18 Aralık 2025 Perşembe

BELGE | Kava Yayınları'nın Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şivan, Said Şivan) değerlendirmesi (Nisan-Mayıs 1976)

SUNUŞ


"Zmanê Kurd (Kürt dili)" kitabının orijinal teksirinin ilk sayfası.

Bugün Kava Yayınları'nın, yani müstakbel KAWA'yı kuracak olan "İstanbul grubu"nun Dr. Şivan hakkında 1976 baharında yaptığı değerlendirmeyi sunuyoruz. Bu değerlendirme, Ahmet Zeki Okçuoğlu-Mahmut Fırat ikilisi başta olmak üzere (esasen Şivancılık'tan kopan) İstanbul DDKD'nin Maocu kanadının Dr. Şivan'ın mirasına yönelik bakışını sıcağı sıcağına yansıtan biricik elde kalan değerlendirme olması yüzünden, eksik ve ucu açık olsa da, kendince kayda değer bir öneme haizdir. Maalesef planlanan kitap yayını için düşünülen daha geniş Şivan tahlili ve değerlendirmesi (ileride anlatacağımız sebepten) kitabın kaybolmasıyla birlikte yapılamamıştır.

Bununla birlikte, bazı şeylerin altını çizmekte fayda görüyoruz.

Birincisi, bu değerlendirme, esasen, "KAWA" bir örgüt olarak ortaya çıkmadan önce yapılmıştır. Yani, hakkaniyetli olmak açısından, KAWA'yı bağlamaz, sadece (sonradan KAWA'nın legal yayınevine dönüşecek olan ama böyle başlamayan) Kava Yayınları'nı bağlar. Kawacılar'ın bu değerlendirmeye bireysel olarak katılıp katılmayacağı ayrı bir husustur.

İkincisi, esasen bu değerlendirme, gerçi Dr. Şivan'ın bir milli önder yapılmayıp sadece devrimci aydın olarak tarif edilmesiyle sınırlı kalsa da, Ankara DDKD'den çıkan "Ankara grubu"nun görüşleriyle yakından uzaktan alakalı değildir. Esasen İstanbul grubu ve Ankara grubunun birliğinden olan ve yine büyük oranda bu birlik üzerinden anti-ÜDT ve pro-ÜDT olarak parçalanan KAWA, (sonradan bazı üyelerinin göstermeye çalıştığı üzere) "Şivancı" gelenekten gelen bir akım değil, sadece bir kanadı soy olarak ona bağlı bir siyasettir. Esasen sonrasında (legal arenada Dengê Kawa olarak bilinen) Üç Dünyacı KAWA'nın Dr. Şivan'ın mirasına hiçbir şekilde atıfta bulunmaması dikkat çekicidir.

Yazıda bahsi geçen bazı şeylere de değinmek gerek. Kava Yayınları, Şivan'ın kitapları hakkında şöyle diyor: "Yazar genel olarak sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri ve özel olarak da Kürt ulusal sorunu üzerine iki kitap yazdı. Biri kısmen yayınlanmış olmasına rağmen, diğeri bugüne kadar hâlâ yayınlanmadı. [...] yyınevi [sic] olarak yazarın kitaplarını yayın programına aldık. Bu kitapları eleştirici bir gözle değerlendirip yayınlamayı düşünüyoruz."

Bahsi geçen iki kitaptır. Birincisi, "Kürt Millet Hareketleri ve Irak'ta Kürdistan İhtilali"dir. Kısmen yayınlanmış demesinden kasıt, Ankara'daki Komal Yayınevi'nin yaptığı baskıdır.[1] Bundan başka gerilla teksiriyle dağıtılan kopyalar harici, Avrupa'da da teksir edilip kapağı matbaada basılmış olarak ayrı baskı yapmıştır.[2] Lakin bu kitabın tamamı elde vardır, dahası yurtdışında teksirle de çoğaltılıp dağıtılmıştır ama Türkiye'deki kısmî baskı ardından, yayın programına alınmasına rağmen, Kava Yayınları'nca tam metin olarak yayınlanmamıştır. Bu hareketteki sebebi bilemiyoruz. Bununla birlikte, Komal-Rizgarî hareketinin kitabı yayınlarken niye tamamını yayınlamadığını biliyorsak (yani siyasi ihtilaftan dolayı kitabın tartışmalı kısımlarının basılmaması),[3] Kava Yayınları'nın yayın programından da aynı şekilde siyasi ihtilaftan dolayı çıkarıldığını varsaymak gerekir. Belki bu yayınlanmamada Ankara grubunun da etkisi olmuştur. Lakin bunlar, faraziye tahminlerdir.

İkincisi, "Ezen ve Ezilen Milletler Sorunu"dur. Bu kitap bir dönem Okçuoğlu'nun erişimindeydi, lakin Şivancı hareket içindeki bölünme sonucu Abdulvahap Kumruaslan ("Zinarê Xamo") tarafından partisinin liderlerine aktarılmış ve kaybedilmiştir. Mehmet Müfit Bayram'ın anlatımından biliyoruz ki 21 Mart 1976 Mardin Mitingi'nden dönerken bu kitap Mardin'deki Şivan'ın partisinin üyesi bir "molladan"[4] alınıp (müstakbel Dengê Kawa liderlerinden) Reşit Delek ("Reşo")'e verilmiştir. Reşit Delek, Abdulvahap Kumruaslan ile girdiği sözlü polemikte (mealen) "böyle diyorsun ama bak Dr. Şivan sosyal-emperyalizm savunuyor" diyerek okuması için kitabı Abdulvahap Kumruaslan'a vermiş, Kumruaslan kitabı "çoğaltmaya çalışırken" partisinin liderlerini haberdar etmiş ve (Sait Aydoğmuş'un ifadesiyle) "Parti'nin kararıyla" Mehmet Şehmus Cibran kitabı Abdulvahap Kumruaslan'dan alıp Ahmet Karlı'ya, o da Ömer Çetin'e teslim etmiştir. Böylece kitap DDKD liderlerinin eline geçmiş, toprak altına gömülerek yok edilmiştir.[5]

Burada ayrılıp bir yorumda bulunmak istiyoruz. Bizce kaybedilme şekli ve emeli ne olursa olsun, her hâl û kârda bu kitabın basılamamış olması Şivancı hareketin yaşadığı en talihsiz ve esasen sonraki dönüşümünün önünü açan en kritik olaylardan birisidir. Kendi geleneğimiz üzerinden örnek verirsek, İbrahim Kaypakkaya yoldaşın kayıp yazıları vardır ama bunların yokluğunun siyasi hat üzerinde esasen kayda değer bir farkı yoktur, zira birincisi bu yazılar zaten bitirilmemiştir ve hareket içinde de dağıtılmamıştır (bitmiş yazılar kadrolara okunmaları için verilirdi), yani Şivan'ın yazısı aksine basıma hazır değildir, ikincisi konuları sebebiyle (Türkiye'de köylü mücadeleleri, TKP tarihi vb.) o dönemki kaynak yokluğundan dolayı ne kadar yetkin olacakları şüphelidir. Kaldı ki bunların İK yoldaşa yakışacak şekilde doğru Marksist fikirlerin kristalize olacağı gayet olası varsayımında bulunsak dahi bu yazılara gerek kalmadan İK'nin siyasi fikirlerini bilecek kadar zaten elimizde malzeme mevcuttur (belki köylü hareketleri ile ilgili olan yazı, feodalizm anlayışını daha etraflı anlamamıza yardımcı olurdu ama nihayetinde bir faraziyeyi konuşuyoruz). Buna karşılık Şivan'ın esasen en önemli teorik-siyasi eseri, basılmayıp yok olmuş, geriye kalanlar ise milliyetçi hareketle alakalı (ikisi dil konulu) üç kitap ve elde olmasına rağmen halen daha yayınlanmayan bir kitaptır ("Mesela caş û caşiti"). Sonuncu bahsi geçen kitap, Talabani karşıtı bir yazı olduğu için, elde olmasına rağmen bugün dahi yayınlanmamıştır ve yayınlanmamaktadır.

Kava Yayınları bu sunuşu Zmanê Kurd kitabına yapmıştır. Zmanê Kurd'de (maalesef) baskı tarihi bilgisi yoktur. Lakin (sonradan Aydınlık'a geçen) İzzet Tırpan'a göre kitap çıktıktan çok az bir zaman sonra toplatılmıştır.[6] Toplatılma tarihi 14 Mayıs 1976 olduğuna göre kitap da en erken Nisan ortaları, en geç Mayıs 1976 başında çıkmış olmalıdır. Sunuşta kayıp kitap halen daha yayın programında olduğuna göre, Nisan-Mayıs 1976 itibariyle ya henüz kitap kaybedilmemiştir, ya da kaybedildiğinden Okçuoğlu'nun haberi yoktur.

Son bir söz de Şivan hakkında söylenmeli. Esasen Şivan, devrimci bir siyasi hattın lideridir. Bununla birlikte, özü itibariyle, Sait Elçi'ye karşı yaptığı hizipçiliktir. Sait Elçi'nin Şivan tarafından öldürüldüğünü düşünmesek de, nihayetinde, ölümüne giden yolda Şivan'ın bu hizipçiliğinin etkisi olmuştur. Bu yol, kendi ölümüne giden durakta noktalanmış, Şivan'ın partisi bu olay üzerine dağılmıştır. Kürt siyasi tarihinde bu olumsuz yenilginin dersleri "kim katil" tartışmasına bağlanarak kısır döngüye sokulmuştur, zira esasen somut belgelerin noksanlığında taraflar kendilerince hikayeyi aktarmaktadırlar. Oysa esas mesele, Şivan hareketinin (orijinal hareket ve sonrasında adını kullananların hareketi) Türkiye devrimci hareketinde ve Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinde oynadığı rolün bir tahlilini yapmaktır. Bu tahlil, Saitler'in ölümünden çok daha önemlidir.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.19

[1] "Irak Kürt Halk Hareketi ve Baas Irkçılığı". [Kırmızıtoprak, Sait]. Komal Yayınevi. 1. Baskı, [Mart?, Nisan?] 1975. Ankara. (271+1 s.)
Şivan'ın kitabının bir kısmı yanında Orhan Kotan'ın yazdığı, Komal Yazı Kurulu'nun tamamınca onaylanan, Komal'ın fiilen manifestosu olan bir sunuş (ss. 5-25) ve kitabın sonunda Komal Yayınevi'nin ekleri (Zinar Silopi'nin kitabından alınmış olanlar başta olmak üzere fotoğraflar, bazı gazete yazıları, KDP'nin literatürünün ve radyo istasyonunun bültenlerinin çevirisi vb.) konulmuştur (ss. 156-265).
Ön söz hakkında bilgi Recep Maraşlı'nın 17 Mayıs 2020 tarihinde tarafımıza ilettiği mesaja binaen yazılmıştır.
[2] https://www.facebook.com/share/p/1Kb1ZZ5pkh/
[3] https://www.facebook.com/share/p/1DHCrTm4gH/
[4] Hasan Hüseyin Yıldırım ("Dergo")'a göre kitap Ahmet Melik'teydi ki bu Ahmet Melik'in DDKO'da yer alan Ahmet Melik olduğunu tahmin ediyoruz, bkz.: "KAWA Hareketinin Kırılma Süreçleri". Yıldırım, Hasan Hüseyin. [yayınlanmamış taslak metin]. Sayfalar: 61-62.
Bununla birlikte Mehmet Müfit Bayram üç kopyadan bahsediyor, birisini Şivan yanında götürmüş, birisini bir "avukata" bırakmış, diğerini ise bu mollaya vermiştir (kaynak için bkz.: sonraki dipnot).
[5] https://www.facebook.com/share/p/1KM186JvnC/; https://www.youtube.com/live/qMWD2cKWAfw (42.42-49.00); https://www.youtube.com/live/ooorI6FxquE (1.10.40-1.17.50 arası); https://www.facebook.com/share/p/1DHCrTm4gH/
Ayriyeten bir not olarak belirtmeli ki 28 Kasım 2025'te Mehmet Müfit Bayram'ın bir paylaşımına Dengê Kawacı Misbah Melik, kitabı kendisinden aldıklarını iddia eden bir yorum yapmıştır, bkz.: https://www.facebook.com/share/p/16pg4kYNAj/
[6] "Fikir Meydanı | “Bulgar Ataşesi”nin “KAWA Yayınevi”ni ziyareti". Tırpan, İzzet. Aydınlık. 23 Ekim 1978. Sayfa: 2.

