leninizme bağlı kalmış" olacak,
"oportünizmle mücadele etmiş" olacak, "Leninist parti"
olmakta devam edecek. Bu, en hafif deyimi ile, Marksizm-Leninizm'in ne
olduğunu, oportünizmin ne olduğunu, Leninist partinin ne olduğunu anlamamaktır.
"Ülke şartlarıyla kaynaşmayan", ondan kopuk bir
"Marksizm-Leninizm"! "Yığınlar içinde kök salmayı
başaramayan", "Leninist örgütlenme esaslarını uygulamayan",
"teori ve pratiği kaynaştıramayan" bir "Leninist parti"!
Çoğu zaman halkın
silahlı mücadelesi için şartların son derece elverişli olduğu otuz küsur yıllık
mücadele döneminde, "yığınları silahlı mücadele için seferber edememek ve
halkın silahlı gücünü yaratamamak", "teori ile pratiği
kaynaştıramamak", "yığınlar içinde kök salamamak",
"Leninist örgütlenme esaslarını uygulamamak", "burjuva
iktidarların ağır baskı ve takibini altedememek" ve
"çökertilmek"; buna rağmen "oportünizmden" azade olmak,
üstelik "oportünizmle durmadan mücadele etmiş" olmak! Bunlar aklın
alacağı şey değildir. Miras hesaplarıyla bu denli vahim çelişkilere düşmek, bir
komünist harekete asla yakışmaz!
TKP hakkında, şahsi
görüşlerim şunlardır: TKP, M. Suphi yoldaşın önderliği altındayken Leninist bir
partiydi. M. Suphi yoldaşın Kemalistler tarafından hunharca katledilmesinden
sonra, partinin önderliği revizyonistlerin eline geçmiştir. Şefik Hüsnü, otuz
yıllık önderliği boyunca, revizyonist bir çizgi izlemiştir. Şefik Hüsnü’nün
önderliğindeki TKP, bir müddet, Türkiye’de devrimi “sosyalist devrim” olarak
tespit etmiş ve bunu da Kemalist iktidardan beklemiştir.
Daha sonra
"sosyalist devrim" şiarından vazgeçmiş, fakat bu kez de aynen
Menşeviklerin mantığıyla, Kemalist iktidarın demokratik devrimin görevlerini
tamamlamasını ve sosyalist devrim için yolu düzlemesini beklemeye koyulmuştur.
TKP, köylülerin devrimci rolünü reddetmiştir. İşçi sınıfı önderliğinde,
köylülere dayanarak demokratik halk devrimini başarmayı ve durmadan sosyalizme
geçmeyi, yani Marksist-Leninist kesintisiz ve aşamalı devrim teorisini
reddetmiştir. Ülkemizin somut gerçeği ile Marksizm-Leninizm'in teorisini
birleştirememiştir.
İşçi-köylü ittifakı
yerine, sürekli olarak burjuvaziyle ittifakı ön plâna çıkarmıştır. Silahlı
mücadele yolunu reddetmiştir. Kemalist iktidara kölece bir bağlılık
göstermiştir. Refik Saydam hükümetini destekleyecek kadar Marksizm-Leninizm'den
uzaklaşmıştır. Kemalist iktidarın, bütün azınlık milliyetlere, özellikle Kürt milletine
uyguladığı amansız milli baskıyı, hatta kitle katliamlarını tasviple
karşılamıştır. Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonraki otuz yıllık dönemde
TKP, bir reform partisi olmaktan ileri gidememiştir. Şefik Hüsnü'nün yazıları,
Marksizm-Leninizm'in alfabesi sayılacak en ilkel gerçekleri bile çiğnemektedir
(Bak: Seçme Yazılar, Ş. Hüsnü, Aydınlık Yayınları).
TKP'nin çökertilmesi,
revizyonist çizgisinin kaçınılmaz sonucudur [bunu daha sonradan Aydınlık
revizyonistleri "TKP devrim yapamadı bu yüzden revizyonisttir
diyorlar" şeklinde tahrif etti –TÖ]. Yakup Demir, Mihri Belli, Hikmet
Kıvılcımlı gibi kaşarlanmış revizyonistlerle Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden
sonra TKP'nin izlediği çizgi arasında hiçbir fark yoktur. Gerek ideoloji ve
politikası itibarıyla, gerekse örgütsel olarak TKP, Y. Demir, M. Belli, H.
Kıvılcımlı revizyonistlerinde devam etmektedir. Yakup Demir kliği, Mustafa
Suphi yoldaşın önderliğindeki TKP'nin çizgisine gerçekten ihanet etmiştir, ama
TKP'nin daha sonraki çizgisini olduğu gibi devam ettirmektedir.
TKP mirasçılığı havada bir iddiadır. Bir komünist hareket, M. Suphi
yoldaşın önderliğindeki TKP'nin mirasçısı olur, TKP saflarındaki militan
işçi-köylü-aydın üyelerin kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları komünizm
davasına derin inancın mirasçısı olur ama, TKP önderliğinin revizyonist
çizgisinin mirasçısı olamaz.
Program Taslağı,
"ne şiş yansın, ne kebap" mantığıyla kaleme alınmıştır."
Yine:[24]
"Şafak
revizyonistleri TKP'nin, M. Belli'ye, H. Kıvılcımlı'ya ve Yakup Demir'e layık
revizyonist geçmişinin mirasçılığını da kimseye bırakmıyor. TKP konusundaki
görüşlerimizi de ayrı bir broşürde ele aldığımız için burada üzerinde
durmuyoruz. Kısaca belirtelim ki, TKP, Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonra,
kesin sağcı ve revizyonist bir çizgi izlemiştir. Partinin önderliğini ele
geçiren Şefik Hüsnü, Kemalistlerden sosyalist devrim yapmalarını bekleyecek
kadar Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmıştır.
Şefik Hüsnü
önderliğindeki TKP, köylülerin devrimci rolünü asla kavramamıştır; işçi-köylü
ittifakını asla kavramamıştır; daima burjuvaziyle ittifak kurmaya çalışmış ve
daima da bunun cezasını çekmiştir, ama bu cezayı işçi sınıfımıza ve yoksul
köylülerimize de çektirmiştir; Şefik Hüsnü önderliğindeki TKP, Kemalist
iktidara sonsuz bir sadakat beslemiştir; silahlı mücadele yolunu reddetmiştir;
önce Kemalist iktidarın tedrici devletleştirmeler yoluyla sosyalizme (!)
varmalarını beklemiş, sonra da hayal kırıklığına uğrayarak Kemalistlerin
sosyalist devrim için şartları olgunlaştırmasını beklemeye koyulmuştur;
Kemalist iktidarın azınlık milliyetlere yönelen zulüm ve baskılarını
alkışlamıştır.
Bu miras, bizim aç
gözlü miras düşkünü bezirgânlara pek yakışıyor. TKP mirasında, kendi
revizyonist tezlerini destekleyecek pek çok şey bulacaklarına eminiz. Fakat,
komünizm davasına gerçekten bağlı bir hareket böyle bir mirası reddeder. Biz
Mustafa Suphi yoldaşın ve onun önderliğindeki TKP’nin mirasçısıyız. Komünizm
davasına, devrimci yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden inançları
ve enerjileri yanlış yollara kanalize edilmiş işçi, köylü ve aydın kadroların, subjektif
olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları "devrim" ve "komünizm"
ateşinin sarsılmaz inancının mirasçılarıyız."
Karanlık Çienşang kendini ortadan ikiye yırtsa da İbrahim yoldaştan Mustafa Suphi'ye revizyonist dediği tek bir satır çıkaramaz, çünkü böyle bir
şey yoktur. Buna karşılık biz, kendi şeflerinin Mustafa Suphi'ye ve onun Bolşevik TKP'sine
nasıl adice saldırdığını ortaya koyabiliriz. İşte, Aydınlık çetesinin şefi
Doğu Perinçek'in, İşçi Partisi 6. Genel Kongresi'nde 28 Mart 2003'de yaptığı
konuşmadan Suphi'ye nasıl saldırdığının bir örneği:[25]
"Tevfik Rüştü
Aras yazıyor. Biz diyor, Komünist Enternasyonal'e üye olmak için, samimi olarak
başvurduk. Hakikaten Atatürk Komünist Enternasyonal'e başvurdu. "Bizi
alın" dedi. O Komintern'deki deneyimsizler,
Atatürk'ün partisini almadılar, gittiler Mustafa Suphi'yi aldılar. Aynı
deneyimsizler Mao Zedung'u "zengin köylü devrimcisi" diyerek
dışladılar, Çin Devrimi'ni baltaladılar, milyonlarca Çin komünistinin ölümüne
yol açtılar. O zaman Komintern'in başında bulunan Troçkiler, Zinovyevler, böyle
yaptılar. Stalin olsaydı o Komintern'in başında [!!!], Lenin olsaydı [!!!!!!!!],
başka türlü olurdu [Haydi ya! –TÖ].
Onların ayakları yere basıyordu. Devrimin Doğu'ya kaydığını görüyorlardı [ne
alakaysa –TÖ].
O zaman dünya
devrimcileri, bir Çin Devrimi'ni ve Komintern'in diğer olumsuz tecrübelerini
yaşamamıştı. Bugüne uzanan tecrübeler ışığında bakarsak meseleye, herhalde o
hataların aşılacağı kesindir. Örneğin
bugünkü akılla olsaydı [Doğru ifade, "M-L Komintern sizin gibi
karşı-devrimci olsaydı" olmalı! –TÖ], Komintern, herhalde Mustafa Suphi'yi
almazdı. Mustafa Suphi, kendi vatanının dışında Bakü'de üç beş savaş esirini
bir araya getirmiş. Öyle Komünist Partisi olmaz [Ama İP gibi olur! –TÖ].
Hikmet Kıvılcımlı da böyle söylerdi [Bozacının
şahidi şıracı! –TÖ]. Vatanın dışında kurulan, başka bir ülkenin güdümünde olan bir Komünist
Partisi olmaz. 6. Genel Kongre bunu ders olarak kaydedecektir."
Birincisi, bugün en
aptal insan bile Mustafa Kemal'in bu sarı TKF'yi "komünizm cereyanını paşaların arasında tutmak" (kendi
ifadesi) amacıyla kurdurduğunu bilir. Dahası Ankara'nın azılı komünistlerinin
(!) "Bolşevikliğin bizim
memleketimizde olamayacağı, zaten Bolşevikliğin bile Marksizm'den ayrılarak
ancak devrim yapabildiğini, bizim milli bir komünizm savunmamız gerektiği"
gibi azılı gerici tezleri ürettiğini, "biz
dine ve milliyetçiliğe hürmetkarız" diyerek "kim bizim komünizm getirmemizi, komünizmin memleketimizde
tutabileceğini bekleyebilir" minvalli yazılarla açıkça safını belli
eden bu gericilerin karakterini bilen Komintern mi onları "Zinovyev olmasa" kabul edecekti? Komintern'e kabulün 21
Koşulu nedir, süs müdür? Haydi siz aptalsınız diyelim (ki değilsiniz, bilinçli
hainlersiniz), bu tezleri üreten Lenin de mi aptal?
İkincisi "ülke
dışında, başka ülke güdümünde" dediği partinin Kongresi'ne Türkiye'nin birçok yerinden komünist hücrelerin ve
teşkilatların delegeleri katılmıştır ve delegelerin çoğunluğu Türkiye'dendir.
Bu mudur savaş esirlerinin kongresi? Kaldı ki "başka bir ülkenin güdümü" deyip itibarsızlaştırdığı sosyalist ana vatandır. Ve yine işin komik
tarafı bunu diyen bütün siyasetlerini Çin sosyal-emperyalizminin çıkarlarına
göre yönlendiren Aydınlık tekkesinin şefidir. Güler misiniz, ağlar mısınız?!
Üçüncüsü, Doğu Perinçek acaba Komintern'i (Dünya Devrim Partisi'ni) ne
zannediyor? Bir Komintern üyesi parti
zaten bir üst partinin (yani Komintern'in) o ülkeye dair seksiyonudur. Bu seksiyon yeri gelince
feshedilebilir, merkezi lağvedilip tekrar örgütlenmekle görevlendirilebilir,
başka gruplarla parti düzeyinde birleşme ve tam olarak bir seksiyon olma gibi
talimatlar verilebilir (bütün bunların doğruluğu veya yanlışlığı o duruma özgü
hangi amaçla ve politikayla yapıldığıdır, yoksa ilkesel olarak hatalı
değildir). Doğu Perinçek gibi şovenist birisinin bu durumu anlayamaması
normaldir.
Mustafa Kemal İngiliz işbirlikçisidir meselesine gelince,
bir Marksist için isimler (biçim) değil sınıfsal köken ve bağlar (öz)
geçerlidir.