***


SUNUŞ


KAVA Yayınları olarak Celadet Bedirxan'ın temelini attığı, K. Bedirxan'ın ve S. ŞIVAN'ın geliştirdiği «ZMANÊ KURD - KÜRT DİLİ» kitabıyla devrimci yayın faaliyetimizi başlatmış bulunuyoruz. Türkiye'de devrimci yayın faaliyeti bugüne kadar anarşik yapısının yanında; bütün ulusal değerlerinden yoksun bırakılmak istenen bir halkın -KÜRT HALKININ- somut sorunlarına yeterince yer vermeden eksik olarak sürdürüldü. Bu eksikliği sadece hakim sınıfların ırkçı baskı politikası temel etkeniyle izah etmek yanlıştır. Bu temel etkenin yanında devrimci hareketin Kürt sorunu karşısındaki kayıtsızlığı tali etkenini de kabul etmek zorundayız. Hakim sınıfların zorla yarattıkları tabular kötüdür ama bu tabulara devrimciler olarak kendimizi şartlandırmak çok daha kötüdür.

Biz bu şartlanmışlıkları sadece şöven [sic] ulusal etkenlere bağlayıp devrimciler arasında çin [sic] sedleri [sic] çekmek niyetinde değiliz. Bu güne kadar Kürt aydınları olarak kendimizi işlenen bu suçtan nasıl affedebiliriz ki?

Çağımızda, yirminci yüzyılın son çeyreğinde egemen ulu-sun hakim sınıfları, koskocaman bir halkı koskocaman diliyle, kültürüyle, tarihiyle, gözlerimizin içine baka baka inkar ediyorsa, biz devrimciler olarak pek mutlu olmasak gerek. Buna karşı gelmekten dolayı başa geleceklerin hesabı yapılamaz.

Kürt dilini ve kültürünü geliştirmek için her türlü kurum sal faaliyet zorla yasaklandığı için, bu uğurda yapılan faaliyetler, kişisel çaba ve yeteneklerle sınırlıdır.. [sic] Bunun için elinizdeki kitap bir sürü eksiklik ve yanlışlıkla doludur. Hâlâ Kürt dilinin mükemmel bir gramerinden yoksun bulunuyoruz. Ne yazık ki yayınevi olarak biz bu büyük çalışmaya hiçbir şey katamadık. Çünkü kuşağımız ulusal değerleriyle olan ilişkisi bakımından daha önceki kuşaklardan çok geridir. Bunun için de yaptığımızdan hiçbir övünç payı çıkaramıyoruz.

Bu kitap, Kürt dili gramerinin oluşturulması açısından ilk büyük çalışma olarak değerli olduğu kadar, önsöz olarak koran [sic] S. ŞIVAN'ın Kürt diline ilişkin bugüne kadar yazılan en ciddi ve bilimsel yazısıyla da ayrıca çok değerlidir. Kitabın yazarları, Kürt ulusal mücadelesi tarihine adlarını şerefle yazdırmış üç büyük şahsiyettir. HALKIMIZ, ANILARINI UNUTMAYACAKTIR.

C. Bedirxan, büyük bir dilbilimcidir. 1946'larda çıkardığı HAWAR dergisinde Kürt dili alfabesinin ve gramerinin temelini ilk defa o attı. Yine başta C. Bedirxan ve HAWAR kadrosunun yazdığı Kürtçe makale, haber, şiir, hikâye, fıkra, tercüme vb. yazılarla Kürt dili geliştirildi, zenginleştirildi. Hakim sınıfların iddialarının aksine, dilimizin güçlü bir yazı dili oluşunu; mükemmel, lirik üslûbunu belli bir ölçüde bu çalışmalara borçluyuz.

K. Bedirxan, ağabeyi C. Bedirxan'ın çalışmalarını sürdürdü ve derinleştirdi. Fransa'da kurulan Kürdoloji kürsüsünün direktörlüğünü yaptığı dönemde Kürt dilini bütün dünyaya tanıttı. Bugün birçok Kürt dili uzmanı, onun öğrencileridir.

ŞIVAN, kitabın yazarları arasında en ilginç olanıdır. Gümümüze kadar kişiliğinde birçok yeteneği birleştirmiş ilk ve tek Kürt aydınıdır dersek Kürt aydınlarına hiçte haksızlık etmiş sayılmayız. Bizim için önemli olan, dil çalışmalarının yanında asıl ilginç olan yazarın politik kişiliğidir. Ne yazık ki yazarın bu yanı hâlâ yeterince açığa kavuşmadı. Yazar genel olarak sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri ve özel olarak da Kürt ulusal sorunu üzerine iki kitap yazdı. Biri kısmen yayınlanmış olmasına rağmen, diğeri bugüne kadar hâlâ yayınlanmadı. Bu kitaplarında yazarın siyasi çizgisini yeterince tanımak mümkündür.

Bu kitapların gün yüzüne çıkarılarak, eleştirici bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerekiyor. Bu görev yerine getirilmedikçe, yazarın mücadelesi ve devrimci kişiliği, inkarcıların karalamalarına hedef olmaktan ya da bir o kadar kötü olan istismarlara alet edilmekten kurtarılamıyacaktır [sic]. Bunun için yyınevi [sic] olarak yazarın kitaplarını yayın programına aldık. Bu kitapları eleştirici bir gözle değerlendirip yayınlamayı düşünüyoruz. Bu davranışın Şıvan'ın devrimci mücadelesine yaraşır biricik tavır olacağı kanısındayız.

Daha da geliştirilmesi gerektiği sorumluluğumuzun bilinci dışında bu kitaba ilişkin söyleyecek bir şeyimiz yok. Bütün anlaşılırlığına rağmen yine de S. ŞIVAN'ın yazdığı önsöze ilişkin açıklayıcı bir kaç sözümüz olacak.

Yazı, bilimsel bir bakış açısıyla yazılmıştır. Derinlemesine ve genişlemesine boyutları sınırlı olsa bile bilimsel bakış açısına uygun olarak Kürt dilinin kaba hatları çizilmiştir.

Yazarın, Marx'ın felsefesiyle büyük Kürt ozanı Ehmedê Xani'nin düşüncesi arasında ve yine Lenin'in sözleriyle Ehmedê Xani ve C. Bedirxan'ın sözleri arasında bir benzerlik kurmasını okuyucunun yadırgamıyacağı [sic] kanaatindeyiz. Yazar, Marks'la Ehmedê Xani arasında bir benzerlik kurarken çok büyük olan ayrılıkları inkar etmeyi amaçlamıyor. Bu ayrılıkları ayrıca belirtme ihtiyacını duymayışı, artık bunu belirtmeyi gerektirmeyecek kadar açık olduğundadır. Bunun yanında yazarın dünya devrimci hareketinin bu iki büyük ustasıyla bu iki ulusal değer arasında bir benzerlikten yararlanarak, onları da ulusal değerler olarak empoze etmeyi amaçladığına inanıyoruz.

KAVA

"Sunuş". KAVA. içinde: "Zmanê Kurd - Kürd dili". Bedirxan, K. [Bedirhan, Kamuran]; Şivan, S. [Kırmızıtoprak, Sait]. Kava Yayınları. b.y. [1. Baskı], t.y. [Nisan?/Mayıs? 1976]. b.y.y. [İstanbul]. Sayfalar: 5-7.

16 Aralık 2025 Salı

BELGE | Alev Er, Halkın Kurtuluşu ilk Yazı Kurulu'nun çalışmasını anlatıyor (1979)

SUNUŞ


Halkın Kurtuluşu'nun ilk yazı kurulu üyesi Alev Er'in, Aydınlık'a geçtikten sonra Halkın Kurtuluşu'nu karalamak için yazdığı yazısını yayınlıyoruz. Kuşkusuz bu yazının tamamen objektif olduğu söylenemez, hakeza art niyetle yazıldığı da barizdir, yine de bir tanıklık olarak değeri vardır. Ayrıca (esasen) H. Selim Açan ve Yaşar Ayaşlı'nın anlattıklarıyla çeşitli oranlarda uyum içindedir.

Bizce yazıda dikkat çeken en önemli kısım, Alev Er'in "Nitekim, Aydınlık'ın çağrısını reddeden broşür de bu anlayışla ve bir süre sonra "hizipçi hain" ilan edilecek bir Halkın Kurtuluşu yöneticisi tarafından kaleme alındı" diyerek "Proleter Devrimcilerin Birliği" broşürünü yazanın Aktancı kökenli bir Halkın Kurtuluşu yöneticisi olduğunu iddia etmesidir.

Ne kadar art niyetle ve devrimcilikten uzak özle yazılsa da, verdiği bilgi itibariyle gazete köşelerinde kaybolmasındansa yeni okura ulaştırılmasının faydalı olacağını düşündüğümüz için tekrar yayınlamakta yarar görüyoruz.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.16

***


Halkın Kurtuluşu Yazı Kurulu eski üyelerinden Alev Er, derginin nasıl çıkarıldığını anlatıyor
“O hafta kim başyazı yazarsa, dergiye onun 'tahlili' yansıyordu”


Halkın Kurtuluşu Yazı Kurulu eski üyelerinden Alev Er, derginin nasıl çıkarıldığını anlatıyor:

Dergiyi çıkarmak üzere bir araya geldiğimizde, hepimizi daha işin başında bir sıkıntı sarmıştı. Öyle ya bir siyasi dergi çıkartacaktık ama hiç bir konuda ne dediğimiz belli değildi. Daha doğrusu kimi konuda farklı şeyler söylüyorduk. Birçok konuda ise hiç bir görüş ileri sürecek durumda değildik.

Buna rağmen, on beş gün önceden işbölümü yaptık ve bazı konular tespit ettik: Adetten olduğu üzere, bir mücadele platformu yayınlayacak, bir de siyasi durum tahlili yapan başyazı yazacaktık.

Ama yazıları teslim etmek için bize tanınan sürenin sonuna geldiğimizde durum şuydu: Başyazı yazmak için "bu iş kolay yahu, bir iki kitap karıştırır yazarım" diye işe girişen arkadaş hummalı bir ideolojik çalışma içine girmiş, kitap üstüne kitap deviriyordu. Dimitrov'un kitaplarını okudukça, "vay canına, şunu da söylüyor, bunu da söylüyor" diye hayretten hayrete düşüyordu. Diğer arkadaşlar ise, kağıt kaleme ellerimizi sürmeye bir türlü cesaret edemiyorduk.

Ama bir kere bu işe başlamıştık. Ne olursa olsun bir şeyler yazmak gerekiyordu. Ve biz de yazdık. Bunlar hep harcı alem ve herhangi bir dönemde söylenebilecek kadar genel şeylerdi. Hiç bir meseleye yol göstermiyordu. Öyle ki, "program" niteliğini taşıyan "Faşizme karşı tek bir yumruk olalım" yazısı, "Yaşasın mücadelemiz" gibi ne idüğü belirsiz bir sloganla bitiyordu. İşte Halkın Kurtuluşu'nun birinci sayısı böyle çıktı.

***

Halka diyeceğimiz pek az şeyin olması ya da pek çok konuda hiç bir şey olmaması, dergiye iki biçimde yansıyordu; ya somut durum tahlilinden bilinçli olarak kaçan yazıları karalıyorduk, ya da herkes kendi kafasına uygun bir "durum tahlili" yapıyordu. Örneğin, faşizm konusunda bir yazı yazmak gerektiğinde, başlıyorduk İtalya ve Almanya'da faşizm üzerine sayfa sayfa yazmaya. Ama Türkiye'ye sıra gelince zınk diye duruyorduk. Ya da o hafta kim başyazı yazıyorsa, dergiye onun "tahlili" yansıyordu. Bu sırada bir hafta arayla çıkan iki başyazıdan birinde, "faşizm büyük burjuvaların eğilimi olarak tırmandırılırken", ötekinde "faşist diktatörlük özlemi esas olarak nispeten küçük işbirlikçilerin eğilimidir. Daha büyükler durumlarından memnundurlar" gibi bir tespit yapılıyordu.

***

Biz, işi artık iyiden iyiye büyük büyük başlıklarla atılan sloganlara ve hamasete dökmüştük. Ama bir süre sonra eleştiriler gelmeye başladı. "Bu yazdıklarınızı biz zaten biliyoruz, siz esas bugün ne öneriyorsunuz" gibi uyarıların arkası kesilmiyordu.

İşler çatallaşmıştı. Biraz bugüne ilişkin şeyler söylememiz gerekiyordu. Bunun üzerine, örneğin ben, aldım elime Aydınlık ve Halkın Sesi dergilerini, sağını solunu ufak ufak değiştirerek başladım kopya çekmeye. İşte 17. sayıya kadar çıkan üç Dünya Teorisi ile ilgili, uluslararası planda gelişen olaylarla ilgili bazı yazılar böyle yazıldı.

Ancak bu durum, korktuğumuzu başımıza getirmiş, "Aydınlıkçılık' [sic] eğilimi iyiden iyiye güçlenmeye başlamıştı. Örneğin, Aydınlık'ın 64. sayısında yayınlanan "Yoldaş Dergisinin Eleştirisi 1" yazısı en tepeden başlayarak birçok insanın kafasını allak bullak etmişti.

Tam bu sırada, Aydınlık dergisinde bir de birlik çağrısı yayınlanınca, Halkın Kurtuluşu yöneticileri arasında tam bir panik başgösterdi. Bazı yöneticiler, durumu kavramış ve "Aydınlıkçıların platformundan uzaklaşmadıkça batacağız. Biz mutlaka ayrı bir platform üzerinde hareket etmeliyiz. Onlarla bağları koparmalıyız ki, var olabilelim ve gelişebilelim" görüşünü savunmaya başlamışlardı.
Nitekim, Aydınlık'ın çağrısını reddeden broşür de bu anlayışla ve bir süre sonra "hizipçi hain" ilan edilecek bir Halkın Kurtuluşu yöneticisi tarafından kaleme alındı.

***

Ben Halkın Kurtuluşu ile ilgili yazı faaliyetinden ayrıldıktan sonra, oradaki gelişmeleri dolaylı olarak izleyebiliyordum, 1977 sonu 1978 başlarında Vietnam'ın Kamboçya'ya karşı giriştiği saldırının ardından Halkın Kurtuluşu'nda bu saldırıyı "ABD ve Rusya arasındaki hegemonya mücadelesinin ürünü" olarak değerlendiren bir yazı yayınlandı. Biz bu yazıyı önce anlamadık. Öyle ya bu kadar somut bir olayın "ABD ve Rusya arasındaki mücadele" ile ne alakası vardı? Yoksa Kamboçya, bizim haberimiz yokken yeniden ABD hegemonyasına mı girmişti?

Neden sonra işin aslı ortaya çıktı. Aynı günlerde Arnavutluk yöneticileri bu olayla ilgili olarak Çin'i kınayan "emperyalistler elinizi Vietnam'dan çekin" başlıklı bir yazı yayınlamışlar, Halkın Kurtuluşu bu yazıyı Tiran Radyosundan kopya çekerken, "emperyalistler'den Çin ve Rusya'nın kastedildiğini anlayamamış, "bu olsa olsa ABD'dir" diye düşünmüşlerdi.

Ve bunun arkasından "bu savaş iki süper devletin hegemonya mücadelesinin ürünüdür" manşeti sayfaya çıkıvermişti!

"Bilinmeyen “sol”: Belgeler ve olaylarla 49 grup #24 — Halkın Kurtuluşu #2: Halkın Kurtuluşu'nun görüşlerindeki en önemli değişiklik, dünya durumunu değerlendirmede oldu “Üç Dünya Teorisi; 83. sayıya kadar devrimci, 83. sayıdan sonra karşı-devrimci”" | Halkın Kurtuluşu Yazı Kurulu eski üyelerinden Alev Er, derginin nasıl çıkarıldığını anlatıyor “O hafta kim başyazı yazarsa, dergiye onun 'tahlili' yansıyordu”". Aydınlık. 28 Mart 1979. Sayfa: 8.   

BELGE | Ali Mercan'ın öz eleştirisi ve Halkın Birliği'nin cevabı (1977-1978)

SUNUŞ


İbrahim Kaypakkaya yoldaş (PŞTA).

'76 tasfiyecilerinin erken dönem şeflerinden olan Ali Mercan, bu tasfiyeci hareketten birden çok (siyasi ve şahsi) sebep sonucu ayrıldıktan sonra Aydınlık'a geçmiş ve Aydınlık'ın dergisi Halkın Sesi'nde İbrahim Kaypakkaya yoldaşımıza hakaret ettiği gibi, Aydınlık'ın yalanına da ortak olmuş ve Aydınlık'ın İbrahim Kaypakkaya'yı öldürmeye hiç çalışmadığı gibi bir yalanı dillendirmiştir.

Bahsi geçen suikast girişimi, Halil Berktay'ın 2 Mart 1972 tarihli mektubunda geçer. Mektup (TİİKP Esas Hakkında Mütalaa'da geçen haliyle) şöyledir:[1]

"Yoldaşım 1- Musa ve Seyit bayrak açmışlar, Tayland kararını kadroların önünde uydurma revizyonizmi ört bast [sic] etmek için uydurulmuş diye aşağılıyor. Rüstem Aleyhinde [sic] dedi kodulara [sic] girişiyor. Hareketin merkezi yönetimi için şerefsiz ve revizyonist tabirini kullanıyor. Daha vahimi şüyle [sic] bir ifşaat yapıyor. Öö. [Ömer Özerturgut] Almanya sorumlusudur. H.B. [Halil Berktay] Ege sorumlusudur Bunlar ve Rüstem [Bora Gözen] revizyonist D.P. [Doğu Perinçek] nin revizyonist baş yardakçılarıdır. Bu ifşaat epey yayılıyor. Komi[ği] şu iddiada bulunuyor. Almanyayıda [sic] parçalıyacağız [sic]. Hasan Yalçın ve Gün Zileli de bizden. Filistin tüm bizden. Herifi tam bir megola manik [sic] hezeyan sarmış anlaşılan Bunlara maalesef Ali Mercan, Ali Taşyapan'da [sic] tamamen katılmış durumda. Eşyalara teksir, daktilo, iki dürbün, 1300 Tl. ye [sic] alınan bir tabanca el koyuyorlar. 1500 liraya alınan bir Brovning 7,65 Rüstem'de kalıyor[.] Malatya bölgesindeki üç partili mahalli kadro tamamen bizden. Bu heriflerin pozlarından nefret etmiş durumdalar[.] Kâbil [Kocatürk] nerede belli degil [sic]... 2- Rüstem ile kararlaştırdığımız tedbirler. a) Rüstem oraya varınca hiçbir şey olmamış gibi Merkezin fikir ve eleştirilerini dinlemek için kendilerini çağırdığını söylüyecek [sic], allem kallem edip, bunları Ankaraya [sic] yollamayı başaracak... Biz onları Ankaradan [sic] buraya klavuz [sic] ile getireceğiz. Burada tevkif edip gerekeni yapacağız. Burada tevkif ettikten üç dört gün sonra Rüstem'e bir iki sağlam kadro salacağız oraları baştan inşa edecek. ) [sic] Ankara'ya gelipte [sic] orada su koyarlarsa Hulusi bey [Nuri Çolakoğlu] orada tevkif edip minibüsü istetecek, silahlı adamlarla yollayıp buraya aldıracağız. c)Hulusuye [sic] mektup yazıp böyle böyle dedim. Derhal hapise [sic] haber sal dedi Tecrit için gerekli bütün tedbirleri al dedim. Kadro okulunu teyit ettim. Halit'i ve buradan yolladığımız Hasan'ı rüstemin [sic] emrine verdim... d) Tahsini [sic] Sabahat'e yolladım, böyle böyle dedim. Hulusu'ye [sic] Tayland yollamasını söyledim. Kemal'in tedavi için çok yakında geleceğini ilettim... e) Tahsin [Necati Serhat Hürkan] ile ilgili talimatı ilettim. f) Seyyar [Caner Öztaş]'ı her an harekete hazır hale getirdim. g) Almanyaya [sic] haber salmak lazım. Derhal Filistine [sic] de haber iletsinler. Sen yazma istersen ben yolluyayım [sic]. h) Muhip [Yusuf Savaş Emek] ve Kemal [Ercan Enç] ile şahsen konuşup böyle böyle dedim. Kemal idam edilmesi gerektiğini belirtti. Şahsen bu fikre çok sempati duyuyorum. Rüstem'in bütün istediği bir ay mevkuf tutmamız. Bu mesele böyle[.] Rüstem'e 500 TL. verdim... 3- Hek [Yusuf Savaş Emek] göreve hazır oldugunu [sic] söylüyor. Beni şıp diye tanıdı. Hemde [sic] sakalla ve karanlıkta. Uzun konuştum, Hulusinin [sic] raporunu da okumuştum. Bu arkadaşın yine de Ank. Şeh. Kom. [Ankara Şehir Komitesi] için çok iyi olacağını düşündüm. Şöyle yaptım.. Kendisini kapalı olarak Ank. [Ankara] randevüsünü [sic] verdim. 6 sına [sic] kadar haber gelmezse bu kağıdı aç ve ayın dokuzunda burada yazılı randevüye [sic] git dedim. Haber iletme imkanımız var, kararını bekliyorum.. 5- Acele cevap bekliyorum. Moralimiz çok sağlam hiç merak etme. En büyük güçlük Avşar'da eylemi dizginlemek çok zorlaştı. Bir şeyler koymak gerekebilir, hakim olamıyabiliriz [sic]."

İşin aslı şu ki bu gerçek İbrahim yoldaşın yazılarında bile geçer ve tutuklamayla görevlendirilen kişi olan İrfan Çelik olduğu için plan son anda yürürlükten kaldırılır. İrfan Çelik, kendisi olduğunu bilmeden bu girişimi İK yoldaşa anlatır ve İK yoldaş (kendisi olduğunu kendisine bildirmeden) yazılarında işler. İrfan Çelik, bu girişimdeki hedefin İK yoldaş olduğunu ancak TİİKP Esas Hakkında Mütalaa'daki Halil Berktay'ın mektubunu okuyunca öğrenir ve içeridekilere de anlatır (1974). Oruçoğlu'nun aktarımıyla İrfan Çelik'in söylediği şudur:[2]

"Ya bu şudur, biz o zaman Ankara'daydık. Bize Nuri Çolakoğlu dedi ki 'partiye isyan eden iki yıkıcı vardır. Onları Söke'ye götüreceksiniz. İhtiyatlı olun. Yanınıza silahlarınızı alın. Gerekirse kendir falan da alın'. Vay anasını, bu buymuş."

Halkın Birliği, Ali Mercan'a verdiği cevapta bu meselenin 1976'da "Proleter Devrimcilerin Birliği" görüşmeleri esnasında işlendiğini, Yurtsever Gençlik (Halkın Birliği) adına katılan yöneticinin bu meseleyi gündeme getirdiğini, Aydınlık adına toplantıya katılan bir yöneticinin bu girişimi sahiplendiğini, bunun tutanaklara da geçtiğini ifşa eder. Halkın Birliği'nin ifşa etmediği sır, toplantılara katılanların kimliğiydi. "Yurtsever Gençlik" adına toplantıya katılan Aziz Vatan, Aydınlık adına katılan ise Oral Çalışlar ve Gün Zileli'ydi. Gün Zileli, toplantıyı anlatan anılarında bu tartışmaya hiç değinmiyor![3] Elbette ki bu şaşırtıcı değil, zira Gün Zileli bu anılarında sürekli kendi sorumluluğunu karartan, dahası kendisi için esas yüz kızartıcı olan konuları gizleyen bir tavır takınmıştır. Konuya dönersek, girişilen tavrın bayağılığından girişimi savunanın Oral Çalışlar olduğunu tahmin ediyoruz. Hem o değil miydi "Tasfiyeciliğin aşırı sağcı özü" teranelerini dillendiren!

Halkın Birliği'nin bu ifşaatı üzerine Halkın Sesi yalan dolu bir yazıyla cevap vermiş, İbrahim Kaypakkaya'ya aksine "para bile verildiğini" dillendirmiş, yine konuyu saptırmak için (Garbis Altınoğlu yönetici bir kademede değilken) "Halkın Birliği'nin şefi" diye kendisini hedef göstermiş ve Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesi olayında kendisini sorumlu göstermiştir.[4] Oysa ki Garbis Altınoğlu bu işte sorumlu olmadığı gibi, esasen sorumlulardan birisi olan Ümit Necef, KK hizbini 1976'da terk edip Aydınlık'a katılmıştır![5] Diğer (en başat) sorumlu Zeynel Aydındağ ise 1972'de orta doğuya firar etti, oradan da 1976'da Almanya'ya iltica etti, 1983'de Avrupa'da yakalandı ama iade edilmedi.[6] Görüldüğü üzere Garbis Altınoğlu arkadaşın bu konuyla pratik anlamda alakası yoktur, Aydınlık esasen kendisini hedef göstererek suyu bulandırmaktadır.

Bunun üzerine Halkın Birliği, Garbis Altınoğlu'nun açıklamasını dergileri adına bir ön sözle birlikte yayınladı.[7] Bu açıklamayı daha önceden bir yazımız içinde tam metin olarak kullanmıştık.[8] Garbis Altınoğlu'nun yazısında isim vermeden zikrettiği iki kişi ise Zeynel Aydındağ ve Garip Aydındağ'dır.

Aydınlık'ın konuyu Garbis Altınoğlu arkadaşa uzatan kısmı yazının kapsamı dışında tutuyor ve Ali Mercan'ın öz eleştirisi ile Halkın Birliği'nin cevabını birlikte sunuyoruz.