Aydınlık sağcıları daha 1970'lerin başında milli burjuvazi dedikleri
Kemalistlerin 1930'larda "çoktan
emperyalizmle birleşmiş olduğunu" söylüyordu.
Bizler ise Kemalistlerin milli burjuvazinin değil, Osmanlı'da egemen
İttihatçı komprador klikten gelmekle birlikte ondan kimi noktalarda (bunlar
kendi çıkarlarıdır) ayrışan farklı bir Türk-Müslüman (Sünni) komprador kliğin
temsilcisi olduğunu, bir de onlardan başka eski düzenden kalan başka bir komprador
kliğin (ve onun farklı biçimler alan devamcılarının) var olduğunu belirtip,
Kemalist kliğin başta Alman emperyalizmine olmak üzere emperyalistlere ve
kapitalist kampa dayanan bir klik olduğunu söyledik. Alman emperyalizmine
bağımlılık (önceden baskın olan İngiliz-Fransız emperyalistleriydi, nitekim
emperyalistlerin kumpanyanlarının çıkarları için Kemalistler işçileri kurşunlamakta
beis görmemişlerdir) faşist bloğun tırmanmasıyla birlikte, özellikle 1930'larda
egemen hale gelmiştir.
Kemalist iktidarın basını Naziler'i överken, faşist
İtalya'ya selam uçururken, Japon militaristlerini "Japon kapitalistlerinin karşısında" terakkici ilan
ederken (bunların hepsi devletin resmi organı haline gelen Cumhuriyet
gazetesinde sayısız örneklerle bulunabilir şeylerdir) bir sebebi vardı
herhalde. Yoksa öyle arada bir, onda da kısık sesle "Saraçoğlu faşistti" "Milli şef faşistti" (ki bu
ikinci tespitlerini artık kesin olarak dillendirmekten caydılar) demekle
açıklanmaz bu.
Kemalizm, komprador
patronların ve feodal toprak ağalarının devleti faşist diktatörlüğün kurucu ve
temel ideolojisidir. Durum bu olunca bu tablo açığa çıkmaktadır:[26]
"Önce faşizmin ülkemizde sınıf
muhtevası yanlış tespit edilmiştir. Faşizm, herhangi bir emperyalist ülkede
olduğu gibi tekelci burjuvazinin diktatörlüğü değildir; Türkiye'de ve Türkiye
gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, komprador büyük burjuvazinin
ve toprak ağalarının diktatörlüğüdür."
Biz son olarak İK yoldaşın şu özetini görüşlerimizin en
genel ifadesi olduğundan buraya alalım:[27]
"Özetleyelim
1. Türkiye'de Kurtuluş
Savaşı'nın sonundan başlayarak komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları
iktidara egemendir. Fakat komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iki büyük
siyasi kliğe ayrılmıştır. İktidara ve devlet mekanizmasına egemen olan klik,
önce İngiliz-Fransız emperyalizminin, 1935'lerden itibaren de Alman
emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar,
genel olarak orta burjuvazi de bu kliğin safında yer almıştır.
2. İkinci Emperyalist
Dünya Savaşı yıllarında Alman işbirlikçisi egemen klik, koyu bir faşizm
uygulamasına ve vurgunculuk politikasına girişmiştir. Bu klik, içerde işçi
sınıfı dâhil bütün demokratik güçlere, dışarda da SSCB'ye ve
İngiliz-Fransız-Amerikan blokuna karşı Alman faşizminin safında yer almıştır.
Fakat dünyadaki güçler dengesi ve SSCB'nin varlığı, bunların Alman
faşistlerinin safında savaşa katılmasına engel olmuştur.
3. Öte yandan da daha
sonra DP ve MP içinde örgütlenen, komprador büyük burjuvazinin ve toprak
ağalarının muhalif kliği, bunun peşinde de, o zamana kadar CHP saflarında tali
bir unsur olarak yer alan reformcu orta burjuvazi ve diğer demokratik unsurlar
yer almıştır. TKP de bu kliğin kuyruğuna takılmıştır. Bunlar, dünya çapında
Amerikan-İngiliz- Fransız blokuyla ve SSCB ile ittifak kurmuşlardır.
İkinci Dünya Savaşı,
Alman faşistlerinin ve müttefiklerinin yenilgisiyle bitince, Türkiye'de bu blok
güçlenmiştir. Fakat savaş sona erer ermez, ABD emperyalizminin desteğiyle ve
CHP'nin Almancı faşist diktatörlüğüne halkın ve demokratik güçlerin duyduğu
nefret ustalıkla kullanılarak 1950'de DP iktidara getirilmiştir.
4. Böylece Alman
emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının
yerini, ABD emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak
ağalarının iktidarı almıştır. Söz konusu olan şey, "savaş sırasında
vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi"nin "uluslararası sermayenin
kanatları arasına iyice girmesi" değil, Alman emperyalizminin
"kanatları"nın yerini, ABD emperyalistlerinin
"kanatları"nın alması, Alman uşağı gericilerin yerini de ABD uşağı
gericilerin almasıdır.
5. Proletaryanın ve küçük
burjuvazinin muhalefetini kendi bendinde boğan kararsız orta burjuvazi, bu
muhalefeti bir müddet DP'nin kuyruğuna taktıktan sonra, DP'nin faşizan
uygulamaları karşısında, tekrar muhalefetteki CHP katarına katılmıştır.
Proletarya önderliğinde, bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yaratılamamış
olması, işçi sınıfının, emekçi halkın ve demokratik unsurların muhalefetinin,
komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliklerinin bazen birini, bazen
diğerini iktidara getirmeye yarayan bir kaldıraç gibi kullanılmasına yol
açmıştır.
6. Muhalefetteyken
"demokrasi" havarisi kesilen komprador büyük burjuvazi ve toprak
ağası klikleri, iktidara geçtikleri zaman, en azılı halk düşmanı
kesilmişlerdir.
İkinci Dünya Savaşı
yıllarında ve savaş sonrasında ülkemizin gerçekleri kısaca bunlardır. (Bak:
TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, Madde 8-10-17'nin eleştirisi)"
Diğer biçimsel hatalara gelince:
- Kemalist Devrim 1974'te değil 1977'de kitap
olarak basılmıştır. Daha önceden Halkın Sesi dergisinin 20., 22., 23., 25.,
26., 27., 29., 31. ve 32. sayılarında tefrika edilmiştir. Bu kitap 1992'de
Kaynak Yayınları tarafından tekrar basılırken de koskoca bir bölümü çıkarılmış, kalanları
da sansürlenmiştir. Her bir Kaynak baskısında budanıp Kemalist sağcı tezlerle
doldurulmuş, sonra Kemalist hezeyanlarla doldurulmuş olarak en son birkaç
kitaplık bir diziye dönüştürülmüştür. Bugün bu kitabı Kaynak'tan alan bir kişi "Aydınlıkçılar'ın bu hatalı görüşlere
karşı geliştirdiği görüşleri" değil, budanmış görüşleri okuyacaktır.
Aydınlıkçılar da böyle insanlardır işte.
- Kaypakkaya Mayıs-Haziran 1972'de değil, Mart
1971'de size ilk defa (merkeze dönük tabana kapalı olmak üzere) muhalefet
yapmış, bundan sonra Şubat 1972 DABK Kararı ile birlikte açıktan muhalefete
başlamıştır (öncesinde kapalıydı). Zaten bu şekilde TİİKP, MLM Muhalefet'in
tezlerinden aşırmalar dolu olan Şubat 1972 Genelgesi'ni parse kapmak için
yayınladı. 26 Mart 1972'de TİİKP'den istifa etmişti, Nisan 1972'nin başları
boyunca ilk üç üyeyi ve taraftarları haberdar edip 24 Nisan 1972'de TKP
(M-L)'yi kurmuştur.
Son olarak şuna değineceğiz: Solculuktan etkilenmek safsatasına
gelirsek, bu tamamen Aydınlıkçılar'ın kendilerinin çalıp kendilerinin
oynadıkları bir türküdür. Solcu pratik demek, sol sapma maceracı pratikleri
uygulamak demektir (ve bu da kaçınılmaz olarak yenilgiye ve sağ tasfiyeciliğe
vardırır). Bunun için öncelikle bir sol
pratik olması gerekir. Aydınlık Söke mağaralarında elinde silahla haber
bültenlerini dinleyip not almayı sol pratik sayıyorsa (ki sayıyor, her ne
kadar "12 Mart'ta illegal olmayan
bir örgüt de düşünülemezdi" diye allayıp pullasalar da bu minvalde bir
birçok saçmalık kusmuşlardır, bkz: SvTMA'daki Doğu'nun makalesi, TİKP 2.
Kongresi (!) bilançosu vb.) buna
gülmekten başka verecek bir cevabımız yoktur. Siz sol pratik falan
uygulamadınız, yukarıda çeşitli kereler kanıtladığımız üzere (daha doğrusu,
sizin hayatın içerisinde kanıtladığınız üzere) aksine iflah olmaz
sağcılardınız. İçinizden neredeyse sadece bir kişi sol bir pratik
yapmıştır, o da İsrail elçiliğine bomba atmak için giderken bombası üzerinde
patlayan İsmet Dişbudak'tır (ki onu da varla yok arası unuttunuz, "Filistin kampında İsrail baskınında
ölen" Bora Gözen kadar imaj
yapmıyor demek ki gözünüzde!). Geri
kalanınız ya mağaralara daldınız, ya kendinizle birlikte birçok devrimci
köylüyü yakalattınız, ya da "hücre"
diye küçük-burjuva kökenli feodal ilişkiler üzerinden tanıştığınız arkadaşlarınızın
evlerinde kalırken kendinizle birlikte onları da yakalattınız. Siz busunuz.
Onur sizin için sadece
bir özel isimden öte bir değeri de ifade etsin. Zerrece onurunuz varsa da bu
yazıya atıf vererek tekzip yaparsınız ama biz biliriz ki sizde onun kırıntısı
yoktur.
- KAHROLSUN
KARŞI-DEVRİMCİ FAŞİST KONTRA AYDINLIK NAM KAPKARANLIK ÇETE!
- YAŞASIN MLM
PROLETARYA HAREKETİ, ONUN PARTİSİ TKP-ML VE ONUN KURUCU ÖNDERİ İBRAHİM
KAYPAKKAYA!
- YAŞASIN
MARKSİZM-LENİNİZM-MAOİZM!
- KAHROLSUN
REVİZYONİZM, MODERN-REVİZYONİZM, HER TÜRDEN SOL VE SAĞ OPORTÜNİZM, TASFİYECİLİK
VE KOMPLOCULUK!
Bir Partizan okuru
- Kaynaklar:
[1]
"… Kaypakkaya platformu da, Mao çizgisinin ve 1949 Çin Devrimi'nin Türkiye monte edilmiş kötü bir kopyası, bunun Çaru Mazumdarcılıkla koyulaştırılmış yerli bir versiyonudur." "Sosyoekonomik yapı "çözümlemesi" açısından PDA'nın bile gerisine düştüğü, hatta bu alanda Türkiye solunun tarihinde en geriyi temsil ettiği rahatlıkla söylenebilir." bkz: "Birlik Üzerine – Oportünist Bir Seçeneğe Karşı". Devrimci Proletarya Yayınları.;
"... 1971'de henüz PDA-TİİKP çevresinden örgütsel olarak kopmamış olan TKP (M-L) çekirdeğinin temel görüşlerinin biçimlenmesinde, İbrahim Kaypakkaya’nın PDA-TİİKP kanalıyla Maoizmin daha ‘sol’, yani Naksalit versiyonuyla yüzyüze gelmesinin son derece önemli, hatta belki de belirleyici bir rolünün olduğunu söyleyebiliriz. Bu satırların yazarı, Kaypakkaya’nın tam da bu dönemde HKP (M-L)’nin görüşleriyle karşılaşmasının O’nu; Kemalizm ve Kurtuluş Savaşı değerlendirmesi, köylülüğün rolü, revizyonist akımlara yaklaşım gibi konularda daha ‘sol’ bir konuma ittiğine, ona dogmatik bir aşı yaptığına tanık olmuştur." "Bir İbrahim Kaypakkaya Değerlendirmesi". Altınoğlu, Garbis. Teori ve Politika. 2006. Sayı: 41 (71 DEVRİMCİLİĞİ ve İBRAHİM KAYPAKKAYA - 1). (Not: İroniye bakın hele!)
[2] "TASFİYECİLERİN ALDATTIĞI DEVRİMCİLER! TROÇKİST FİKİRLERLE MÜCADELE EDİN | Hindistan Marksist-Leninist Komünist Partisi yöneticilerinin bir kısmının bütün parti kademelerine ve partili yoldaşlara açık mektubundan parçalar". Halkın Sesi. 21 Ekim 1975. Sayı: 28. Sayfa: 8.
[4] "Proleter devrimcilerin TİP 4. Kongresine Karar Tasarısı – TİP 4. Kongresinin işçilere, köylülere, bütün halkımıza bildirisi". Proleter Devrimci Aydınlık. Aralık 1970. Sayı: 26. Sayfa: 96 [16].; not: abç.
[5] "TİİKP Program Taslağı Eleştirisi" (Ocak 1972). Kaypakkaya, İbrahim. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfa: 305.
[6] "Çin Komünist Partisi Dokuzuncu Millî Kongresine Rapor (1 Nisan 1969'da okunmuş, 14 Nisan 1969'da kabul edilmiştir)". Lin, Biao. Proleter Devrimci Aydınlık Yayınları (No: 9). 1. Baskı, Aralık 1970. Sayfalar: 47-48.; not: abç.
[7] "Aydınlık Dergisine Cevap – Revizyonizm Yıkılacak Marksizm-Leninizm Er Geç Zafere Ulaşacaktır". Günçiner, Ertan. Çiçek, Hikmet. Çubukçu, Aydın. Halkın Kurtuluşu Yayınları. 1. Baskı, 1977. Sayfalar: 16-18.
[8] "Aydınlık Dergisinin Devrimci Harekete Yönelttiği İftiralara Cevap". Le-Ya Yayınevi [Belgesel Yayınlar Dizisi – No: 1.]. 2. Baskı [Le-Ya'da 1.], 1978. İstanbul. Sayfalar: 21-22.; not: yazım ve imla hataları orijinaldeki haliyle alınmıştır
[9] "Aydınlık'tan Kaçanlar". Aytav, Erkam Tufan. Ufuk Yayınları. 1. Baskı, 2013. Sayfalar: Cengiz Çandar bölümü 16-18 [Kobo dijital e-kitap versiyonu].
[10] "Türkiye Gerçekleri ve Terörizm – Beyaz Kitap". "Başbakanlığın emri ile bakanlıklararası bir kurul tarafından hazırlanmıştır". 1. Baskı, 1973. Ankara. Sayfalar: 104-105 [104].; not: abç.
[11] "Kutsiye Bozoklar İle Söyleşi". Yeni Demokrasi. Haziran 1989. Yıl: 3. Sayı: 22. Sayfalar: 35-36.
[12] "Bir Köylük Bölgeden Yönetici Yoldaşlara Mektup" (7 Aralık 1972). İsmail [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfa: 305.; not: abç.
[13] aktaran: "Kutsiye Bozoklar: Kelepçeye İnat Hayat". Erdoğdu Çelik, Mukaddes. Ceylan Yayınları. 1. Baskı, Kasım 2014. İstanbul. Sayfa: 51.
[14] "Şafak revizyonizmi ile aramızdaki ayrılıkların kökeni ve gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi" (Haziran 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 449-451.
[15] "İbo – İbrahim Kaypakkaya". Feyizoğlu, Turhan. Ozan Yayıncılık / Altınçağ Yayımcılık. 1. Baskı, Nisan 2000. Sayfa: 170.
[16] "12 Mart Belgeleri: Sabotajlar ve Sandık Cinayeti (İddianame)". Boğaziçi Yayınları. 1. Baskı, 1973. Sayfalar: 196-197.
[18] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek / MİT'in Cinayetinin Hararetli Savunucusu". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[19] "Garbis Altınoğlu'nun Açıklaması". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.
[20] "Oğlumu zehirleyip öldürdüler". Milliyet. 15 Nisan 1973. Sayfalar: 1, 9.
[21] "Halkın Sesi İftira ve Yalanla Komploculuğunu ve Sınıf İşbirliğini Gizleyemeyecektir". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.
[23] "TİİKP Program Taslağı Eleştirisi" (Ocak 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 316-318.; not: abç.
[24] "Şafak revizyonizmi ile ayrıldığımız başlıca noktalar" (Haziran 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 543-544.; not: abç.
[25] "Türkiye, Asya kapılarını ABD'ye kapatan kilit" (28 Mart 2003). Perinçek, Doğu. Teori. Haziran 2017. Sayı: 329. Sayfa: 22.; not: hepsinin abç.
[26] "Şafak revizyonizmi ile aramızdaki ayrılıkların kökeni ve gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi" (Haziran 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfa: 439.; not: abç.
[27] "Şafak Revizyonizminin, Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri" (Ocak-Ağustos 1972 [Ocak 1972'de yazıldı. Ağustos 1972'de revizyonizmle örgütsel ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı]). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 383-385.
EK 1
Biz bu yazı dizisinde sadece bizi ilgilendiren bir kısmı, 3.
tefrikayı işledik lakin bu yazı dizisinin sonraki kısımları ve hemen hemen aynı
düzeyde olan "yazı dizisine gelen yazılar" da belli bir düzeyde
inceleme konusu olmalıdır.
Orijinal yazı dizisi ve Aydınlıkçılar'ın yazı dizisine dair
sonraki tartışmaları ve üstüne yazılarını buraya koyalım (4 Eylül 2019
itibariyle halen daha gelen yazılar var):
a) Orijinal yazı dizisi:
b) Yorumlar ve devamlar:
- "Hayati Özcan'dan eleştiri: Mihri Belli'nin 'partisiz
devrimcilik tezi' neden eleştirilmedi?". Özcan, Hayati. Aydınlık. 23
Ağustos 2019. URL:
http://www.aydinlik.com.tr/218032
Öncelikle şu kanaatimizi belirtmek gerekir, Hüseyin
Karanlık, Ali Karşılayan vb.'leri aslında bu yazı dizisini yazarken Bilinmeyen Sol (bu yazı dizisi 1979'da
yapıldı ve yapıldığı sıralarda daha yarısına gelmeden Sıkıyönetim yasak
getirdi, peki Aydınlık ne yaptı dersiniz? Bir açıklama yayınlayıp bu açıklamada bu yazı dizisi sıkıyönetim
makamlarına ve halka hizmet ediyor şeklinde yazıp, mahkemeye
başvuracaklarını vb.'ni duyurdular, yani sıkıyönetimcilere "bakın biz size
ihbar yapıyoruz, siz bunlardan iddianamelerinizi doldurursunuz" mesajları
veriyorlardı; devrimci yapıların isimlerinin ve görüşlerinin [çarpıtma olsa
bile] az çok halka daha kolay ulaşması işlerine gelmedi demek ki), 1980'de
hazırladıkları 12 Mart yazı dizileri (dizileri diyoruz, çünkü 12 Mart'ın belli
başlı konularında ayrı ayrı yazı dizileri yazdılar) vb.'ni kopya etmeye
çalışmış ama gerek düzey, gerek verilen bilgi, gerekse belge bakımından
çoraklık bu yazı dizisinin sınıfta kaldığını gösteriyor. Aydınlık yazarlarına tavsiyemiz, bir
daha yazı dizilerini bu kadar ucuz yapmasınlar. Okurken biz acı çekiyoruz. Ama
neden böyle olduğunu da anlayabiliyoruz, ona da sonradan değineceğiz.
a) Aydınlıkçılar kendileri çalıp kendileri oynamaya devam
ederken Murat İnce görece daha kayda değer bir giriş yaptı. O yazıdaki kimi
teknik hataları bildiriyordu bildirmesine ama Aydınlıkçılık'tan gelen çarpıtma,
boş iddia ve lafazanlık vb. nitelikleri o da pek ala taşıdığından, yazınına da
bu izler yansıyordu. Bunlara kısaca bir değinmek gerek. Yazar şöyle diyor:
"İlginçtir, bugün
TKP (M-L)'nin ilk kurucularından hayatta olanların hiçbiri sayısız defa bölünen
TKP (M-L) çevrelerinden birinde yer almıyor."
Şimdi biz burada bu kişilerle TKP (M-L) tarihini konuşmak
istemeyiz, zira bunlar iflah olmaz oportünistlerdir ve bu boşa bir çaba olur. Lakin kimi iddiaları da
cevapsız bırakınca, inatla ve inatla aynı şeyi ne kadar aptalca olursa olsun
dillendiriyorlar.
Öncelikle yazara şunu sormak gerek: Şahin Alpay nerede? Oral
Çalışlar? Halil Berktay? Gün Zileli? Cengiz Çandar? Bu liste uzar da gider,
mesele şu: TKP (M-L) zaten bir kere kaç kişiyle kurulmuştur? Yaklaşık 15 kadro (bunların
7'si zaten yönetici mekanizmada [onların da inisiyatif düzeyleri kendi
aralarında değişiyor] kişilerdir ve bu 7'liden 2 kişi de Daimi Komite üyesidir
[İK ve MO]), 20'ye yakın aktif sempatizan ve davaya dahil olunan şu ya da bu
alanda örgütle teması kurulmuş, kayda değer yaklaşık 40 kişi, toplam sanık
sayısı da 137'dir. Davaya dahil edilmeyen, deşifre olmamış aktif maksimum 10
taraftar falan daha ekleyelim haydi (onlar da çoğunlukla bozgun döneminde kalan
örgütlü sempatizan kadrolarca örgütlenen taraftarlar).
Dediğimiz gibi yaklaşık 40 aktif-örgütlü üye ve sempatizan
var, 3'ü ilk üyeler (İbrahim Kaypakkaya [KK Sekreteri], Ali Taşyapan [KK
Üyesi], Ali Mercan [KK Üyesi]), daha sonradan Muzaffer de dahil oluyor (KK
Daimi Komite Üyesi). Sonra Arslan Kılıç (KK Üyesi, TİİKP İGB kökenli),
Almanyalı Kadir (Mehmet, KK Üyesi) ve en son da Cem Somel katılıyor. Yönetici
organ bu kadar, 7 kişi. Öncelikle belirtmeliyiz ki yazar bunları karışık sıralayıp ardından "TKP
(M-L) kurucuları bugün örgütte değil" diyerek bilinçli veya bilinçsiz olarak
yönetici organı kurucu olarak lanse ediyorlar. Bu doğru değildir, yönetici
organda örgüte daha sonradan katılıp da yönetici organa katılan, veya başka bir
yönetici organ üyesinden daha önceden örgütte olmasına rağmen daha sonradan bu
organa alınan kişiler de var. Burada ya bilinçli ya da bilinçsiz bir çarpıtma
oluşuyor.
Muzaffer Oruçoğlu henüz daha TKP (M-L) üyesiyken Mamak Cezaevi'nde kaldığı koğuşun maltasında, 1977.
Arslan Kılıç 1973'de yakalandıktan sonra.
Ali Taşyapan
İkinci olarak, "İlginçtir,
bugün TKP (M-L)'nin ilk kurucularından hayatta olanların hiçbiri sayısız defa
bölünen TKP (M-L) çevrelerinden birinde yer almıyor." deniliyor. Çevre
çok geniş bir tabir, haydi (yine hatalı olmasına rağmen) kanat dese anlarız,
ama çevre diyor. Başta Muzaffer olmak üzere eski yönetici organdan veya '72-3
dönemi üyelerinden bu "çevrelerde"
en azından yakınlarında dolaşan kişiler var. Dahası, bugün bu örgüt ayakta
olmadığından bir faktör unutuluyor: Zaten '74 reorganizasyonu döneminde
KK üyeleri içerideki iki kişi hariç TKP/ML Hareketi'nde yer aldı. Biz bu
adamlarla daha yolumuzu 1976'da ayırmışız, fikirlerimiz farklılaşmış (onlara
göre belki çıkış temeli esasen inkar değil geliştirme olsa bile [ki inkardı]);
biz bunları niye yanımızda tutmak için çaba gösterelim? Bu feodal bir algıdır.
Örgüt, kadroları ne olursa olsun elinde tutmak gibi liberalce bir tavır
takınmaz. Zamanla görüş ayrılıkları oluşabilir, ya da örgütten başka sebeplerle
kopabilirler; bu onların bu örgütte bir dönem bulunmasını haksız kılmaz.
Buradaki ima şu: "Görüşler o kadar
yanlış ki ilk kurucuları da anladı çıktı gitti", peki Doğu Perinçek
dünkü görüşlerini bugün de savunuyor mu? Yoksa o eskiden beri Partili olan Kürt
köylülerine (gönül bağları kopamadığından hareketten de kopamayan bu üyelere)
dalga geçercesine "Biz serhildanlar
yaptık yine yaparız" deyip de komik bir duruma düşmüyor mu? Doğu
Perinçek görüşlerini değiştirdikçe elindeki tekkesinin de görüşlerini
değiştiriyor. TİİKP Kongresi'nin (1977) nasıl bir rezillik gösterisi olduğunu
bilmiyor muyuz? Delegeleri nasıl kukla gibi seçtirdiğinizi (bunu İbrahim daha
1972'de "Parti içinde kal kongrede
yüzleşirsin" diyenlere karşı "Bize
hayat hakkı tanımıyorlar, kaldı ki kongre delegeleri hep Doğu'nun
çömezleri" diyerek çok önceden görmüştü), sizinle çelişen sadece bir
delegeye karşı (kadere bakın ki, o da DABK'den) nasıl baskı uyguladığınızı?