Yan not olarak belirtmek istiyoruz. Ali Mercan "Halktan ve kitle hareketinin durumundan hiç haberi olmayan, kitle hareketine ilgi de duymayan ve kafası dogmatizmle iyice donmuş bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı "Patron Ağa Devletini Yıkacağız" saçmalığı ile bilgiye susamış bir çok devrimcinin kafasına yanlış fikirler soktuk" diyor. Bahsi geçen, Patron-Ağa Devletini Yıkacağız (1975) broşürüdür. "Bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı" demesindeki sebep, broşürün hapisteki Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmasındandır.

Son olarak bir şeye cevap vermekte fayda var. Halkın Sesi şöyle yazıyor:[9]

Tasfiyeci şefler, H. Birliği'nin iddiasının tam tersine proleter devrimcilerden en iyi muameleyi görmüşlerdir. Onların bütün ihtiyaçları karşılanmıştır. İ. Kaypakkaya ve kafadarı, paralarının olmadığını söyledikleri için Ankara'dan Söke'ye giderlerken ve Söke'den dönüşlerinde kendilerine para verilmiş, dönüşleri de gidişleri gibi yine devrimci köylülerin güvenliği altında olmuştur. Bunların beş parasız yola çıkmalarının sebebi de, proleter devrimcilere duydukları güvendir.

"İ. Kaypakkaya ve kafadarı" dedikleri, İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu'dur. Bahsi geçen görüşme, 26 Mart 1972'deki görüşmedir. Peki gerçek dedikleri gibi midir? Gerçekten Aydınlıkçılar'a duyulan sonsuz güvenin sonucu mu böyle yola çıkılmıştır? Hayır! İbrahim yoldaşa kulak verelim:[10]

Mesela onlar, Marksist-Leninist arkadaşlardan birinin çalıştığı bir bölgede yakalanmalar olması üzerine "rezalet", "kepazelik" diye yaygarayı koparırken, kendi çömezlerinin sorumlu olduğu bölgedeki yakalanmalar üzerine, “pek bir şey yoktur, hem, devrim inişli çıkışlıdır" diye çömezlerini kurtarmaya çalışmışlardır. Mesela onlar, Marksist-Leninistlerin üçbin [sic] lira istemesi üzerine, "şehirlerdeki aydınların aidatına bel bağlamayalım" diye yaygara yaparken, kendi çömezlerine, bir seferde otuz beş bin lirayı göndermekte hiç tereddüt etmemişlerdir.

Gerçek budur. TİİKP merkezi esasen muhalefetin kadrolarını açlığa talim ederek terbiye etmeye çalışmıştır. Bu yüzden İbrahim yoldaş ve Oruçoğlu parasız gitmişlerdir. Gerçi Aydınlık bunu büyük lutûfmuş gibi gösteriyor ama geri dönüş paralarının verilmesinin esas sebebi de dedikleri gibi iyi niyetli olmaları değil, Doğu Perinçek'in DABK'daki kaynakların iade edilmesini istemesi, İK ve MO'nun ise "bunları yaratan kadrolardır, onlara sormak gereklidir ama dönüş için paramız yok" cevabını vermeleridir (aslında bu bile merkezin DABK'a nasıl bir yaptırım uyguladığının açık delilidir, bütün yaratılanlar kadroların eseridir). Yani arkalarından giden parti müfettişi Daşar Karadağ'ın katıldığı ayrılık toplantısının beklenmesidir. Belirtilmeli ki bu toplantıda da kadrolardan malzemeleri vermemek kararı çıkmış, Karadağ eli boş dönmüştür.[11] Sonucu tahmin etselerdi acaba verirler miydi?

İbrahim Kaypakkaya'yı katletmeye çalışan bu adamlar bugün kartlamış halk düşmanları olup çıkmışlardır. Yaşarken daha rezillikleriyle anılır olmuşlardır, öldükten sonra da bu rezillikleriyle anılmaya devam edeceklerdir. Bunda da şaşılacak bir şey de yoktur. Lakin, İbrahim yoldaşımız ilerici insanların yüreğinde sonsuza dek yaşayacaktır.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.12.16

[1] TİİKP Dava Dosyası. Klasör: 41. Belge: 31.'den aktaran: TİİKP Esas Hakkında Mütalaa. Sayfalar: 114-115.; ayrıca ilk yarısı şurada da geçer: "T.K.P.M.L. Esas Hakkında Mütalaa" (21 Aralık 1975). Değerli, Yaşar. Sayfa: 25.
[2] "Kırmızı Gül Buz İçinde". Cilasun, Emrah (Belgeselden çözümleyen: Aydın, Veli). El Yayınları. 1. Baskı, Şubat 2009. Sayfa: 39.
[3] "Havariler (1972-1983)". Zileli, Gün. İletişim Yayınları. 7. Baskı, 2011. İstanbul. ISBN-13: 978-975-05-0006-0. Sayfalar: 154-157.; "Bizim Çakır: Devrim hamalı". Erdoğdu Çelik, Mukaddes. Ceylan Yayınları. (Birleştirilmiş) 2. Baskı, Temmuz 2006. İstanbul. ISBN: 975-6304-45-6. Sayfalar: 366-368.
Gün Zileli, Aziz Vatan'ı tanımadığını anılarında belirtiyor, Mukaddes Erdoğdu Çelik'le karşılaştırdık.
[4] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek | MİT'in Cinayetinin Hararetli Savunucusu". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[5] "Havariler (1972-1983)". Zileli, Gün. İletişim Yayınları. 7. Baskı, 2011. İstanbul. ISBN-13: 978-975-05-0006-0. Sayfalar: 252-254.
[6] "Avukat Metin Özdemir'in sığınma istemi "hukuk dışı" bir gerekçeyle reddedildi: Federal Hükümet sığınmacılara düşmanlıkta kararlı". Türkiye Postası. 7 Oktober 1983. Nr.: 15. Sayfa: 7.
[7] "Halkın Sesi İftira ve Yalanla Komploculuğunu ve Sınıf İşbirliğini Gizleyemeyecektir". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.; "Garbis Altınoğlu'nun Açıklaması". Halkın Birliği. 28 Mart 1978. Sayı: 31. Sayfa: 6.
[9] "Halkın Birliği'nin İftirası ve Gerçek". Halkın Sesi. 14 Şubat 1978. Sayı: 148. Sayfa: 8.
[10] "Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi" (Haziran 1972). [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Yazıları". Kaypakkaya, İbrahim. Umut Yayımcılık. 1. Baskı, Mayıs 2018 [Özgür Gelecek için Yeni Demokrasi. 17 Mayıs 2018. Yıl: 1. Sayı: 10.-Ek]. Sayfa: 455.
[11] "Kaypakkaya'nın Can Yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor: Zavot'tan Vartinik'e". Oruçoğlu, Muzaffer.; Ekinci, İbrahim. Ayrıntı Yayınları. 1. Baskı, Ekim 2016. İstanbul. ISBN: 978-605-314-132-7. Sayfalar: 49, 61-62.

***


ALİ MERCAN'IN ÖZELEŞTİRİSİ


Ali Mercan, devrimci mücadeleye 1960'ların sonunda katıldı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsünde devrimci gençlik hareketinin önderlerindendi. Aynı yıllarda Dev-Genç Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak mücadele etti. Aren-Boran oportünizmine ve Mihri Belli'nin başını çektiği İlkesiz Birlik Cephesine karşı Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesini savunan Proleter Devrimci AYDINLIK saflarında yer aldı. Bir proleter devrimci olarak köylü kitleleri içinde çalıştı.

Ali Mercan, özeleştirisinde belirttiği gibi, 1972 yılında İ. Kaypakkaya'nın tasfiyeci hizbine katıldı ve bu hizbin başını çeken ilk üç adamdan biri oldu. Onun dergimize yolladığı özeleştiriyi yayınlıyoruz. Ali Mercan, proletarya hareketini bölmenin ve oportünizmin başını çekmenin ağır sorumluluğunu taşımıştır. Şimdi bir devrimciye yakışan cesaret ve dürüstlükle özeleştiri yapmaktadır. Bu özeleştiri, devrime katılmak ve proletarya davasına hizmet etmek isteyen, fakat bugüne kadar oportünist tekkelerin başını çekmiş olanlara devrimci çıkış yolunu göstermektedir.

Ben 1972'de İ. Kaypakkaya'nın kurduğu Parti yıkıcısı tasfiyeci hizibe [sic] katıldım. Tasfiyeciliğe temel teşkil eden teoriler, Birinci Tasfiyeciler denen ve daha sonra "Sandık Cinayeti Davası" diye adlandırılan davada yer alan devrim kaçkınlarının görüşleriyle aynıdır. Birinci Tasfiyeciler ile İkinci Tasfiyeciler arasında öz bakımından hiç bir fark yoktu.

Tasfiyeciliğin ortaya çıkmasının, proletarya hareketinin darbe yemiş olması ve ağır baskı altında bulunmasıyla yakın ilişkisi vardır. Öteden beri kitlelerin mücadelesi yerine, bir avuç maceracının öfkeli tutkusundan kaynaklanan eylemleri koyan ve bu eylemlerle iktidar yıkma hayalleri güden İ. Kaypakkaya, hemşehrilik duygularımıza hitabederek [sic] bizleri hizipçi ve bölücü cereyanın içine çekti. Bizim heyecanlı ve tecrübesiz olmamızdan yararlandı, sübjektivist devrim anlayışımız onun oportünist fikirlerine bizi açık hale getirmişti. İ. Kaypakkaya, hareketin yönetimini karalayarak işe başladı. Bu duruma göğüs germemiz gerekirken, ilkeleri ihlal ettik. Yıkıcılığın aleti olduk. Giderilmesi yıllara mal olan ağır hatalara yol açtık. Halkın ve devrimcilerin bölünmesinden başka bir amacı ve rolü olmayan tasfiyeciliğin yayılmasına hizmet ettik.

O yıllarda proletarya hareketi ağır bir darbe yemiş, kitlelerin mücadelesi geri çekilmişti. Devrim dalgası en durgun noktasındaydı. Buna rağmen, "kitlelerin şaha kalktığı", "halkın büyük çoğunluğunun silahlı mücadelenin gerekliliğine inandığı" gibi kendi uydurduğumuz masallara inanıyorduk. Kitleler, "erken başladılar", "işçi-köylü birleşmeden bu iş olmaz" diyerek maceracılığa karşı çıkıyordu. Biz ise onlara, "silahlı mücadeleyi kavradıklarını" ispatlamaya çalışıyorduk. Çünkü beynimiz sıkışmış, körükörüne [sic] inanmaya başlamıştık. Gerçeği tahrif ediyor ve kendi hayal alemimizde dolaşıyorduk.

Savunduğumuz sözde "gerilla savaşı" anlayışının, Mahir Çayan'ın "öncü savaş" teorilerinden hiç bir farkı yoktu. Mao Zedung'un "asi çeteler ideolojisi" diye adlandırdığı bir anlayışla dolaşıp durduk. Dağlar ve mağaralar bize kitlelerin kucağından daha yakın geliyordu. Bütün yaptığımız dağda gezmek, mağara kazmak ve bizi gözünde büyüten iyi niyetli gençlere maceracı fikirler aşılamak oldu. Kitleleri de sadece bizi besleyen bir kaynak olarak gördük. Kitlelerin ilerlemesine ve bilinçlenmesine hiç bir katkımız olmadı. Aksine kitlelerin koruyucusu pozuna girerek onların pasifleşmesine yol açtık.

Proletarya hareketine saldırmak için teoriler icat ettik. Propagandamızın temelini yalan, dedikodu ve kişileri karalama gibi gerici yöntemler oluşturuyordu. Bu propagandanım başlıca malzemesi, Birinci ve İkinci Tasfiyeci örgüt yıkıcılarının uydurdukları yalan ve iftiralardı. Hatta yalan olduğunu bile bile Aydınlıkçıların İ. Kaypakkaya'ya suikast düzenlediği iftirasını yaydık.

Kemalizm ve Milli Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak Troçkist fikirleri savunduk. Lenin, Stalin, Mao Zedung ve Dimitrov gibi ustaların, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü gibi Türkiye proletaryasının büyük önderlerinin, AYDINLIK'ın bütün kanıtlayıcı görüşlerine rağmen, biz, Kemalizmi aynen Troçki gibi değerlendirmeye devam ettik. Böylece objektif olarak halkımızın bağrında yaşayan Milli Kurtuluş Savaşımızın devrimci mirasını yok etmek, halkın milli bağımsızlık ruhunu öldürmek için çalıştık. Öne sürdüğümüz bütün bu gerici fikirler AYDINLIK'ın kararlı mücadelesiyle yere serildi ve mahkum edildi.
Kürt milli meselesinde, Kürt toprak ağalarının ve büyük burjuvalarının kuyruğuna takıldık. Milli meselenin özünde köylü meselesi olduğu gerçeğini reddettik. "Halk-millet" ayırımı üzerine sonu gelmez laf cambazlıkları yaptık. Bilindiği gibi milli meseledeki bu gerici teorilerin yıldızı da AYDINLIK'ın mücadelesi karşısında kısa sürede sönüp gitti.