Örgüt içinde nasıl demokrasiden yoksun olduğunuzu? Doğu değiştikçe örgütünü de
kendisiyle değiştirdi, tekkenin Kabe'si değiştikçe müritler de namazlarını kılarken
kıblelerini çevirdi; bu durumu "bugün
hala örgütünün başında duran bir tek Doğu Perinçek" diyerek övgü
dizilebilir yapabileceğinizi mi zannediyorsunuz? Bu bir utanç kaynağıdır.
Lakin yine de bu kurucular meselesine değinmek gerek.
- Almanyalı Kadir yurt dışına gitti bıraktı, zaten teorik yönü dışında örgütsel mekanizmaya girmesinin başka bir sebebi yoktu.
- Cem Somel o zamanlar tanıdığımız bir yoldaştı. Poliste çözüldü, cezaevi sürecinde koptu ve burjuva yaşantısına geri döndü. Şimdi İslam'la burjuva sosyalizminin sol-liberal bir ekonomi modeli temelinde tek potada eritmeye çalışıyor. Biz bu tür bir üyeyi niye isteyelim? Siz Cengiz Çandar'ı geri ister misiniz? "Sahte parti üyelerini üstüne para verseler istemeyiz. Partimiz, devrimci işçi sınıfının Partisi, üyelerinin sayısını arttırmaya değil, üyelerinin niteliğini geliştirmeye ve kendisini "çıkarcılardan" arındırmaya çalışan biricik iktidar partisidir." (Lenin) Bizim (sizin aksinize) imaj için efsunlu "eski önderlere" ihtiyacımız yok. Bizim en büyük "imaj" kaynağımız dünya komünist hareketinde saygıyla hak ettiği yeri almış olan Partimiz'dir, "eski önderler" değil.
- Ali Mercan ÜDT'ci bir karşı-devrimci olup çıktı ve feodal sebeplerle de ayrılığını tetikleyip TKP/ML Hareketi'nden ayrılıp Aydınlık'a geçti. Aydınlık'a geçince de kin ve nefret kusan, Aydınlıkçılar'ın gözüne girmek için önüne koydukları şeyleri yazıp doldurup imzasını attı ve adice yalan deme pahasına en rezil hakaretleri geçmişine savurdu (utanç kaynağı öz eleştirisinden bahsediyoruz, yine ironiktir ki 1993'de "devrimcilerin birliği" üzerine TKP/M-L'ye mavi boncuklar saçıyordu). "Sahte parti üyelerini üstüne para verseler istemeyiz."
- Ali Taşyapan'la yollarımızı '76 ayrılığında ayırdık, sonradan kendi örgütü içinde de konumu kendi örgütünce düşürüldü, 1980'de de (kendi tabiriyle) "benden bu kadar" deyip gitti.
- Arslan Kılıç'la uzunca bir süre kaldık. Partimize çok şey katmadı, ama hiçbir faydası olmadı da denemez. 1978 1. Konferansı ile Fahri Üye ilan edilen (yani dışarı çıktığı an otomatik olarak MK üyesidir) 3 kişiden (AK, MO, SY) birisiydi. Arslan, Partimizin o dönem görece en donanımlı üyelerinden birisi olarak mahkemelerde, hapishanelerde TKP (M-L)'nin birliği için en önde olanlardandı. Arslan, 1976 ayrılığında da Parti içindeki Komünistler ile birlikte KK'ye tavır alanlardan oldu. Arslan, 1. MK'deki kimi sağcılara karşı da FÜ'lerin mektuplarının yazımında yer aldı, Parti'yi Hocacılık'tan ideolojik gıdasını alan bir sağcı rüzgara karşı savundu. Elbette ki onun eksiklikleri de vardı. Mesela, belki kendince iyi bir önderlik rolü göstermeye çabalasa da, yeterli olamadı. TKP (M-L) toplu savunmasının yapılmamasının kimi sebeplerinden birisi de Arslan'ın kimi konulardaki yetersizliğidir. Sekterdi, bazı kadrolara karşı kırıcıydı, bazen de Muzaffer'in müdahale etmesi gerekirdi. Ama onun en büyük sorunu belliydi: Karşı-devrimci Üç Dünya Teorisi. O bu teorinin doğru olduğuna ve Mao'nun olduğuna inanıyor ve savunuyordu. Nihayetinde o 1983'de hapisten çıktıktan sonra TKP (M-L) Genel Sekreteri seçildi (Ali Haydar Akgün ve Kazım Çelik arasında çok kısa bir süre [yaklaşık 15 gün kadar]), hatta örgütte ÜDT'ci sağcı bir çizginin etkin olmasına da sebep oldu. Arslan'a taban 2. İbrahim gözüyle bakıyordu, zira sizin gibi bizim içimizde de bu feodal zihniyetten kurtulamamış, kurucuları efsunlu ölümsüz yiğitler sananlar vardı. Oysa tam tersi oldu, yapılan merkezi bir operasyon sonrası teslim oldu. TKP (M-L) genel sekreteri olduğu biliniyordu ama kendi memleketinde yargılanıp beraat etti (ki 2'sinin işkencede öldürüldüğü, 2'sinin çatışmada katledildiği, kalanlarının zaten kimi dönemlerde vur emriyle arandığını hatırlarsak TKP (M-L) genel sekreterlerinin en şanslısı olduğu söylenebilir), sonrasında da kapağı Aydınlık'a attı. Bu onun için savunduğu görüşler dolayısıyla kaçınılmazdı. Arslan'ın bir zamanlar saflarımızda yaptıkları, örgüte kattıkları bu yapının bir nebze bile gelişmesine fayda sağlamışsa, o bizimdir. Kişiler değil, emek yapıyı yükseltir. Arslan'ın bugün olduğu yer, dün olduğu yeri haksız kılmaz.
- Muzaffer de aynı şekilde uzunca bir süre Partimizin en azından değerli kabul edilen bir ismiydi. Fahri Üyeler sürecinde partiyi korudu. Zindanlarda, 12 Eylül'de hiç yoktan TKP (M-L)'li oluşuna zeval getirmedi. Dışarı çıktığında da örgüt içinde yer aldı bir süre, lakin o dönem Komüncüler bizden koptuğu için (bunların arka planda veya açıktan 2. MK'ciler teşvik ve önderlikle var etmiştir) Muzaffer iki akım arasında kaldı (örgütsel olarak Parti içindeydi). Dalgalanmalar, zaman içerisinde içeride gelişen fikirleri, yeni örgütsel yapıyla o kadar uzun bir yabancılık süreci sonrası uyuşamama onu Parti'den kopardı. Daha sonradan anarşizan görüşler geliştirdi, lakin TKP (M-L) geleneği ile bağını kesip de atmadı. Şunu da belirtmek gerekir ki, Muzaffer kimi konularda TKP (M-L) içinde hep daha uzlaşmacı bir çizgideydi, bu Muzaffer'in o dönem için de bir eksiğidir. Ama yine o munis imajının aksine askeri meselelerde konumunu iyi şekilde yerleştirebilen birisiydi. Arslan için dediklerimiz Muzaffer için de geçerlidir, onun kattıkları Partinin değeridir, bugünkü konumu dünkü konumuna zeval getirmez.
- İbrahim Kaypakkaya, TKP (M-L)'nin kurucusu ve kuramcısı. İlk gerilla eylemlerinin örgütlenmesinde ve icra edilmesinde yer alan, "masa başı" örgüt başı yöneticisi değil, halk savaşçısı. Partinin atan kalbi, usta bir örgütçü, geçtiği yerlerde iz bırakan ve izleri bugün de silinmeyen, silinmeyecek olan yiğit komünist. İbrahim'i yazmak buranın konusu değildir, o inandığı görüşler için can bedeli bir mücadele verdi. Söz deyip iş etmeyenlerden, iş edip söz edemeyenlerden olmadı, teoriyi pratiğin tavında döve döve çelikleştirdi. İnandığı görüşleri işkencede, zindanda her daim savundu. Zindanlarda sadece kendisine değil, bütün komünist ve devrimcilere sağlığında da, ölümünde de bizzat moral ve ışık olan komünist onurun bayraktarlığını yaptı. Ve inandığı görüşler uğruna, 17 Mayıs'ı 18 Mayıs'a bağlayan 1973'ün karanlık bir gecesinde bir duvar dibinde kurşuna dizildi. İşte gerçek Parti üyesi oydu, Partinin kazandığı ve elinde tuttuğu, partisine layık olmaya çabalayan üye oydu. Bayımız istediği kadar şu koptu bu koptu desin, bu örgütün beyni ve atan kalbi oydu ve O, kurduğu örgütünün komünist onurunu yere düşürmedi. İşkencede ve zindanda bayraklaşıp destan oldu.
Acar yazar yazıyor:
"1970
sonrası onlarca sol grup oluşmuştu. Bu sol grupları kuranların bütününe yakını
mücadele dışı kaldı. Aslında solun sahte sola evirilmesinde bu kurucuların
belirleyici rolü var. Sözde liderler örgütlerini ya terk etmiş ya da
atılmıştır."
Peki, bayımız bu ordusuz generallerin nerelere gittiğini
söylüyor mu? Biz ekleyelim: Kuruçeşmeciler, Sol Birlik'çiler, SP kuruluş
toplantıları! Bayımız Aydınlık'ın bir yürüyen ölüler mezarlığı olduğunu
unutuyor. Bu saydığı kaçan, kavgayı bırakanların yarısı örgütlerini terk edip
köşesine çekilmişse, diğer yarısı da sizin gibi "solu birleştireceğiz" iddialarıyla ortaya çıkanların
tekkelerinde soluğu aldılar. Bunu '74'te TSİP yaptı. "Sol parti kuracaklar" "solu birleştirecekler"; birleşenler bölücüler, yıkıcılar
ve hainler. '80'lerde hızlı birlikçiler yaptılar, bir birleşip bir ayrılıp
yalama yaptılar. O '80'lerde "solun birleşik
partide birliği" teranelerini okuyanlardan birisi Aydınlık değil
miydi? Aydınlık her daim pili bitmişlerin son çatısı olmuştur. Her yere bozuk
fişlerini takmışlardır, ama hiçbir priz çalışmamıştır. Kendilerinin bozuk
olduğunu kabul edemediklerinden hep priz değiştirmişlerdir. Aydınlık işte o son
prizlerdendir. Saflarınızda kaç tane geçmişin artığı gelip geçti? Kaç eskiyi
bir giyimlik daha eskittiniz? Buna cevap ver önce. Süleyman Yeşil'in bırakıp
gidişini anlatıp en sonunda ticarete girdi diye süslerken, Partinizin
nerelerden gelir aldığını anlatsana? Nuri kimi dolandırdı, kimin paralarıyla
bugüne geldi? Çinlilere sermaye kazandırmanızdan sizin kârınız ne? Geçelim bu
teraneleri.
Bir de yazar utanmadan şöyle diyor:
"Londra'yı, Brüksel'i, Berlin'i, Paris'i, Viyana'yı, Hollanda'yı,
İsviçre'yi mesken tutan ve önemli bir kısmı lüks içinde yaşayan…"
Bu o
kadar bayağı bir propaganda ki, devlet kalemşörleri bile yazarken utanıp
sıkılıyorlardır. Bunun bir benzeri de "ülkede
gençleri ölüme gönderiyorlar, kendileri Avrupa'da Mercedes sürüyor"
gerici propagandasıdır. Görülüyor o Mercedes'leri kimin sürdüğü, Interpol'un
aradığı, sizin "altınçağını
yaşıyor" dediğiniz faşist devlet mahkemelerine teslim etmek için can
attığı devrimciler harbiden gününü gün ediyordur. Avrupa'daki solculardan
bahsediyoruz ama haydi bir anlığına kaçkınları da dahil edelim, göçmen
düşmanlığı, yabancı düşmanlığının ayyuka çıktığı, toplumun gerici ideolojilerle
her geçen gün daha da yozlaştığı Avrupa'da Türkiyeliler eminiz ki lüks içinde
günlerini gün ediyorlardır. Zaten Avrupalılar da hep kucak açmış bekliyorlar
aman gelin sizi lüks içinde yaşatalım diye.
Bu demagog bayımıza son olarak diyeceğimiz şudur, kendisi
DHB'nin 1976'da çıktığını iddia edecek veya Garbis'in MLKP kurulmadan önce
koptuğunu iddia edecek kadar unutmuş tarihi (hiç yoktan internete bakıp en
temel meseleleri de hatırlayabilirdi) ama nazar değmeye, kimin nerede
yaşadığını hatırlamakta üzerine yoktur, hemen bir liste koyar okurunun önüne.
Biz bunlara niye Avrupa'dalar demeyeceğiz, Ömer Özerturgut, Yıldırım Dağyeli
niye Avrupada'daydı diye bizim yazardan hesap sormadığımız gibi; ama şuna
değinmeden de geçmeyeceğiz: Görülüyor ki kim olursa olsun Aydınlıkçılar (ununu
eleyip eleğini asanlar söz konusu olunca bile) "ihbarımı-işaretçiliğimi bir yerden yapayım da yine de yapayım, belki
birileri görür" diye insanları işaret edip hedef olabileceği
olasılığına rağmen bunda bir beis görmeden insanların nerelerde olduğunu kendi
pespaye yayınlarına meze yapmakta beis görmüyorlar. Herhalde bu kişiler aktif olsaydı, dün yaptığınız gibi, krokilerle ifşa ederdiniz.
İyi demagojiler yazmışsın, bilmeyenlerin kafalarını çok
doldurursun ama bunlar da sizin gibi boştur, koftur.
b) Önder Ege diye bir başka süper zeki bayımız daha yorum
gönderiyor. Özetle dedikleri şu: Galiyevcilik "3. Dünya" (!)
devrimlerinde etkili olmuştur (buna Çin Devrimi'ni de dahil ediyor), bizdeki
MDD akımı da bundan etkilenmiştir (nereden etkilendiyse?), Galiyev iyidir.
Birincisi bu yazıları yazan kişi herhalde Partisinin
Galiyev'e dair tutumunu bilmiyor. Mehmet Bedri Gültekin'in Sultan Galiyev Eleştirisi'ni
açıp okumasını kendisine salık veririz.[1] Bari genel çerçevede Partinin çizgisine uygun davranırsın.
Gerçi, Önder Ege de
haklı; partisi ilkesiz ve devrim düşmanı bir akım olduğu için Galiyev konusunda
sürekli birbiriyle çelişen yayınlar yapıyor. Bir eleştiriyor, bir olumluyor.
Bir Galiyev şovenistti diyor, bir de ilk Türkçüler sosyalistti deyip Galiyev'le
falan ilişkilerini kuruyor.
Biz Galiyev'in eleştirisini yapmayacağız, merakı olan
ustalardan zaten bunu okur.[2] Biz Ege'nin bir iki saçmalığına değineceğiz.
Ege diyor ki:
"Sonuç
olarak, Mihri Belli tarafından ortaya konulan MDD tezleri,
Galiyevcilik/Kadroculuk ile Mao Zedung, Georgi Dimitrov ve Doğan Avcıoğlu
görüşlerinin bir tezahürüdür…" "Ayrıca, Mustafa Suphi ve Şevket
Süreyya Aydemir’in de mezunu olduğu, Sultan Galiyev’in dersler verdiği, Doğu
Emekçileri Komünist Üniversitesi, KUTV’nin en aktif bölümlerinden biri de Çinli
öğrencilerin okuduğu “Çin Bölümü” idi. Bu bölüm 1925 yılında üniversiteden
ayrılarak ayrı bir üniversite haline getirilmişti. Devrimin Çin’de yayılması,
Moskova’da eğitim gören Galiyev düşüncesini benimsemiş devrimciler sayesinde
ivme kazanmıştır. Mao Zedung'da tahminen bu öğrencilerden dolayı Galiyev
tezlerinden haberdar olmuştur."
Kaşla göz arasında Ege Mao'yu Galiyevci yapıyor ve sözde
"Maocu" gelenekten gelen Aydınlık da bunu basıyor.
Birincisi, yazar
ne ÇKP içinde iki çizgi mücadelelerine, ne de Mao
Zedung'un fikri yapısının olgunlaşmasına dair bir şey bilmiyor. Kendisine 1971'de ÇKP tarihi üzerine
yazılan makaleyi okumasını öneririz (Aydınlık'ın sahibi olduğu Bora yayınevi
1976'da bunu ÇKP 10. Kongre Raporu'ndan Lin Biao'ya dair bir alıntıyla birlikte
"Çin Komünist Partisi Kısa Tarihi" ismiyle bastı), hiç yoktan ÇKP
tarihine dair az biraz bilgisi olur.
İkincisi, Mao Zedung, -Aydınlıkçılar'ın
sağcılıklarını bahane için kullandıkları tabirle- "ülkesinin gerçeklerine ayakları bastığı için" zaten
Sovyetler'de okuyan öğrencilerden kopup, Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in
görüşlerini geliştirip Çin'e uygulayarak bu devrimi başarabildi; "görüşleri Troçki'ninkine yakın"
Galiyev'den "haberdar"
olarak değil.
O bu yolda bir dönem Stalin'le uygulanacak politikalarda çelişmek
pahasına da olsa, onun da dahil olduğu Marksist ustaların çizgisine bağlı kalarak bunu
başardı.
Bu (ve Aydınlıkçılar'ın bir kısmında var olan bunun gibi) görüşler
neyi göstermektedir? Aydınlık'ın ne kadar pespayeleştiğini ve kadrolarını
Marksizmden kopardığını.
Son olarak, MDD'cilik yeni Galiyevizm'dir diyen kişi o
dönemler kimdi biliyor musun Bay Ege? TKP kaçkını, anti-komünist Aclan Sayılgan![3]
Çeşitli
anti-komünist akımlar "Galiyev
Üçüncü Dünya (!) ulusal hareketlerini etkiledi" gibi bol keseden
sallayarak olmayanı oldurmaya çalışıyor. Galiyev'in yazıları bile Sovyetler
çökünce derlendi (yani '90'larda), ne ara çevrildi ki kaldı etkilemesi?
Türkiye'deki Galiyev üzerine laf kalabalığı yapanların çoğu da, zaten batıdaki
bazı akademisyenlerin (çoğu anti-komünisttir) araştırmalarındaki bazı alıntılara
ve onların sunduğu perspektife dayanıyordu, kim bilecek Galiyev'i?
Gerçek şudur: Mihri Belli'nin MDD tezi esasen demokratik
devrimin Sovyet modern-revizyonistlerinin kapitalist olmayan yol (= darbe) tezi
ile bulamaç edilip, şovenizmle renklendirilip, sağcı özlü solculukla (yani kendi darbe çıkarları için fokoculuğun teşvikiyle) maskelenip son hali
verilmiş bir halidir. Onun kuyrukçu anlayışı, uzun süre sosyalizm kelimesini
bile kullanmaktan alıkoymuştur MDD'cileri. Özü budur, Galiyev falan değil.
c) Yazı dizisinin bitimi ardından bir başka Aydınlıkçı olan
Ali Karşılayan (İzmir'in eski tüfek PDA'cılarından, bir dönem Aydınlık
dergisinde [1974-5 arasındaki haftalık versiyonda] sorumlu yazı işleri
müdürüydü) da yazdı; "Parti önderliğinde halk devrimi". Şöyle diyor:
"1971 yılına
girerken maceracı eğilimler o kadar güçlü bir cereyan haline geldi ki, Proleter
Devrimci Aydınlık (PDA) saflarını bile etkiledi. Garbis Altınoğlu ve İbrahim
Kaypakkaya bu görüşlerin etkisiyle, hem de 15-16 Haziran 1970 büyük işçi
eyleminden sonra, kitlelerin eylemiyle sistemin yıkılamayacağını iddia ettiler,
işçi sınıfı içinde çalışmayı revizyonistlik olarak suçladılar ve derhal silahlı
mücadeleyi başlatmak için kırlara çekilmeyi savundular."
Bu da saçma bir iftira. Aksine İbrahim yoldaş TİİKP
revizyonist merkezine karşı 15-16 Haziran sonrası yavaş yavaş fikirlerini
geliştirmeye başlar.
15-16 Haziran, sadece kahraman işçi sınıfımızın barikatları
yıktığı, devletin zor gücüyle çatışma pahasına hakları için direndiği ve
iktidarla yüz yüze geldiği bir eylem, üst çıta değil; aynı zamanda MLM
Proletarya Hareketi'nin de doğuşunun ateşleyicisi olmuştur. Nitekim Proletarya
Hareketi 15-16 Haziran'ın etkisini 1978'de şöyle değerlendiriyordu:[4]
"15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi,
Kitlelerin En İleri Unsurlarının Bilincinde Nitel Sıçramalar Yaratarak Her
Türlü Burjuva Düşüncesinden Arınmış Bir Marksist-Leninist Hareketin Doğmasının
Yolunu Açtı
15-16 Haziran, birçok
ileri devrimcinin bilincinde nitel sıçramalar yarattı. Onların
Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğiyle, Türkiye devriminin somut pratiğini
birleştirmelerine yardımcı olarak, her türlü orta ve küçük burjuva akımla,
kendi aralarına kalın çizgiler çekmelerine hizmet etti. Özellikle PDA
saflarında iki çizgi: Marksist-Leninist çizgi ile burjuva çizgi arasındaki
mücadelenin şekillenmesini sağladı. İ. Kaypakkaya önderliğindeki
Marksist-Leninist kanat, bu mücadeleden de gereken dersleri çıkarmış ve bunları
hayata geçirmek için kararlı bir biçimde ileri atılmıştır.
İbrahim Kaypakkaya,
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinden çıkardığı tarihi değerdeki dersleri,
doğru ve özlü bir biçimde şöyle ifade ediyordu:
«[…, burada bizim
altta sıraladığımız alıntıdan daha kısa bir versiyonu, sadece altı maddesi
alıntılanıyor –TÖ]» (Bütün Yazılar, S.
219-229, Tufan Yayınları).
Nitekim daha sonra
İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist hareket, devrimimizin bir
dizi meselelerini ortaya koymuş; revizyonizme, «sol» oportünizme, pasifizme,
darbeciliğe, parlementarizme ağır darbeler indirerek, Marksist-Leninist
hareketin ideolojik ve siyasi çizgisini sistemleştirmiştir.
İbrahim Kaypakkaya
önderliğindeki diğer kadrolar, önce PDA içinde Marksist-Leninist kanadı
oluşturmuşlar, Marksist-Leninist çizgiyi PDA'ya hakim kılmak için
çalışmışlardır. Ancak daha sonra PDA içinde Marksist-Leninist kanada hayat
hakkı kalmayınca, cepheden ideolojik-politik savaş açarak PDA'dan örgütsel
ayrılığı da gerçekleştirmişler, halkın
üç silahını inşa etmek için ileriye atılmışlardır. Bu dönem, Türkiye devrim
tarihine altın harflerle kazınan bir dönüm noktası olmuştur. PDA
revizyonistlerinin sahte devrimci çehrelerini en açık biçimde ayrıntılı olarak
açığa çıkaran İ. Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist hareket, yoğun bir
ideolojik, siyasi ve örgütsel faaliyet içine girmiş, ülkemizin sosyo-ekonomik
yapısı, devrimimizin yolu, niteliği, öncü gücü, temel gücü, itici ve yedek
güçleri, hedefleri, halk savaşı, kızıl siyasi iktidarlar, birleşik cephe,
faşizm, devlet, ordu, parlamento, kemalizm, milli mesele vb. gibi bir dizi
temel konulara ilk defa berrak bir şekilde ışık tutmuştur.
İşte Marksist-Leninist
hareket, tüm bu sonuçlara 15-16 Haziran'ın açtığı yoldan yürüyerek
varmıştır!"
Konuya dönersek, İK yoldaşın görüşü şuydu:[5]
"15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, İki
Çizgi Arasındaki Mücadelenin Şekillenmesi ve PDA Revizyonizminin Bir Kere Daha
Kılık Değiştirmesi
İşçi sınıfımızın
kendiliğinden gelme mücadelesi 15-16 Haziran'da doruğuna ulaştı. İşçiler bütün
burjuva ve küçük burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçtiler. 15-16
Haziran Büyük İşçi Direnişi ve arkasından gelen sıkıyönetim, bazı kadroların
bilincinde önemli bir sıçrama yarattı. Bu arkadaşlar, işçi hareketinden ve onu
izleyen zor mücadele günlerinden önemli dersler çıkardılar.
İşçi hareketi, birinci olarak, devrimin şiddete dayanacağını, bunun
zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Aybar-Aren oportünizmine ve bütün
pasifist, parlamentarist görüşlere ağır bir darbe indirdi.
İkinci olarak, işçi
hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu
hâkim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu
gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı.