Köylü meselesini hiç bir zaman anlamadık. O günkü şartlarda, yarı-feodal üretim ilişkilerinin tasfiyesi ve toprak devrimi mücadelesi yerine ihbarcılara, faizcilere başçavuşlara ve "merkezi otoriteye" karşı sözde "çete savaşı"nı savunuyorduk. Lin Biao tayfasından etkileniyorduk. Komploculuğu devrimci eylem sanıyorduk. Bütün bu anlayışlar da AYDINLIK panzehiri [sic] ile etkisiz hale geldi.

Faşizme karşı mücadelenin önemini ve gereğini kavramadık. "Sürekli faşizm" ve "bütün gericilere karşı toptan savaş" gibi Troçkist görüşlere battık. Birleşik cephe siyasetini, ittifakları reddettik. Gene AYDINLIK'ın kararlı mücadelesi sonunda bu gösterişli fakat kof, görünüşte keskin fakat özünde aşırı sağcı anlayışlar darmadağın oldu.

İşte, o kadar keskin ve üzerine Mao Zedung Düşüncesi cilası çekilmiş tasfiyeciliğin özü budur. Tasfiyeciliğin oportünist görüşleri kısa sürede iflas etti ve hayat tarafından mahkum edildi. Hayal aleminde koşan bir kısım genç insanın kafasında yaratılan kağıttan şatolar birbir [sic] yıkıldı. Palavracılık ve kof keskinlik, teslimiyete dönüştü.

1974-1975 döneminde yeniden canlandırılmaya çalışılan tasfiyecilik, mafiya [sic] çetelerine dönüştü. Dünyadan, Türkiye'den habersiz ve hayattan kopuk, yozlaşmış; keskin, gösterişli fakat o kadar da pasifizm içinde yüzen bir faaliyet geliştirildi. Derneklerde çalışma, kitle hareketlerine katılma, kitle eylemleri düzenleme gibi çalışmalar ve genel olarak şehirlerde çalışma "revizyonizm" sayılıyordu. Halktan ve kitle hareketinin durumundan hiç haberi olmayan, kitle hareketine ilgi de duymayan ve kafası dogmatizmle iyice donmuş bir takım kişilerin dört duvar arasında yazdığı "Patron Ağa Devletini Yıkacağız" saçmalığı ile bilgiye susamış bir çok devrimcinin kafasına yanlış fikirler soktuk. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine düşmanlık ve kitlelere inançsızlık temelinde biraraya [sic] getirilen genç insanlar "Ceza Yasaları"yla birarada [sic] tutulmaya çalışılıyordu. Halka ve devrime zararlı bu fikir ve faaliyetler de, bizzat hayat tarafından yere serildi. Bu anlayış ve faaliyetin aşırı sağcı özü AYDINLIK tarafından açığa çıkarıldı. Tasfiyecilik ve hizipçilik temelinde oluşan hareketin hiç bir objektif temeli kalmadı ve dağılmakla yüzyüze [sic] geldi.

1975'lerin sonu ve 1976'lardan itibaren AYDINLIK'ın proleter devrimci siyasetlerinin kitleler içinde kök salması ve kitleleri harekete geçirmesi bizi de etkiledi. Revizyonistlerle elele [sic] zorbalık uygulayarak engellemeye çalıştığımız "Ne Amerika, Ne Rusya" gibi AYDINLIK'ın temel siyasetlerinin ifadesi olan sloganları kabul etmek zorunda kaldık. İflas eden ve dağılmaya yüz tutan tasfiyeciliği diriltmek için "şefliği" devralanlarca sözde bir "tartışma kampanyası" başlatıldı. Dünyada ve Türkiye'de yer yerinden oynarken, tekkenin etrafına toplanan bir avuç genç hayattan kopuk bir "kapitalizm" tartışmasına sokuldu. Sınıf mücadelesinin dışında, dogmatizm temelinde bir laf cambazlığı ortalığı kapladı. Tasfiyeci hareket üçe bölündü. Her parçanın başına geçen mevki düşkünü şefler tabandaki iyi niyetli devrimci unsurları birbirine karşı kışkırttı.

Türkiye'de toptan ayaklanmayla devrim yapılacağı şeklindeki Troçkist hayaller üzerine inşa edilen "kapitalizm" teorileriyle, AYDINLIK'tan aşırılan fikirlerin karması bir yamalı bohça "Halkın Birliği" adı altında piyasaya sürüldü. Oportünist şefler, kitlelerden gelecek tepkilerden korunmak için bu yamalı bohçanın üzerine "toprak devrimi" cilası sürmeyi de ihmal etmediler. Mao Zedung Düşüncesi de gene bir süs olarak muhafaza edildi.

Tasfiyecilik, birçok defa kılık değiştirmesine rağmen bir özelliği daima değişmeden kaldı: AYDINLIK düşmanlığı. İşte benim de kuru bir yaprak gibi peşinden sürüklendiğim tasfiyeciliğin ana karakteri budur.

Tasfiyeci şefler kitlelerin baskısıyla AYDINLIK'la, birlik görüşmelerine katıldılar. Bu görüşmeleri tabandan titizlikle gizleyen şefler, daha sonra AYDINLIK'ın açıklamalarından öğrendiğimiz gibi bir takım entrikalar çevirmişler ve olumlu gelişmeye çomak sokmuşlardır. Bundan sonra tekkeyi düzene sokma ve Üçlü Blokun diğer şefleriyle pazarlık çalışmaları başladı. Ama hepsi birbirinden ihtiraslı ve mevki düşkünü olan şefler bir türlü anlaşamadılar.

1 Mayısta sözde "birlik yolunda blok" oluşturuldu. Bu davranışın temelinde şeflerin güçlerini ispat çabası yatıyordu. Daha sonra görüldüğü gibi yaptıkları iş, açık bir tertibe alet olmaktan başka bir şey değildi. Kanlı tertibin tabanda yarattığı tepki zorla bastırıldı. Şimdi anlıyorum ki, bu şefler tekke menfaatleri uğruna vatanı bile satarlar. Katliamdan sonra şefler, sorumluluklarını üstlenip halka hesap verecekleri yerde, tabandan gelen tepkiyi nasıl bastıracaklarını planladılar. Çünkü kendilerini temize çıkartmaktan başka bir düşünceleri yoktu.

H.Birliği'nin Mao Zedung'a ve O'nun Üç Dünya Teorisine karşı kara bayrağı kaldırmasındaki bir etken de, umut bağladıkları yerden bir mühür kapma sevdasıydı. İlkeler, halkın menfaatleri gibi şeyleri zaten bir kenara atmış bulunan şefler, bir "aferin" peşinden koşuyorlardı. Ben Üç Dünya Teorisini doğru bulduğum halde meselenin üzerine gitmedim. ''Hareketin birliğini korumak" gibisinden hatalı anlayışlarım vardı. Oportünist tekkelerin birliği için değil, parçalanması için çalışmanın biricik devrimci tutum olduğunu daha göremiyordum. Tekkeci anlayışı yıkamamıştım. Ancak AYDINLIK'ın yürüttüğü kararlı mücadele sayesinde artık meselenin bir tartışma meselesi değil, devrimle karşı-devrim arasında bir ayırım yapmak meselesi olduğunu gördüm. Üç Dünya Teorisinin Mao Zedung'a ait olmadığı gibi yalanlar iflas etti. Bu defa H.Birliği ve H.Kurtuluşu şefleri "Mao Zedung yeni bir Kautski'dir" gibi, köpekçe laflar yaymaya başladılar. Böylece benim de gözüm açıldı. Üçlü Oportünist Blokun şeflerinin artık açıkça Brejnev'in hizmetine girdiklerini anladım.

Bu noktaya gelince kafamda, yukarda kısaca özetlediğim, geçmişe ait sorumluluklarımızın bir tablosunu çizdim. Ve kafamın nasıl dogmatizmle sıkışmış, donmuş olduğunu gördüm. Bugüne kadar doğruyu görememem, hep AYDINLIK duşmanlığını yıkamamış olmamdandı. Mızrağın sivri ucunu hep AYDINLIK'a yöneltmiştim. Bu nedenle Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesinin özünü kavrayamamıştım. Sırtımda taşıdığım tasfiyeciliğin ağır yükleri ve kemikleşmiş dogmatizm, beni işte H.Birliği'nin şu andaki karşı-devrimci çizgisine kadar sürükledi.

İlk anda tekkenin içinde kalarak tabandaki devrim isteyen arkadaşları AYDINLIK'ın doğru çizgisine kazanmayı düşündüm. Fakat kısa sürede bunun yanlışlığını gördüm. Tekkelerin içinde kalarak mücadele etmek, tekkeleri ayakta tutmaya hizmet ediyordu çünkü.

Bugüne kadar halkın mücadelesine büyük zararlar verdim. Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine ve halkın menfaatlerine aykırı fikirlerin yayılmasına aracılık ettim. Sübjektif olarak devrim istesem bile, tuttuğum yol beni Troçkist karşı-devrim noktasına sürükledi. Geç de olsa doğruları görmem, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine daha sıkı sarılmamı sağladı. Şimdi AYDINLIK'ın temsil ettiği doğru çizgiye sarsılmaz bir güven duyuyorum. Beni uyandıran esas etken budur. Kendimi halkımızın bir öğrencisi kabul ediyorum. Halkı bir baba olarak görür, ona sonuna kadar güvenerek hizmet edersem, beni bir evlat olarak kabul edeceğine inanıyorum.

Bu kısa açıklamayı HALKIN SESİ aracılığıyla halkımıza duyurmayı gerekli gördüm.

Devrim isteyen bütün arkadaşlara içtenlikle sesleniyorum. Üçlü Oportünist Blokun ördüğü karşı-devrim duvarlarını darmadağın ederek, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Duşüncesinin bayrağını yükselten AYDINLIK'ın saflarına katılın. Üçlü Blokun duvarları halkımızın ve devrimcilerin önüne gerilen karşı-devrimci birer tuzaktır. Blokun şefleri, sosyal-emperyalist Brejnev'in işaretine göre hareket etmektedirler. Onlar "devrim, devrim" diye keskin palavralar sıkmakta, fakat aslında Brejnev'in işaret ettiği yere ateş etmektedirler.

Bugün, Blokun şefleri birbirlerinin tabanını oymaya çalışıyorlar. Bataklık halindeki tekkelerini "parti" ilan etmeye hazırlanıyorlar. İsmini değiştirmeklė tekkelerin mayası değişmez. Tekkeler içine hapsedilen bütün arkadaşlar AYDINLIK ve HALKIN SESİ dergilerini dikkatle okumalıdırlar. Her türlü duygusal bağlılıklar ve önyargılar terkedilmelidir. Tayin edici olan, ideolojik ve siyasi çizgidir. Gerçekleri görerek bütün devrimci arkadaşlar bir an önce devrimci saflarda yerlerini almalıdırlar. Üçlü Blokun saflarında Trockist ve karanlık adamlar cirit atmaktadır. 800 milyonluk Çin halkının, Mao Zedung'un kurup geliştirdiği 35 milyonluk ÇKP'nin ve bütün dünya proletaryasının ve halklarının lanetlediği "Dörtlü Çete"yi "yoldaş" olarak gören şefleri kaderleriyle başbaşa [sic] bırakalım. AYDINLIK'ın yükselttiği "Blokun içinde tek bir devrimci bırakmama" şiarına sıkıca sarılalım. Tekkelerde harcanan her gün devrime ve halka zarardır.

YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZM-MAO ZEDUNG DÜŞÜNCESİ!

"Proletaryanın devrimci bayrağı altında birleşelim! | Ali Mercan'ın özeleştirisi". Halkın Sesi. 20 Aralık 1977. Sayı: 140. Sayfa: 14.