Süngülerin gölgesine sığınan patronlar, sıkıyönetim makamlarıyla birlikte
yüzlerce işçiyi işten atmışlardı. Yüzlerce devrimci işçi ve aydın, sıkıyönetim
mahkemelerinde yargılandı. Bütün bunlar M. Belli'nin, D. Avcıoğlu'nun ve H.
Kıvılcımlı'nın cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu
tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı.
Üçüncüsü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerçek kahramanın kitleler
olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim
yapmayı hayal eden bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdi.
Dördüncüsü, 15-16
Haziran direnişinin bastırılması, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya
ulaşamayacağını, şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının
kırlık bölgelere çekilmediği takdirde bastırılmaya mahkûm olduğunu gösterdi.
PDA kliğinin belirsiz bir gelecekte, şehirlerde genel ayaklanma ile iktidarı
ele geçirme hayallerine ağır bir darbe indirdi.
Beşincisi, 15-16
Haziran’dan sonra gelen ve üç ay süren sıkıyönetim, en zor şartlarda dahi
mücadeleye devam etmenin ancak gerçekten devrimci bir örgütlenmeyle, kanundışı
bir temel atarak ve çalışmaları bu temel üzerine inşa ederek mümkün
olabileceğini gösterdi. Legaliteye bel bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin,
şiddetlenen sınıf mücadelesi şartlarında halkımıza zarar vermekten başka bir
işe yaramayacağını gösterdi.
Altıncısı, 15-16
Haziran Direnişi, ülkemizde devrimin objektif şartlarının ne kadar
olgunlaştığının somut bir delili oldu.
Büyük işçi direnişine
katılan, sıkıyönetim şartlarında mücadeleyi devam ettiren, kitleler arasında
çalışma pratiği olan bir kısım kadrolar, büyük işçi hareketinden gereken dersi
çıkarttılar. Geçmişte izlenen çizginin sağcı ve teslimiyetçi bir çizgi
olduğunu, revizyonist bir çizgi olduğunu kavradılar. Fakat bu mücadeleyi
uzaktan izleyen, kitleleri tanımayan bir kısım burjuva unsurlar, işçi
hareketinden gereken dersi çıkartamadılar. Hatta yanlış dersler çıkarttılar.
Kolay başarı umuduna kapıldılar. Böylece PDA saflarında yeni bir çelişme doğdu.
Hareketin tepesine
çöreklenmiş olan burjuva unsurlar, geçmiş sağcı çizgiyi tamamen terk ederek
doğru bir çizgide hareketi inşa etmek yerine, bazı konularda ufak-tefek
değişiklikler yaparak suratlarını yeni bir maske ile gizlemeye çalıştılar.
İki çizgi arasındaki
mücadele, önce kendisini geleceğin değerlendirilmesi noktasında ortaya koydu.
Burjuva unsurlar, bir süre sonra sıkıyönetimin kalkacağını ve eski
"demokratik" (!) ortama dönüleceğini ileri sürdüler. Özellikle A. N.
bu görüşün şampiyonluğunu yapıyordu. Marksist-Leninist kadrolar, sıkıyönetim
kalksa bile, faşizan baskıların artmakta devam edeceğini; çünkü, iktisadi ve
siyasi buhranın ortadan kalkmak bir yana, her geçen gün şiddetini daha da
artırdığını, nisbî istikrar dönemleri olsa bile, bunun geçici ve kısa süreli
olacağını savundu.
Revizyonistlerin
tahlillerinin sonucu şuydu: Sıkıyönetimle biraz sarsılan eski sağcı pratik
faaliyeti yeniden restore etmek. Marksist-Leninist kadrolar ise eski faaliyetin
tümüyle ve kökten değiştirilmesi, sıkıyönetimin bizi nisbeten içine ittiği
kanundışı örgütlenme ve mücadele yolunda yürünmesi gerektiği
düşüncesindeydiler.
15-16 Haziran işçi
direnişini takip eden sıkıyönetim günlerinde gerçekten de eski dergicilik
faaliyetini aşan, az çok kendi kuvvetimize dayanan, az çok ihtilalci ve illegal
bir faaliyete girişmiştik; daha doğrusu şartların zorlamasıyla, özellikle
İstanbul’da böyle bir faaliyete itilmiştik. Bu faaliyetin de elbette bir yığın
zaafı, yanlışı, eksiği vardı. Kadrolar seferber edilmemişti. İllegal çalışmada
bir yığın acemilikler yapılıyordu. Örgütlenmede belli bir perspektif yoktu.
Mücadele, toprak devrimi mücadelesine tabi değildi vs...
Ama, bütün bu çok
önemli zaaflara rağmen ilk defa olarak kanundışı bir örgütlenme ve mücadele
yolu tutulmuştu. Bu, her şeye rağmen iyi bir şeydi ve eski yoldan ayrılıp,
bütün zaafları da bilinçli bir çabayla altederek, bu yolda ilerlemek gerekirdi.
Fakat öyle olmadı. Sıkıyönetimin biraz gevşemesiyle birlikte illegal faaliyet
de gevşedi. Gizli çalışan gruplar açığa çıktı. Sonra bunlar İşçi-Köylü büroları
şeklinde iyice meşrulaştı. Bütün kadrolar dergiye döndü ve tam bu sırada
"Sosyalist Kurultay" şiarı atıldı. Bütün itirazlara rağmen, haftalık
derginin yeniden yayınlanması kararı alındı. Oysa, aylık PDA ve onbeş günlük
İşçi-Köylü, bütün kadroları yutuyordu. Yine tam bu sırada, "İşçi-Köylü
çalışma komiteleri kuralım" şiarı atıldı.
Bunlar, elbette
tesadüfî şeyler değildi. Bunlar, burjuva sınıf içgüdüsünün ve burjuva sınıf
tavrının, şartları elverişli görür görmez kendini ortaya koymasıydı. Bu şiarlar
ve kararlar yanlıştı; çünkü bunlarla, gerçekten de, sıkıyönetimle biraz
sarsılan eski çalışmalara yeniden dönülmüştü. Daha uzun müddet "demokratik
ortamın" devam edeceği yanlış varsayımına dayanılıyordu.
Bu varsayım doğru
olsaydı bile, yukardaki şiar ve kararlar yine yanlış olurdu; çünkü, her dönemde
ve her şart altında proletarya kanundışı bir temel atmak, diğer her türlü
örgütlenme ve çalışmayı bunun üzerine bina etmek zorundadır. Silahlı mücadele
şartlarının iyice olgunlaştığı ve buna paralel olarak hâkim sınıfların faşizan
tedbirlerini artırdıkları şartlarda yukarıdaki şiar ve kararlar büsbütün yanlış
olurdu.
(…)"
Devamı da var elbet ya, biz daha fazla dağılmasın diye kısa
tuttuk. Kimin kitleler içinde mücadeleyi, kimin ekonomizmi, pasifizmi ve sağcılığı savunduğu gayet belli oluyor.
d) Ali Karşılayan yine yazıyor, bu sefer "Aydınlıkçılar
ve maceracıların 12 Mart muhtırası farkı" ismiyle. Güya iddiaya göre (bu
iddiayı SvTMA'da ve başka yerlerde de Doğu da dile getiriyor) Aydınlıkçılar
Erim hükumetini desteklememiş, ondan medet ummamış, aksine onun şıp diye faşist
olduğunu kavramış. Bakın hele şuna! Hani bilmesek, görmesek bayımız kandıracak
bizi. Ali bey, bir de bizim bildiğimiz var, izninizle biz de onu aktaralım bakalım
işin aslı neymiş.
Aydınlık o dönem herkesi 8-9 Mart hayalleri kurmakla
suçluyor, ki bir nebze suçladıklarında bu hayaller irili ufaklı vardı (tabii
onların bu durumdan faydalanma düşünceleri de farklıydı), peki ya kendileri?
Aydınlıkçılar o dönem 8-9 Martçı kliğin bir kısmının 12 Martçılara çark etmesi
ve CHP'yi de kullanmaları üzerine şu muazzam tespiti yapıyordu: "Reformcu burjuvazi ağır basmış
gözüküyor." (PDA Sayı: 34. Sayfa: 4.) Gerçekten de fazla ağır bastığı
o dönem belli oluyordu, baksanıza "Alınacak
tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir" (Erim) sözünü ancak
reformcu burjuvazi çok ağır bastığı için Erim kliği dillendirmişti. Bu kadar
ağır basmayın baylar, Aydınlıkçı revizyonistlerimizin de üstüne
çullanacaksınız.
Aydınlıkçı revizyonistlere gün doğmuştu, zira onlar Şubat
1971 genelgesinde bir "reformcu burjuvazi" iktidarıyla ilgili zaten güya ihtilalci
laflarla süsledikleri görünüşte darbeci, özde kuyrukçu tezler üretmişlerdi. "Reformcu burjuvazi iktidarı alınca en
zayıf an olacak"tı, "hemen
harekete geçmek" zorundaydılar. Peki, gerçekte ne oldu? Aydınlıkçılar
diğer bütün oportünistler gibi hemen acele talepler dizdiler ve "ağır basan reformcu burjuvazi"den
bunları yerine getirmelerini istediler. Yanlış okumuyorsunuz, bunları
kapitalist olmayan yol tezini savunan birisi söylemiyordu, güya "Maocu" olan TİİKP/Şafak
revizyonistleri söylüyordu.
İK yoldaş bu burjuva bayları Genel Eleştiri'de rezil rüsva
etti, onların darbeci donundaki kuyrukçu tezlerini teşhir etti. Bu burjuva
baylar ne yaptı dersiniz? Revizyonist tezlerini savundular. Evet, onlar 1975'de
"reform vaatleriyle ortaya çıkan
kliği teşhir etmek için" (güya Erim-Melen kliği toprak reformu
yapacaktı) bu talepleri dizdiklerini söylüyorlardı. Revizyonist bayları
dinleyelim:[6]
"… Troçkistler [TKP
(M-L) –TÖ] bu yanlış eğilimi
benimsiyorlardı. Onlar "burjuva" kelimesiyle "Faşizm"
kelimesini aynılaştıracak kadar ileri gidiyorlardı.[!!!] Böylece kitleleri faşizme karşı mücadeleye
hazırlama görevine yan çizdiler. [!!!, revizyonist bayımız kitleleri
Söke'de radyo dinleyip ucuz Şafak bültenlerini üniversitelerde dağıtarak
hazırlıyordu –TÖ]
(…)
Troçkist tasfiyeciler,
burjuvaziye yarayacağı gerekçesiyle faşizme karşı mücadeleyi adeta reformcu
burjuvaziye terk ediyorlardı [!!!, böyle bir görüşümüzün olmadığı ve bunun
kanıtlanamayacağı gerçeği bir yana, gerilla savaşının örgütlenmesi için
faaliyeti bunlar faşizme karşı mücadelenin bir parçası görmüyor herhalde,
gerilla koyun çobanı mıdır acaba? –TÖ]
(…)
(…)
Reformizmin maskesini
indirmede "halkın somut taleplerini devrimci propaganda ile
birleştirmek" çok önemlidir. [Bak bak, neymiş o "devrimci propaganda", hangi pratiği var bunun mesela?
Legal çıkan bir yayında ve İşçi-Köylü gazetesi adına çıkan bir bildiride (15
Mart 1971) acil talepler sunmak dışında bu konuda yaptığınız pratik ne mesela?
Sıfır! –TÖ] Tek kurtuluş yolunun devrim
olduğunu kitlelere kavratmada [Acayip kavrattınız –TÖ], onların reformculuğun etkisinden kurtulmalarını sağlamada,
"somut özlem ve ihtiyaçları" savunmak etkili bir yoldur. [Ama
hangi çerçevede, hangi amaçlarla, hangi platformda, hangi hedefle? –TÖ] Reformcuların kitlelerin acil ihtiyaçlarını
yerine getirmelerini, kitlelere verdikleri sözleri tutmalarını istemeliyiz. [Tekrar,
hangi çerçevede, hangi amaçlarla, hangi platformda, hangi hedefte? –TÖ] Onlar, kitlelerin taleplerini vaadler
haline getirerek kitleleri peşlerine takmışlardır. Şimdi biz de bu talepler
için kitleleri birleştirmeli ve reformcuların sözlerinin vaadlerden ibaret
olduğunu göstermeliyiz.
(…)"
Aynen baylar aynen, o kadar tatlı ki yalanlarınız, hepsini yuttuk yine de doyamadık.
Görülüyor ki Aydınlıkçılar bugün başkaları (TGDF vb.) yapınca
eleştirdikleri acil talepler sunmayı 1975'te sadece savunmakla kalmıyor, onlar
aynı zamanda (tabii ki 12 Mart'ı reformcu ilan etmeleri gerçeğine değinmeyerek)
bu tür bir kuyrukçuluğun ve darbeciliğin teorisini de diziyorlardı. Öyle bir
anlatıyorlar ki, sanki Aydınlıkçılar o dönem can bedeli bir devrimci örgütlenme
kurup bunu yapmışlar da, o dönemki görüşleri cidden teşhir içinmiş ve onlar da
cidden dediklerinde samimi kişilermiş; biz büyük eşeklik yapmışız. Eşek
olanların kim olduğunu 1972'de İK ortaya koydu ve o eşek de yaşlandı sadece;
yoksa hala aynı eşektir.
Evet, işin aslı böyleyken Aydınlıkçılar bir de böyle
demagojilerle çarpıtıyorlar gerçekleri. Pabucumun ihtilalcileri sizi! Öyle
sloganvari başlıkları koyup da bu yalanlarla sıyrılabileceğinizi mi
zannediyorsunuz? Sizin bu yalanlarınız ancak bilmeyenleri etkiler. Bilenler
ancak güler geçer.
Son olarak gözümüzden kaçmıyor değil. Madem bu dergilerin
hazırda taranmışları var, bunları paylaşsanıza baylar? İlla TÜSTAV paylaşsın da
o zaman mı sitenize (Öncü Gençlik) koyun? Siz bunları paylaşmak bir yana, bunların
yayılmasından o kadar korkuyorsunuz ki poz kesmek pahasına bile olsa orijinal
sayfayı değil, monitör üzerinden çektiğiniz fotoğrafı vermişsiniz. Bari
.pdf'ten görüntüyü alsaydınız, ne dersiniz? O kadar da korkmanıza gerek yok
sanki, içindeki sağcı deli saçmaları zaten ihtilalci boyalı sloganlardan
kapakta belli olmuyor, bu kadar da korkak olmayın.
e) Ali Karşılayan'ın bir sonraki yalan dolu yazısı şu:
"Sivil Toplumcu-Liberallere karşı ideolojik mücadele". Yazı esasen
TİKP Bilanço'nun safsatalarını tekrarlıyor, sadece kelimeler değiştirilip aynı
metin kopya edilmiş. Yazıda bakın ne diyor (ama gülmemeye çalışın):
"Kenan Evren TV'de yaptığı
konuşmalarda, amaçlarının anarşi ve terörü bitirmek, memlekete huzur ve refah
getirmek olduğunu söyledi. ABD'nin planı ise "demokrasi" bayrağı
sallayarak Türkiye'nin milli devletini yıkmak, ekonomisini çökertmek, milleti
bölmek ve vatanı parçalamaktı. Kenan Evren bu planı uygulayacak Özal'ın yolunu
açtı. Sıkıyönetim komutanlığının kararıyla TİKP kapatıldı, bir süre sonra
Aydınlık kapatıldı.
TİKP, hiç duraksamadan
faaliyetini sürdürme kararı aldı, illegal mücadele koşularına döndü. Aydınlık
gazetesinin sıkıyönetim tarafından kapatılmasından 2 ay sonra, 22 Aralık 1980'de
yayına başlayan UFUKLAR dergisi, 12 Eylül rejimine karşı çıkan tek basın
organıydı."
Hele şu TİKP'ye bakın, ne cengavermiş meğer. Ama biz yemedik sanki
bunları. Acaba Ufuklar dergisinin 22 Aralık 1980 tarihli ilk sayısında ne
yazıyordu? Bakalım:
"12 Eylül'den
sonra yaşadığımız olaylar, yapılan operasyonların sonucu, (...) kargaşalığı
artırmak, halkı birbirine düşürmek ve bunun üzerine inşa edilecek bir darbe ile
(...) ve Sovyet tanklarının yardımıyla iktidara gelme planları yapanlar suçüstü
yakalanmışlardır."
12 Eylül'e karşı mücadeleye bakın! Aynı derginin 11.
Sayısının kapağında da Evren'in fotoğrafı var. Hem de nasıl bir kapak! Siz
bakın:
Hayır sanki biz bunların 12 Eylül mahkemelerinde NATO'yu,
Sıkıyönetimi ve 12 Eylül'ü savunduğunu bilmiyoruz; salak var karşılarında.
Bakalım Perinçek, faşist şefiniz ne demiş:[7]
"5. Milli
Güvenlik Derslerini Destekleyen Tek Parti TİKP Olmuştur
TİKP, Kuzeyden gelen
tehdide karşı orduyu güçlendirme siyasetini bir mücadele konusu haline getirmiştir.
Partimiz, Moskova yanlılarının "silah değil kreş" sloganının ne
anlama geldiğini ortaya koymuş, bu görüşe karşı Türkiye'nin silahlanmasını ve
ordunun her yönden modernleşmesini savunmuştur.
Milli Güvenlik
Derslerinin yeniden düzenlenmesini destekleyen biricik parti gene TİKP'dir.
Partimiz, yeni Milli Savunma Bilgisi öğretim yönetmeliğinin yayınlanmasını,
"sevinçle karşıladığını" bir bildiri ile kamuoyuna açıklamıştır. Bu
bildiri de şu görüşlere yer verilmiştir:
"Başta
gençlerimiz olmak üzere, 45 milyon yurttaşımız topyekün direnme anlayışıyla
eğitilmelidir. Yurtseverlik bilincinin, birlik ve beraberlik ruhunun
güçlendirilmesi, yurt savunması için fikri ve pratik eğitimin
gerçekleştirilmesi hayati görevimizdir. Saldırganı caydıracak olan kararlı direnme
ve milli savunmadır. Milli Güvenlik Bilgisi derslerinin yeniden düzenlenmesini
bu yönde atılmış bir adım olarak değerlendiriyoruz." (Aydınlık 4 Şubat
1980)
Partimiz bu bildiriyle
yetinmemiş, milli güvenlik derslerini hedef alan kampanyayı kararlılıkla
göğüslemiştir.
Orduya yönelen
saldırılara bir cevap olmak üzere, Başkanlık Kurulu Üyemiz Oral Çalışlar,
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Evren'den özel bir demeç alarak, Aydınlık'ta
yayınlamıştır. Aydınlık'ın 28 Mart 1980 günlü sayısının manşeti şöyledir:
"Türkiye Hitler
Almanyası olmadığı gibi, Silahlı kuvvetleri ne militaristtir nede faşist''
Ben de üst üste üç
başyazı yazarak, orduyu hedef alan saldırıların ne anlama geldiğini açıkladım.
(Aydınlık, 29 Şubat 1980, 3 Mart 1980,4 Mart 1980)
Orduyu parçalamak amacını
güden bir parti, hiç ordunun daha fazla silahlanmasını ve modernleşmesini ister
mi, hiç orduya yönelen saldırıları göğüsler mi?
Partimiz, orduyu
parçalamak bir yana, orduyu düşman ilan edenlerin adresini göstermiştir:
"Orduyu düşman
ilan eden ve orduyu parçalamak şiarını ileri sürenler... nesnel olarak
Moskova'nın güçleriyle aynı cephede savaşmaktadırlar. Çünkü bugün Türkiye
ordusunu parçalamak diye bir sorunu olan biricik ciddiye alınacak güç Sovyetler
Birliğidir. Diğerlerinin payına düşen ise, onun yedek gücü olmaktır."
(Doğu Perinçek, "Barikat" Aydınlık Gazetesi, 24 Temmuz 1980)
Orduyu savunan
tutumumuzu her olayda ortaya koyduk. Subaylara ve askerlere kurşun sıkılmasını
her seferinde kınadık.
6. Sıkıyönetimi Terör
Odaklarına Karşı Destekledik
Partimiz, Maraş olayı
üzerine 1978 sonunda sıkıyönetim ilanı üzerine örgüte genelge yayınlayarak
tutumunu şöyle tespit etmiştik:
"Bugünkü
sıkıyönetim 12 Mart'ın sıkıyönetimi değildir. Sıkıyönetimin, cinayetlerin
üzerine yürümesi için çalışılmalı, Sovyetler Birliği'nin yıkıcı faaliyetlerini
ve MHP'nin başını çektiği terörün önlenmesini talep etmeliyiz." (TİKP
Parti Meclisinin Bütün Parti örgütlerine Genelgesi, Türkiye Gerçeği, sayı 1,
Mart 1979, s. 39)
1979 Mayıs ayı sonunda
yapılan Parti Meclisi 4. toplantısına sunulan ve oybirliği ile kabul edilen
Merkez Komitesi Raporunda Sıkıyönetimin değerlendirilmesi şöyle yapılmıştır:
"Partimizin Ocak
ayında Sıkıyönetim konusunda yaptığı tahlilin ve belirlediği siyasetlerin
doğruluğu altı ay içinde apaçık ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Ecevit'in denge
siyasetinin yönlendirdiği sıkıyönetim, adım adım terörün kaynakları olan MHP'ye
ve Rus beşinci koluna yönelmektedir. Sıkıyönetim, demokratik olmayan bazı
uygulamalarda bulunmakla beraber, halka karşı 12 Mart benzeri bir zorbalığa
girişmemiş ve doğu bölgesinde de dikkatli bir çizgiyi esas almıştır."
(Türkiye Gerçeği, sayı 5 Temmuz 1979, s. 5)
1. Genel Kongremizin
kabul ettiği Merkez Komitesi Raporu, sıkıyönetim konusundaki tutumumuzu gayet
berrak ifade etmiştir:
"Halk üzerinde zorbalık
uygulayan terör odaklarına yöneldiği her yerde sıkıyönetimi desteklemek ve
halkın özgürlüklerini hedef aldığı her yerde sıkıyönetimi eliştirmek.
"Gelişmeler,
solculuk adına koparılan "12 Mart'ın sıkıyönetimi geldi' yaygarasının
gerçeğe uymadığını (...) göstermiştir. Sıkıyönetimi MHP ile aynı kefeye
koyanlar yalnız ve yalnız MHP'nin amaçlarına hizmet etmişlerdir."
(TİKP'nin Siyasi Çizgisi, s. 69)
7. NATO'yu Sovyet
Tehdidine Karşı Önemli Bir Etken Olarak Değerlendirdik
TİKP, yurdumuzun
savunulması konusunda o kadar ciddi ve sorumlu bir tutum almıştır ki, NATO'nun
geçmiş dönemdeki niteliğinden doğan yargıların dahi üstünde düşünerek,
Sovyetler Birliği'ne teslimiyet yönünde bir NATO'dan ayrılışa karşı çıkmış,
NATO'nun Moskova tehdidi karşısında yarattığı ağırlığı tespit etmiş, Sovyetler
Birliği'nin yayılmasını gemleyen her güce önem vermiştir. Bütün bunları gözlerden
saklamaya çalışmak, hatta tersyüz etmek hukuki bir tutum değildir. TİKP
Başkanlık Kurulu'nun NATO Bakanlar Konseyi toplantısı ile ilgili 25 Haziran
1980 günlü bildirisi, yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır:
"NATO, değişen
dünya durumu nedeniyle bugün Sovyet tehdidine karşı bir savunma örgütü niteliği
kazanmıştır. (...)
"Türkiye İşçi
Köylü Partisi NATO'dan Sovyetler Birliği'ne teslimiyet yönünde ayrılışa
karşıdır. Bugün Türkiye'nin NATO'dan ayrılması için kampanya yürütenler,
ülkemizin bağımsızlığına hizmet etmiyorlar. (...)
"Türkiye
topraklarındaki bütün askeri üsler ve silahlar kendi Genelkurmayımızın emrinde
olmalıdır. "Bugün Türkiye'nin en can alıcı sorunu, milli savunmayı
güçlendirmek ve saldırgana karşı direnmeye hazır olmaktır." (Türkiye
Gerçeği, sayı 18, Ağustos 1980, s.2)"
12 Eylül ardından Oral Çalışlar, gazeteniz için izin dileyen bu
ibretlik mektubu darbecilere yazmadı mı:[8]
"Yayın hayatı
boyunca yobazlığa ve Ortaçağ karanlığına karşı durmuş, Türkiye halkının
bağrından çıkan en büyük devrimci Atatürk'ün devrimci mirasını en ön safta savunmuş,
İstiklal Marşı'mıza yapılan saygısızlıklara karşı basında en kararlı tutumu
almış, daima emekçi halkın menfaatlerinin ve demokrasinin yanında yer almıştır.
Aydınlık, yaptığı
birçok yayınla Sıkıyönetim komutanlıklarının terör ve zorbalık odaklarına karşı
başarı kazanmasına yardımcı olmuştur.
Aydınlık gazetesi,
bugüne kadarki yayını ve mücadelesi ile Milli Güvenlik Konseyi'nin ilan ettiği
bu amaçların gerçekleşmesine basın alanında destek olmak için 'hayatını dahi
seve seve feda etmeye hazır' olduğunu kanıtlamıştır."