***


«Üç Dünya Teorisi»;
DÖNEKLİĞİN TEORİSİ


Halkın Sesi'nin 140. sayısında Ali Mercan adlı bir döneğin karşı-devrimciliğini ilan ettiği bir yazı yayınlandı. Baştan aşağı marksist-leninist harekete, onun geçmişine hayasızca saldırı niteliğini taşıyan bu yazı, aslında bize hiç söz bırakmadan bu döneğin gerçek niteliğini teşhir etmektedir. Ülkemizde derin bir saflaşma yaşanıyor. Aynılar aynı ayrılar da ayrı yerde toplanıyorlar. yerde, yorlar. Devrimci hareket içindeki döküntü unsurlara, yozlaşmış, devrime inancını yitirmiş, mücadele azmi körelmiş unsurlara gün doğmuştur. Bunlar "biz den [sic] bu kadar" deme cesaretini bile kendilerinde bulamadıklarından "Üç Dünya Teorisi"ni kılıf edinerek karşı-devrime kapılanıyorlar. Bu kötü değil, iyi birşeydir [sic]. Marksist-leninist safların arınmasıdır. Bu gibi unsurlar, her vakit kılıf edinecek birşeyler [sic] bulabilirler. İşte Ali Mercan da bu türden unsurlardan biriydi. Biraz geç kalsa da treni kaçırmadı.

Aydınlık-Halkın Sesi'nin karşı-devrimci elebaşlarının elinde basit bir oyuncak olan bu dönek, bu elebaşıların [sic] yıllardan beri sabah akşam tekrarladıkları küfürleri aferin almaya meraklı bir uşak misali "özeleştirisine" aktarmıştır. Karşı devrimci elebaşılar, reklam değerini de dikkate alarak, kuyruk acısını çektikleri ne kadar şey varsa, hepsini bu döneğin "itirafnamesi" olarak düzdürmüşlerdir.

Bu dönek "özeleştirisinde" doğru olarak sadece bir tek noktaya temas ediyor. Kendisinin bunca yıldır "kuru bir yaprak" gibi olduğunu yazıyor. O şimdi de "kuru bir yaprak" gibidir, MİT'e kapılanmasına bir adım kalmıştır. Kendisine karşı-devrimci faaliyette bulunma uyarısına karşılık, "bu benim bileceğim iş" diyen bir adamın bu adımı atmamasına hiçbir neden yoktur. Ama bu tür ihanetler asla unutulmaz, hesabı sorulur. Ali Mercan döneği bunu aklından çıkarmasın.

Bay Ali karşı-devrimciliğini ilan ederken, hayasızca yalana da başvuruyor. Proleter devrimci hareketin, Aydınlık oportünizmine karşı mücadelede, yalan, dedikodu, kişileri karalama gibi yöntemlere başvurduğunu, söylüyor. "Hatta yalan olduğunu bile bile Aydınlıkçıların İ. Kaypakkaya'ya suikast düzenlediği iftirasını yaydık" diye yazıyor. Yalan, dedikodu, kişileri karalama gibi yöntemler bizim asla itibar etmediğimiz, etmeyeceğimiz yöntemlerdir. Bu tür yöntemlere başvuranlar bu döneğin kapılandığı tekkenin karşı-devrimci elebaşılarıdır [sic]. Onlar yıllardır Kaypakkaya yoldaşa adice saldırdılar, halen de saldırıyorlar. Ancak bu saldırıları şimdiye kadar sadece kendilerini teşhir etmeye yaradı, bundan sonra da böyle olacak. Çünkü İbrahim Kaypakkaya yoldaş halkımızın kalbinde yer etmiştir. Onun doğru fikirleri proletaryaya, halkımıza yol gösteriyor, gösterecek. Hiç bir döneğin, karşı-devrimci ele başının saldırısı ve attığı çamur bu gerçeği karartamaz. İşte bu gerçek karşı-devrimci elebaşıları [sic] hırçınlaştırıyor, marksist-leninist harekete karşı düşmanlığı her zaman ön planda tutmalarına sebep oluyor. Ali Mercan bu elebaşıların [sic] şimdiye kadar kullandıkları en kaliteli figüranıdır sadece.

Karşı-devrimci elebaşıların [sic] yıllardır örtbas etmeye çalıştıkları bir "ayıpları" da vardır: Komploculuk. Biz şimdiye kadar daima ideolojik-siyasi mücadeleyi esas aldık. Aydınlık oportünistlerinin bu karşı-devrimci faaliyetini, onlara karşı mücadelede asla istismar aracı haline getirmedik. Böyle bir yola sapmak siyasi acizlik demek olurdu. Ancak bu noktada devrimcilerin gerçekleri bilmesi gerekmektedir: Aydınlık oportünistleri, faşistlerin halka azgınca saldırdıkları 12 Mart döneminde İbrahim Kaypakkaya yoldaşı öldürmeyi planlayan adi komploculardır. Ali Mercan döneği bu gerçeği bilmemekte midir? Elbette bilmektedir. Bu "kuru yaprak" misali döneğe, gerçeği inkar etmesini karşı-devrimci elebaşılar [sic] dikte etmişlerdir. Fırsattan istifade, adi birer komplocu oldukları gerçeğini hasır altı edebileceklerini sanmışlardır.

Karşı-devrimci elebaşlar [sic]en küçük bir direnç göstermeden 12 Mart faşistlerine teslim olduktan, bildiklerini bırakalım tahmin ettiklerini anlattıktan sonra bugün, kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bunlar faşizme karşı direnmeye cesaret edememişlerdir ama, fikirleri karşısında ezildikleri Kaypakkaya yoldaşı, faşistlerin yapmak istediği gibi, katletmenin planlarını kurmuşlardır. Halil Berktay adlı bir zatın bu planları içeren mektubu TİİKP davasında da okunmuştur. Bu mektup esas hakkındaki mütalaada da yer almaktadır. Bu mektubun ilgili bölümünü yayınlıyoruz.

Yine bu mektubun yazıldığı sırada karşı-devrimci elebaşlar [sic] Kaypakkaya yoldaşı Ankara'da bir evde tuzağa düşürüp, elini ayağını bağlıyarak [sic] zorla Söke'ye nakletmeyi planlamışlardır. Bilindiği gibi o sıralar karşı-devrimci elebaşılar Söke'de, Ali Mercan döneğinin "özeleştirisinde" belirttiği türden mağara da kazmakla, halk savaşı palavrası atmakla, şehirlerin kirli havasıyla daralan ciğerlerine dağ havası çekmekle, lafın kısası silahlı mücadele, toprak devrimi adına şarlatanlık yapmakla meşguldüler. Sayfiyedeyken bir ara "Kaypakkaya meselesini de halletmeyi" tasarladılar.

Karşı-devrimci elebaşıların [sic] Ankara'da bir evde Kaypakkaya yoldaşı tuzağa düşürmeye memur ettikleri kişilerden biri şimdi proleter devrimci saflardadır. Bu işe memur edilen diğerleri ise Nuri Çolakoğlu, Erkan Yücel ve polis ajanı Halis Özkan'dır. Bu komplo, bugün proleter devrimci saflarda olan yoldaşın bu aşağılık işe alet olmayacağının anlaşılması üzerine, daha girişilemeden iflas etmiştir.

Aydınlık oportünizminin iki elebaşısı [sic], Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ile yaptıkları birlik görüşmelerinde gözlemci olarak bulunan Yurtsever Gençlik temsilcisiyle giriştikleri bir polemikte bu karşı-devrimci komployu savunmuşlar, haklı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu, toplantı zabıtlarında da yer almaktadır. Elebaşılar şimdi bu gerçekleri Ali Mercan döneğinin ağzından neden yalanlamak gereğini duymaktadırlar acaba?

Ali Mercan döneği "Tasfiyecilik çok kılık değiştirmesine rağmen bir özelliği değişmeden kaldı: Aydınlık düşmanlığı" diyor. Nedir Aydınlık düşmanlığı? Dün Aydınlık düşmanlığı, oportünizme, pasifizme, askeri darbe teşvikçiliğine, marksizm-leninizmin tahrifine, sınıf işbirliğine, modern revizyonizme karşı mücadelede ortayolculuğa [sic], Mihri Belli, Kıvılcımlı revizyonizmine düşmanlıktı. Bugün de pek farklı değildir. Bugün Aydınlık oportünizmine düşman olmamak karşı-devrime, modern revizyonizme, sınıf işbirliğine, emperyalistlere, işbirlikçilerine, uluslararası yeni oportünist akıma düşman olmamak demektir. Biz bunların hepsine de düşmanız, bu nedenle Aydınlık oportünizmine de düşmanız. Bundan da şeref duyuyoruz.

Halkın Birliği'nin oportünist "Üç Dünya Teorisi"ne karşı marksizm-leninizm bayrağını yükseltmesi, oportünistlerin emellerini suya düşürmüş, onları çok rahatsız etmiştir. Bu aynı zamanda marksist-leninist saflardaki oportünist unsurları açığa çıkarmış, onların barınmasına olanak vermemiştir. Ali Mercan gibi bir iki unsuru saflarından temizleyen marksist-leninist hareket daha da güçlenmiş, saflarında sıkı bir birlik oluşmuştur. Oportünistlerin kendileri gibi bir unsurla, önceden marksist-leninist saflardan kovulan bir unsur hakkında "Tekel ve Parsan işçileri Aydınlık'a katıldı" türünden sahtekarlıkları, son olarak Bay Ali'nin renkli reklamları bu gerçeğin karşısında paçavraya dönmüştür.
Ali Mercan döneği "şöhretli" ismiyle dahi kimseyi etrafında toplayamamıştır. O bunu şöyle kılıflamaya çalışıyor:

"İlk anda tekkenin kalarak tabandaki devrim içinde isteyen arkadaşları Aydınlık'ın doğru çizgisine kazanmayı düşündüm. Fakat kısa sürede bunun yanlışlığını gördüm. Tekkelerin içinde kalarak mücadele etmek, tekkeleri ayakta tutmaya hizmet ediyordu çünkü."

Hayır bay Ali, bunun sebebi, devrimci unsurların, karşı-devrimci fikirlere rağbet etmiyeceğini [sic], karşı-devrimcilik vaazedenlerin [sic], senin gibi AP ile ittifak kurulabileceğini savunanların suratına tüküreceklerini bilmendir.

"Üç Dünya Teorisi" döneklerin ve dönekliğin teorisidir. Onlar için biçilmiş kafdandır [sic]. Bu nedenle dönekler ona sarılıyor, devrimden vazgeçtiklerini, hakim sınıflarla emperyalistlerle elele [sic] yürüyeceklerini bu yolla ifade ediyorlar. Bu nedenle oportünist "Üç Dünya Teorisi"ne karşı mücadeleyi yoğunlaştırmak; kitlelere bu teorinin karşı-devrimci özünü kavratmalı, karşı-devrimci dönekleri teşhir ve tecrit etmeliyiz.

"«Üç Dünya Teorisi»; DÖNEKLİĞİN TEORİSİ". Halkın Birliği. 3 Ocak 1978. Sayı: 25. Sayfa: 11.

15 Eylül 2025 Pazartesi

BELGE | Mukaddes ÇELİK'le Röportaj: İRFAN ÇELİK'İN ÖLÜMÜNE YOL AÇAN SORUMLULARDAN HESAP SORULSUN (1988)

SUNUŞ


İrfan Çelik arkadaş.

İrfan Çelik'in ölüm yıldönümünde bir devrimciyi anarken devrimcileri anmanın kötü bir örneği yaygın şekilde uygulanır. Bu, maalesef, bu sene de aynı şekilde geçmiştir.

Bu röportajı İrfan Çelik'e olan saygımız uyarınca, gerçeklerin daha iyi bilinmesini sağlamak için yayınlıyoruz. Bu röportajın tamamı, kendi haliyle internette bildiğimiz kadarıyla yayınlanmadı. DHB ismini kullanan çevre bu röportajdan satır satır alıntılarla bir yazı yazmışsa da[1] bu yazı (intihal üzerine inşa olunsa da) bir teliftir, röportajın kendisi değil.

Bugün ESP, dünkü tavrının aksine, İrfan Çelik'in öldürüldüğünü savunuyor. Yine özellikle Halkın Birliği ismini kullanan çevre, İrfan Çelik'in intihar etmediğini özellikle savunduğu gibi, son çıkardıkları bir kitapta aksine Hüseyin Karakuş ("Vietnamlı") hakkında çirkin ifadelerde bulundular.[2] Davutpaşa zindanlarındaki direniş, kimsenin çiğnemesine izin verilmeyecek onurlu bir direniştir. Vietnamlı arkadaş da bu direnişe olumlu tavrıyla katkı sunmuştur. Kendilerinin iddia ettiği gibi "teslimiyetçi" bir tavırda asla olmamıştır. Bu çirkin, bayağı iftirayı atarken bu arkadaşların şirazesinin kaymışlığı ortadadır.

Röportajdan da gayet açık şekilde görülebileceği üzere İrfan Çelik, intihar etmiştir. Elbette ki İrfan Çelik, canı istediği için intihar etmemiştir, gördüğü işkenceler ardından intihar etmiştir, yani onun kanı 12 Eylülcü faşist katillerin elindedir; yine de kendi hayatını alanın kendisi olduğu gerçeği değişmez.