Mustafa Kemal Çamkıran değil miydi 12 Eylül'de "Türkiye'de işkence iddialarının yalan
olduğunu kanıtlamak için" hakkında tutuklama emri çıkınca gidip teslim
olan?
TİKP'liler değil miydi "biz
siyasetçiyiz terörist değil" diye dilekçe verip sivil cezaevine,
Türkeşler'in, Ecevitler'in yanına kendilerini aldırmak isteyen?
Siz değil miydiniz Yankı'nın sizi "12 Eylül'e karşı olan örgütler"
listesine koymasına[9] içerlenip dergiye bir tekzip mektubu gönderen ve bu mektupları aynı derginin 13-19 Nisan 1981 tarihli 524. sayısında yayınlanan?
Mektup da şöyleydi:
Yankı'nın A-THBF'yi 12 Eylül karşıtı gösteren yazısının olduğu sayının kapağı.
İlgili yazı.
Detay.
"Yankı dergisinin
23-29 Mart günlü 521. sayısının 5. ve 7. sayfalarında Federasyonumuzla ilgili
asılsız haberler yayınlanmıştır.
Yazının 5. sayfasında
Federasyonumuzun kısa adı Halk Birlikleri Federasyonu, 12 Eylül 1980'den bu
yana çabalarının Türkiye'ye düşmanlık temelinde birleştiren sağcı, sahte solcu,
Moskovacı ve bölücü terör örgütleri arasında gösterilmekte; 7. sayfasında ise
Federasyonumuza bağlı Hollanda Türkiye Halk Birliği'nin Başkanı Niyazi
Terzi'nin Amsterdam'daki bir toplantıya "Halkın Kurtuluşu" grubunun
temsilcisi olarak katıldığı ileri sürülmektedir.
Yankı dergisi, basın
hayatında dürüstlük ve çağdaş gazetecilik anlayışını yerleştirmek amacıyla Türk
basınındaki büyük gazetelerin zaman zaman bazı 'çevreleri' memnun etmek ya da
onlardan yarar sağlamak için verdikleri asılsız ve kaynağından sorulmamış
yanlış yalan ve kasıtlı haberleri eleştirmiş ve bu tutumuyla da okurların
takdirini ve desteğini kazanmıştır. Ne var ki Yankı söz konusu yazısıyla
kendisinin eleştirilegelmekte olduğu hastalıklı tutuma düşmüştür.
Adı geçen yazıda
dikkatimizi çeken bir başka husus da
TKP'nin Batı Almanya kolu FİDEF'in adı tek kelimeyle geçmezken
yöneticileri hakkında MHP'nin Almanya örgütü ADÜTDF, TİKKO, Apocular, TKP ve
diğerleri tarafından idam fermanları çıkarılmış, ölüm cezaları verilmiş
Federasyonumuzun ısrarla bu örgütler arasına sokulmasıdır.Avrupa Türkiye Halk
Birlikleri Federasyonu, Avrupa ülkelerinde çalışan ve yaşayan yurttaşlarımızın
sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarına eğilmek amacıyla kurulmuştur ve üç
yıldır bu yolda ilerlemektedir. Federasyonumuz bünyesinde MHP'liler, TKP'liler,
terörist ve bölücü örgüt mensupları dışında siyasi görüşü ve mensup olduğu
parti ne olursa olsun, taraflı tarafsız herkes çalışabilmektedir ve yönetimde
görev alabilmektedir. Federasyonumuz, özellikle Almanya, Hollanda, Danimarka
hükümet çevrelerinde ve resmi makamlar nezdinde ciddiye alınan bir örgüttür.
12 Eylül 1980 askeri
harekatına karşı Federasyonumuz olumlu tutum almıştır. Askeri Yönetimi sağcı ve
sahte solcu terör örgütleriyle başarılı mücadelesinde desteklemiştir. Her türlü
terörist ve bölücü örgüt tarafından Türkiye'ye karşı yürütülen kampanyaya karşı
Türkiye'yi savunmuştur ve bu tutumuyla da yurt dışındaki bütün örgütlerin
düşmanlığını üzerine çekmiştir.
Federasyonumuz
işkencelere karşı çıkmıştır. Askeri yönetimden işkencelerin önlenmesini
dilemiştir. Bugün Türkiye'de işkence uygulamış olanlar, bunu halkın nazarında
Milli Güvenlik Konseyi'ni küçük düşürmek için yapmışlardır.
Federasyonumuz Milli
Güvenlik Konseyi'nin 12 Eylül'de açıklanan amaçlarına başarılı bir şekilde
ulaşması için halk üzerinde baskı uygulanmaması, basın özgürlüğünün
kısıtlanmaması, ekonomik sıkıntıların tek yanlı olarak çalışanların sırtına
yüklenmemesi, siyasi görüş sahipleriyle terör olaylarına karışanların bir
tutulmaması noktalarında yapıcı görüş ve eleştirilerde bulunmuştur.
Eğer Yankı, bütün
bunlardan dolayı Federasyonumuzu Türkiye düşmanı örgütler arasına katmışsa,
Yankı'nın alışageldiğimiz çizgisinden kuşku duyacak nedenler var demektir. Eğer
şimdiye değin eleştirdiği "gazetecilik" anlayışıyla bu örgütler
arasına koyulduysak, bu durumun ciddi bir şekilde düzeltilmesini diliyoruz ve
şimdiye kadarki tutumumuzla bağdaşır bir şekilde Federasyonumuzu ele almanızı
bekliyoruz. Federasyonumuzu daha iyi tanıyabilmeniz için 18-19 Nisan 1981
günlerinde Köln'de yapılacak 3. Kongremize sizi ve muhabirlerinizi candan davet
ediyoruz.
Türkiye Halk
Birlikleri Federasyonu (HBF) adına;
Avrupa Disiplin Kurulu
Başkanı
Halil İ. Özak
Yönetim Kurulu Başkanı
E. Ümit Ağca
Denetim Kurulu Başkanı
Yıldırım Dağyeli"
Geçin bu yalanları baylar geçin, kendinizi rezil
ediyorsunuz.
Bunlar düzelttiklerimiz, teşhir ettiklerimiz. Ama bu yazı
dizisi ve üstüne gelen tartışmalar vb. üzerine bir de şu sorulmalı: "Bayram
değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü?" Bu deyim ilginç bir
deyimdir. Mantığı şudur: Kan bağım olmayan birisi bana niye yakın olsun? Esasen
burada mülkiyet ilişkileri üzerinden şekillenen kadın-erkek ilişkilerinde erkek
egemen toplumun yarattığı bir sosyal tabandan, yani tacizden türeyen bir deyim
var karşımızda. Tabii biliyoruz ki bu tür "kan bağı" "yakınlık"
arama mantığı aslında koftur zira araştırmalar gösteriyor ki, taciz ve tecavüz
olayları en çok kişinin tanıdıklarından, hatta önemli bir oranda akrabalarından
gelmektedir (ki bu rapor edilenler üzerinden gelen orandır). Toparlarsak, erkek
egemen toplumun yarattığı bir deyimdir ve hepimizin bildiği üzere "güvensizlik"
temelinden gelip esasen "nereden esti, ne alaka, niye" sorularını
karşılayan bir deyimdir.
Evet, niye?
Aslında cevap orijinal yazı dizisinin son tefrikasında ve
üzerine yapılan tartışmalarda belli oluyor. Aydınlık'ın sağcı politikasının her
geçen gün katmerlenip artmasına tepki olarak Aydınlık saflarında kimi muhalefetler
gelişmekte. Geçenlerde partide şu veya bu alanlarda sorumlu kişilerin kayyumlar
üzerine paylaşımlarını gördük. Bunlar, güya, kayyum atamasını demokratik haklara
saldırı olduğunu kabul etmişler. Peki, şunu sormalı: Bunca zaman neredeydiniz?
Bu kayyum ilk midir ki şimdi aklınıza geldi? Hayır, bunlar sadece müstakbel ayrılışlarına
bir kılıf yaratmak, temel oluşturmak için şimdiden ses etmeye başladılar. Lakin
şunu da saptamak gerekir: Aydınlık'ın AKP'ye bu kadar yaklaşmasından rahatsızlık
oluştuğu, bu rahatsızlığın bilhassa genç tabanda ve/veya eski PDA'cılardan
olmayan yetişkin Kemalist-Ulusalcı tabanın bir kısmından geldiği bir gerçektir.
Aydınlıkçılar bu durumu görüp anladıklarından biraz ürkmüş olacaklar ki -her
kritik dönemde yaptıkları gibi-, tarihi eğip bükerek bu kişilerin hiç yoktan
milli burjuvazinin (çoğunlukla sağ kanadında) saflarında bir muhalefete
savrulmasını önlemek ve onları genel olarak sola, özel olarak devrimci harekete
düşmanlaştırmak için bu yazı dizisine başladılar. Zaten bu "biraz ürkme"lerinden dolayı, yazı dizisi bu kadar başarısız ve aceleye getirildi. Alelacele bütün yazı dizisini tek bir noktada
kitlediler: Aydınlık harici herkes sahte
sol oldu, çünkü Aydınlık her dönem doğru çizgiyi izledi, siz de bu sahte
solcularla olmak istemiyorsanız partiye biat edin, Doğu'nun liderliğini sorgulamayın,
Doğu'yu sorgulamak Parti'yi sorgulamaktır, "PKK" "FETÖ"
"Sahte sol" saflarına savrulmayın.
Aydınlık dağılmaktan korkuyor. En büyük otoritesi ve motoru
olan şeflerinin otoritesinin sarsılmasının fikri bile onları tedirgin ediyor.
Peki, Aydınlıkçılar'a sormak gerek: Yarın bir gün (eceliyle, zira yaşı bayağı
ilerledi) Doğu ölürse, hareketiniz ne olacak? Kim başa geçecek? Gidebilecek mi
bir yerlere? Sadece üç beş kişinin ayrılıklarına teorik kılıf yaratmasından
bile rahatsız olup, bir yazı dizisi, üstüne 10'a yakın yazı vb. yazanların bu
fikri düşünmekle bile dehşete kapılıp tir tir titreyeceği kuşkusuzdur.
Ama bir
düşünün bakalım baylar, bir düşünün!
2019.09.09
- EK-1 Kaynaklar:
[2] Mesela bkz: "RKP (B) MK'nin Ulusal Cumhuriyetlerin ve Bölgelerin Sorumlu Fonksiyonerleriyle IV. Dayanışma Konferansı" (9-12 Haziran 1923) [2 – Ulusal Cumhuriyet ve Bölgelerde Sağcılar ve «Solcular» Üzerine – Konferansın Birinci gündem maddesi üzerine konuşma: «Sultan Galiyev Olayı» (10 Haziran)]. Stalin, Josef. içinde: "Eserler – Cilt: 5 (1921-1923)". Stalin, J. V. (çeviren: Yarkın, İsmail.). İnter Yayınları. 1. Baskı, Nisan 1990. Sayfalar: 242-278 [Sultan Galiyev ile ilgili kısım: 248-257].
[3] Mesela bkz: "Mazlum Milletlerin Kurtuluş Savaşları Karşısında S.S.C.B. ve Sultan Galiev". Sayılgan, Aclan. Mars Matbaası. 1. Baskı, 1966[7?].
[4] "Yaşasın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi". Partizan Yayınları (No: 1). 1. Baskı, Haziran 1978. Sayfalar: 27-30.
[5] "Şafak revizyonizmi ile aramızdaki ayrılıkların kökeni ve gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi" (Haziran 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 424-427.; not: başlık hariç 2. ve 3. koyu yazı için abç.
[6] "Bölücülük Yapmayın, Birleşin". Ada Yayınları. 1. Baskı, Mart 1975. Limasol (!). Sayfalar: 102, 105, 107.; not: Yazım hataları orijinaldeki haldedir.
[7] "Sorgu" (29 Haziran 1981). Perinçek, Doğu. içinde: "Türkiye İşçi Köylü Partisi – İddianame ve Sorgu". Av. Hüseyin Gökçearslan (kendi adına yayın). 1. Baskı, 1981. Ankara. Sayfalar: 128-130.
[8] "Aydınlık'tan Kaçanlar". Aytav, Erkam Tufan. Ufuk Yayınları. 1. Baskı, 2013. Sayfalar: Oral Çalışlar bölümü 17-18 [Kobo dijital e-kitap versiyonu].
[9] "Türkiye'ye karşı birleşenler – Avrupa'da Bir Cadı Kazanı". Yankı. 23-29 Mart 1981. Sayı: 521. Sayfalar: 5-13 [5 ve devamı].; Aydınlık'ın o dönemki yurt dışı örgütü Avrupa-Türkiye Halk Birlikleri Federasyonu [HBF] adıyla.