Röportajda bahsi geçen bazı diğer meselelere de değinmek gerek. Öncelikle İrfan Çelik'in 12 Mart'ta polis tavrının önemli olduğu doğrudur ki içeride polis tavırlarını irdeleyen mahkemede yer almasının ve dışarıda KK'ye önderlik etmesinin esas sebebi budur. "'76 dogmatikleri" dedikleri TKP (M-L) platformunu savunanlar, esasen (örgütsel ve ideolojik) tasfiyeciliğe ve darbeciliğe karşı bayrak açan parti üyeleridir. KK kariyerist liderliği kendi dayatmasını darbeci saymasına rağmen KK'yi feshedip yeni ve lekesiz bir önderlik kurmaya yanaşmadığı için örgüt bölünmüştür. Burada başı çeken de İrfan Çelik değil, Aziz Vatan'dır. İrfan Çelik'in tavrının çok etkili olduğu, onun önderliğinde davrandıkları, geçmişe dönük romantik bir revizyondur. İrfan Çelik'in "dogmatiklerle mücadelesi" ise, kendi kaleminden çıkan açıklamadan görüleceği üzere, Aydınlık ve Halkın Kurtuluşu paralelinde sağcıdır.[3] Bunda elbette sorumlu İrfan Çelik'in kendisi değil, savunduğu örgütsel çizgidir. '77'de ÜDT'ye karşı tavrın önderliğini ise İrfan Çelik değil, "Almanyalı Cemo" (bu çevre ne hikmetse halen daha ismini saklamada mantıklı bir sebep görüyor, kimliğini bilsek de) yapmış, ÜDT yazısını o yazmıştır. İrfan Çelik'in geriden geldiğini kabul eden Erdoğdu Çelik, ona bayraktarlık isnad etmekle tarihi gerçekleri çarpıtmaktadır.

İrfan Çelik devrimci yaşamını yanlış bir şekilde ama devrimci kararlılık ve inançla noktalamıştır. Onun intihar etmesi erdemlerini ve katkılarını ortadan kaldırmaz lakin erdemleri ve katkıları da intihar ettiği gerçeğini karartamaz. Bu intiharın mesuliyetinin de 12 Eylülcüler üzerinde olduğu gibi.

Yazıdaki yazım hatalarına dokunmadık, "[sic]" ekledik. Fotoğrafları baskıları kaliteli olmadığı, bizim elimizde de scan olmadığı için çıkardık. Kendimiz bir tane fotoğraf ekliyoruz.

İrfan Çelik'i saygıyla anıyoruz.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2025.09.15

Bu tarz eski yazılardan satır satır kopyalayıp hiçbir işarette bulunmamak maalesef bu çevrede yaygındır.
[2] "Anılar ve değerlendirmeler ışığında TKP-ML Hareketi'nin tarihine yolculuk" (1. Cilt). Kaya, Serdar Ağca. Çe-Kay Yayınevi. 1. Baskı, Aralık 2022. İstanbul. ISBN: 9786057281708. Sayfalar: 490-508.
Mukaddes Erdoğdu Çelik'in kitabında bu metni tahrif edip, aşırı sağcı kısımları almadığını da ayriyeten belirtmeliyiz.


***

Mukaddes ÇELİK'le Röpartaj [sic]
İRFAN ÇELİK'İN ÖLÜMÜNE YOL AÇAN SORUMLULARDAN HESAP SORULSUN


14 Eylül 1980'de kaybettiğimiz değerli devrimci sosyalist önder İRFAN ÇELİK'in eşi MUKADDES ÇELİK'le dergimiz adına görüştük. Yaptığımız röportajı yayınlıyoruz.

EMEĞİN BAYRAĞI: İrfan Çelik'i yakından tanıyan birisiniz. Amacımız onu daha yakından tanıyabilmek ve okuyucularımıza da tanıtabilmek. Ama isterseniz devrimci mücadeleye aktif olarak, katılmadan önceki hayatından, daha sonraya da taşıdığı bu dönemdeki özelliklerinden başlayalım. Devrimci mücadeleye katılmadan önceki yaşamını özetleyebilir misiniz?
- Kronolojik olarak söylemek gerekirse, 1950 yılının 15 Nisan'ında Yerköy'ün Köycü köyünde doğdu. İlk ve Orta eğitimini, sonradan taşındıkları Yerköy'de tamamlıyor. Parasız yatılı olarak Tokat İlköğretmen okulunda devam ettirdiği eğitimini, İzmir Yüksek Öğretmen Okulu'nda okuduğu bir yıldan sonra, İstanbul Fen Fakültesi, Matematik-Astronomi bölümü ikinci sınıfında noktalıyor. Her zaman başarılı bir öğrenci oluyor. Ailesinin yanında ise, onların işlerine katılıyor, bakkal işletmeciliği, babasının kamyonunda ise muavinlik yapıyor.
Sorunuza bağlı olarak şunları belirteyim. Aile bağlarının güçlü olduğu bir ortamda yetişmiş, annesi, dedesi ve diğerlerinden gördüğü engin sevgi ve hoşgörü ortamı, O'nun sonraki yaşamına taşıdığı belirgin özelliklerden oluyor. Gene büyük aile içinde hep saygı uyandırıyor. Kendisine karşı güven duyulmuş biri oluyor. İrfan insana değer vermeyi, her ortamda eğitici olmayı, fedakarlığı, alçakgönüllülüğü, çalışkanlığı, aile içindeki yaşamından kazanıyor.
Aile içinde çok acıya tanık oluyor, özellikle annesinin süregiden hastalığı O'nu hastalıktan, acıdan ürkek kılıyor. İnsanların acılarına, hastalıklarına sevinçleri kadar duyarlı hale geliyor. Yukarıda saydıklarım yanında bu yanı da çocukluğundan, devrimci yaşamına taşıdığı özelliklerdendir.
Ailenin özellikleri itibariyle güçlü bir dini eğitim gördüğü gibi, yüksek öğrenime kadar güçlü dini inançlarını koruyor. Aynı zamada [sic] dedesinin katkılarıyla ciddi bir halk kültürü birikimine sahipti. Halk hikayelerini, masalları, fıkraları vb. den oluşan geniş bir repertuarı vardı. Size, yol kenarındaki taşların bile öyküsünü anlatabilirdi. İçerdiği zengin sohbet özelliği de buradan edinmişti.
EB- O'nu devrimci mücadeleye çeken başlıca faktörler neydi? Ve bunlar gelişmesini nasıl etkiledi?
- Ailesi orta halli köylü-kentli bir yapıda. Ekonomik yoksulluk yaşamıyor, ama hep acıya, yoksulluğa, baskıya tanık oluyor.
Bir önceki sorunuza yanıtta, O'nun devrimci olmadan kazandığı kişisel özelliklerini saydım. Özetlersek; insanı sevmenin, değer vermenin, saygı duymanın seçkin bir örneği bu insan, aynı zamanda, en yakınlarının da şahsında somutlaştırdığı acıları dindirme gibi bir özelliğe sahip. Yüksek Öğrenim zamanında devrimci düşünceyle, Marksizm-Leninizle [sic] yüzyüze gelince, dünyayı ve sorunları, acıları, nedenleri ve çözüm yollarıyla bütünlüklü kavrama olanağına kavuşmuş oluyor. Bu kavrayış, O'nu, dünyayı değiştirme eylemine itici olmuştur. O andan itibaren de hiçbir çıkar gözetmeden, sürmekte olan işçi-öğrenci genel halk devrimci mücadelesinin çekici etkisiyle birlikte, kararlı bir şekilde savaşıma atılmıştır. Ve bir daha da, başka bir yaşam tarzı ne düşündü, ne de önüne çıkan burjuva nimetlerden yararlandı. Önüne serilen bütün olanakları elinin tersiyle itmekten çekinmedi. Bu nedenle de, işin başında daha, bu gelişmeye karşı duran ailesinden ilk kopuşu gerçekleştirdi. 24 saat devrim ve sosyalizm için savaşmayı seçtiğinden, öğrenimini de noktaladı.
EB- Bu dönemdeki devrimci çalışması konusunda neler biliyorsunuz? Profesyonel devrimci çalışmaya ne zaman katıldı? Bu dönemde özellikle öne çıkan özellikleri konusunda neler diyebilirsiniz?
- Önce bir öğrenci olarak, '68'lerin devrimci kabarış ortamında gençliğin anti-faşist, anti-emperyalist mücadelesinde yer aldı. Demokratik üniversite kavgasının bir sıra neferi oldu. Savaşım '70'e doğru yürürken, bir Dev-Genç üyesi olarak, ilk başlarda, gençlik içinde en etkin olan THKP-C sempatizanı olmuş: sonra PDA'nın gençlik içinde militan bir kadrosu tarafından PDA'ya kazanılmış. PDA'ya geçişi, O'nun, profesyonel devrimci yaşamının da başlangıcı. Tabii ben bu kesitin doğrudan tanığı değilim. Kendisinin, yakın çalışma arkadaşlarının anlattıklarından, 12 Mart döneminin dava dosyalarından öğrendiklerime dayanarak anlatmaya çalışıyorum.
Savaşımın bir sıra neferi olarak çalıştığı o günlerde, bir kavga arkadaşının anlattığına göre, gene verilen her işe koşan, çok çalışkan, çok fedakar, alçakgönüllü biri. Her zaman eylemlerin içinde... Eylemler dışında, bir çok devrimci genç, zamanını kahvelerde vb. gevezeliklerle öldürürken, O, toplantılarda, seminerlerde can kulağıyla tartışmaları dinleyen, notlar alan, söylenenleri irdeleyen teorik eğitimini gerçekleştirmeye yönelen biri oluyor.
PDA saflarında, devrimin temel sorunlarıyla, Marksizm-Leninizmi öğrenmeye daha köklü yöneliyor. Daktilo yazmak gibi, teknik beceriler kazanıyor. Eylemlerdeki özellikleri, O'nun Filistin'e askeri bir kadro olarak yetişmesi için gönderilmesini sağlıyor. Orada da başarılı bir öğrenci. Nitekim, katıldığı siyonistlere karşı savaş içindeki devre kursunu (hatırladığım kadarıyla) başarılı bitiren iki kişiden biri.
Gene belgelere göre, Filistin dönüşü, İbrahim KAYPAKKAYA önderliğinde, Marksist-Leninist muhalefetin PDA'dan kopuşunun yaklaştığı günler. Oportūnist önderliğin engelleme çabalarına rağmen, durumdan haberdar olmasıyla birlikte, muhalefetin saflarında yer alıyor. TKP/ML-TİKKO'nun ilk kurucu militanlarından ve üyelerinden biri olarak çalışıyor. Bir süre sonra örgütün örgütlenme çalışmalarında yer almak için gittiği, Mardin'de Mart 73'te yakalanıyor.
EB- İrfan Çelik'in, Filistin kamplarında eğitim gördüğünü, aynı zamanda burada siyonistlere karşı da mücadele ettiğini söylediniz. Buradaki askeri eğilimin mücadelenin, insan ve yaşamında özel bir yeri olmalı. Buraya ilişkin aktarabileceğiniz önemli bir anısı var mı?
- Evet, Filistin devresinin O'nun Üzerinde çok yoğun etkileri vardı. Sohbetlerimizde, orada yaşadıklarından kesitleri sık sık dinlerdim. Şöyle ki, Lübnan'da Filistin'li ve diğer uluslardan özgürlük savaşçılarıyla omuz omuza olmak, O'nun enternasyonalist bilinç ve duygularının gelişmesinde çok önemli bir rol oynamış; Filistin halkının haklı davası, yüreğinde ve bilincinde silinmez bir yer edinmişti. Sonraki süreçte, Filistin savaşının çok yakın bir takipçisi oldu. 76 Telzaatar direnişi sürerken hiç abartmasız, sanki orada yaşıyordu; direnişin bütün şiddetini, yüceliğini, coşkusunu hissediyordu. Nasıl yardım edebileceği sorusuna yanıt arıyordu.
Orada, yalnızca askeri eğitim görmemiş, savaşın acımasızlığını, düşmanla göğüs göğüse çarpışmanın büyük bir soğukkanlılık, kararlılık ve esneklik gerektirdiğni de öğrenmişti.
Olayın bu yanını yaklaşık şöyle dile getiriyordu:
"Eğitimler çok katı disiplin altında oluyordu, çok amansızdı. Eğitim sırasında, komutan sürekli mermi sıkıyordu. En ufak hatamız, ölüm demekti. İlk önce bu, bana çok acımasız geldi. Fakat, gördüm ki, savaş anında atik, esnek ve gözünü kırpmayan biri olmak gerekli. Eğitim, millitanlara [sic] inanç ve kararlılıktan sonra, bunu sağlıyor."
EB- İbrahim Kaypakkaya'ya PDA tarafından düzenlenmek istenen bir komplo var. İrfan'ın varlığının bu komployu bozduğu söyleniyor. Bunu açıklayabilir misiniz?
- TİİKP dava dosyasında, Halil Berktay'ın el yazması bir mektup var. Bu mektuba göre, İ. Kaypakkaya'nın muhalefetini bastırmak için, O'nu tutuklamak ve sonra gerekirse öldürmek planlanıyor.
Hatırladığım kadarıyla; tartışmak niyetiyle gelen İbrahim Kaypakkaya, tutuklama gerçekleşmeden önce, "Çapa'lı bir arkadaşım vardı, Çakır. O'nunla görüşmek istiyorum" diyor. Böylece komplocular, baltayı taşa vurduklarını anlıyor. İ. Kaypakkaya'nın sözünü ettiği Çakır, O'nu tutsak etmekle görevlendirdikleri, İrfan Çelik'tir. Çünkü, bunun üzerine, panik içerisinde komplo planı bozuluyor.
Sonraki yıllarda İrfan, olayı şöyle anlatmıştı: "Hizipçi yıkıcı bir adam var. O'nu sana teslim edeceğiz. Bu esiri tutacaksın, gerekirsye [sic] öldüreceksin dediler. Filistin'den yeni gelmiştim. Örgüt içindeki gelişmelerden habersizdim, verilen görevi tartışmadım bile. Hazırlıklarımı yaptıktan sonra bir süre bekledim fakat bizim esir bir türlü gelmedi. Sorduğumda gerek kalmadı, dediler. Esirin İbrahim yoldaş olduğunu sonradan öğrendim."
EB- 12 Mart bir karabulut gibi çöktü. Aynı zamanda bu zorlu bir sınav dönemiydi. İrfan bütün canlılığıyla yaşadı bu dönemi. Bildiğiniz kadarıyla nasıl bir sınav verdi?
- Önceden söylediğim gibi, bu sürecin canlı tanığı değilim. Doğrusu şu ki, 12 Mart olduğunda henüz, devrimci mücadeleyle, devrimci düşünceyle karşılaşmamış bir lise öğrencisiydim. Kısa süre sonra yüksek okulda yüzyüze geldiysem de, 12 Mart'ın da, zorlu bir sınavdan geçtiğimizin de bilincinde değildim. Dolayısıyla İrfan'ın bu devredeki tutumu -öğrendiğim kadarıyla- sonraki süreçte kazandığım bilinç ışığında yargılayabilirim.
Bir eylem adamı olarak O, bence bu zorlu dönemin ilk sınavını, yükseliş döneminin parlaklıklarına kapılarak mücadeleye girmiş. geçici yol arkadaşlarından olmadığını kanıtlayarak vermişti. Dönemin sayısız parlak devrimcileri sapır sapır dökülüp, okullarına, sıcak yuvalarına dönerken, O, sessiz, gösterişsiz, üniversitenin daimi silahlı muhafızlarından, sıradan militan, yeni koşullarda illegal devrimci örgüt yaşamını seçmişti. Bütün enerjisiyle, seçiminin gereklerine de uygun davranmıştı.
İkinci sınavını, PDA içindeki ideolojik-örgütsel ayrışmada M-L safları seçmesiyle, devrim ve sosyalizm yolunda yürüme kararlılığını göstererek vermişti.
EB- 12 Mart darbesiyle birlikte zindanlar tıka basa dolduruldu. Zindanlar önemli bir mücadele alanı durumuna gelmişlerdi. Bu dönemdeki cezaevi mücadelesi hakkında bilgi verebilir misiniz?
- İsterseniz sorunuza, zindan öncesi işkence ve sonrasındaki mahkeme dönemini de katarak yanıt vereyim.
Mardin'de bir evin basılmasıyla kısa bir çatışmadan sonra yakalanıyor. Mardin'de işkence görüp görmediğini şimdi hatırlamıyorum. Ama görmemesinin olanaklı olmadığını kestirebiliriz. O'da [sic] diğer TKP/ML-TIKKO davası sanıkları gibi, Diyarbakır işkencehanelerine getirilmiş, günler süren boyutlu işkencelerden geçirilmiştir O zaman Diyarbakır'da 7. Kolordu'nun yönetiminde sıkıyönetim yürürlüktedir. Bildiğiniz gibi, aynı dönemde, İbrahim Kaypakkaya'da [sic] Diyarbakır işkencehanelerinde. İki mücadele yoldaşı bir kez daha aynı havayı teneffüs ederek, aynı cellatların sorgu ve işkencelerine maruz kalıyorlar. Ve tıpkı İbrahim gibi, İrfan'ında iğrenç işkenceler karşısında tutumu; "Ser verip sır vermemek" oluyor. İrfan, İbrahim'den sonra, davanın işkencecilere en ufak bir örgüt sırrı vermeyen militanlarından biridir.
Cezaevi yaşamı için şunları söyleyebilirim. Diyarbakır, Davutpaşa ve en son Selimiye Kışlası cezaevlerinde kaldı. Önce niçin zindana düştüğünün bilincinde, mücadelenin başka bir alanında üstüne düşen devrimci görevlerini gerçekleştirmeye girişmiştir. Bitmez tükenmez bir enerjiyle dönekliğin, yılgınlığın, pasifizmin yaygınlaştığı o ortamda, devrimci sosyalist gibi yaşamaya en yakın çevresini de aynı çizgiye çekmeye harcamıştır. Bildiğim kadarıyla o günlerde, teorik eğitim çalışmaları, çeşitli konularda araştırma incelemeleri gerçekleştirirken, aynı zamanda her günkü ağır spor çalışmalarının da öğretmenlerinden birisiydi. Eğitici, toparlayıcılığı hep a alçakgönüllülüğü içinde gerçekleştirirken, diğer devrimcilere de unutulmaz olumlu örnekler sunmuştur.
Mahkemelerde, ilk olarak sade bir ataklık heyetin ya da savcının iddia ve tehditleri karşısında korkusuz tutumuyla dikkati çekiyordu. Ufak tefek vücudu ile duruşma aralarında oradan oraya koşuyor, sürekli birileriyle konuşuyor, bazen de yazıyordu. İlk araştırma-inceleme çalışmamı O'nun yol göstericiliğinde yapmıştım.
Mahkemede konan eylemlerde hep öne atılmıştır. Hatta bir kezinde bu nedenle "mahkemede isyan çıkarmak" suçu ile yargılanıp, ayrıca 20 ay cezaya mahkum olanlardan biriydi. Yargılama yaklaşık iki yıl sürdü, [sic] O, Marksist-Leninist olduğunu, bu nedenle de profesyonel bir devrimci gibi yaşayıp, çalıştığını açıkladı. Sonunda 16 yıl hüküm giydiyse de, yürürlüğe giren "af" yasasıyla, '75 yazında tahliye oldu.
EB- Dışarıya çıktıktan sonra nasıl davrandı? Bu yeni dönemde İrfan Çelik'in öne çıktığı söyleniyor. Bildiğiniz kadarıyla bu yeni dönemdeki rolünü açıklayabilir misiniz?
- Genellikle zindandan çıkan her devrimcinin aile çevresinden gördüğü baskı ve pazarlıkları O'da [sic] gördü. Önüne çok miktarda "nimet" serildi. Ama o bunları reddetti. İnançlarından vazgeçmek, inançlarının yol gösterdiği yaşam biçimini terketmek [sic] O'nun işi değildi.
"Af" kapsamı dışında kalan 20 aylık mahkumiyeti vardı. Aynı zamanda okulu terketmiş [sic], askere de gitmemişti. Mücadeleyi seçen biri olarak, bu durumda O, illegal yaşamayı tercih etti.
Yeni dönemdeki çalışmaları ve rolünü, ancak mensubu olduğu örgütün yayınladığı belgelerden öğrendiklerime göre anlatabilirim. Buna göre;
Zindandan, örgütün Koordinasyon Komitesi üyesi olarak çıkıyor. Dolayısıyla faaliyette de bu fonksiyonuna uygun yeralıyor [sic].
'73'lerden itibaren Türkiye'de devrimci mücadele yeniden canlanmaya başladı. Devrimci örgütlerin faaliyetleri de buna paralel olarak, 12 Mart yenilgisinin yaralarını sararak canlanmaya başladı. İrfan bu sürece içerden ve '75 yazından itibaren de dışardan katıldı. O, kitle mücadelesinin canlanışı içinde, hızla gelişmeye başlayan örgüt yapısının daha da genişlemesi, niteliğinin geliştirilmesi için, bazı bölgelerdeki faaliyetin başında oldu.
'76 yılı, örgütün geçmişin hatalı teorik görüşleri, öngördüğü politik tezleri ve örgütsel anlayış ve politikalarıyla hesaplaşma yılı oldu. Hesaplaşma, diğer şeyler bir yana, ideolojik ve örgütsel ayrılığı getirdi. İrfan, burada geçmişin doğmatik, mekanik hatalarına karşı her üç alanda mücadelenin başında yer alanlardan biri oldu. Ama özellikle, örgütün mücadeleye çekilip, doğrulara kazanılması, doğmatizmin örgütsel yıkıcılığının püskürtülmesinde, en geniş örgüt kitlesinin kazanılmasında belirleyici rol oynadı. Aynı zamanda önderliğinde, doğru rotada, kararlılıkla ilerlemesinde özel bir rol oynadı. Eski bir mücadele arkadaşı sonradan "Çakırın [sic] güçlü iradesi ve ikna gücü olmasaydı, girdiğimiz yolda kararlılıkla yürüyemezdik" demişti.
Bölünme ardından, örgütün yeniden toparlanmasında, marksist-leninist örgüt modelinin yaratılmasında, örgüt çalışmasının bolşevikleştirilmesi çabasında O, gene başta geldi. Ki bu dönem, ülke iktisadında ve toplumsal yapısında kapitalizmin egemen olduğunun kavranmasına bağlı olarak, büyük sanayi kentlerinde, işçi sınıfı arasında çalışmaların yoğunlaşmaya yöneldiği, kitle çizgisinde doğmatik, sol anlayışların yıkıldığı; yığın savaşımını örgütleme perspektifiyle hareket edildiği dönemdi.
Doğmatizm aşılırken, 3 Dünya Teorisi'nin ürettiği sağcılığın etkisine girilmişti. '77 yazında 3 Dünya Teorisi'ne ve etkilerine karşı savaşıma, baharda cezaevine düşmesi nedeniyle geç girdi. [sic] ama, bu teorinin karşı devrimci özünü hemen kavrayarak, mücadeleye atıldı.
'77 ve '78 yıllarında birçok bölgede, kentte örgütsel çalışmaların yöneticiliğinde bulundu. Gerek örgüt yapısının sağlamlaştırılmasında, gerekse sağcılığın ve kendiliğindenciliğin etkilerine karşı savaşımda, amatörlüğün aşılıp profesyonelleşmede hem örgütü anlayışlar planında eğitti; hem de pratikte önderlik etti. İşçi sınıfı arasında çalışma perspektiflerinin geliştirilmesinde ilerletici oldu. Örgüt çalışmaları, önemli bir atılım ve canlılık içine girdi.
Bu devrede, örgüt içi mücadelede ele alınan sorunlara ideolojik önderlik görevlerine katıldı. Parti sorununda doğan ayrılıklardan dolayı, ortaya çıkan hizibin ezilmesinde tartışılmaz bir kararlı önderliği gerçekleştirdi. Örgüt iç mücadelesinde tüzük ilke ve kurallarının geliştirilmesi, anarşizme ve hizipçiliğe karşı yaptırım gücünün artırılmasında birinci derecede rol oynadı.
Yine belgelerden öğrendiğime göre; 1979 Nisan Konferansı, TKP/ML Hareketi'nin tarihinde gerçekleşen ilk konferanstı. Burada da ideolojik önderliğiyle, tartışmalı konularda ezici bir çoğunlukla görüş birliğinin oluşmasını sağladı. Burada da ilk kez seçimle işbaşına gelen Merkez Komitesi'ne, oybirliğiyle seçilmesi, tamı tamına örgütteki gerçek yerinin ifadesiydi. Merkez Komitesi'nin sekreteri olması da, O'nun gerçek rolüne uygundu. Ve ölene kadar da örgütün ideolojik-örgütsel önderliğinde en başta oldu.
Burada, belgelerin dışında taşarak kendi gözlemimi aktarmak istiyorum. İrfan Çelik, yıllarca örgütünün en küçük işinden, en tepedeki işine kadar koştururcasına çalıştı. Belgelerden de anlaşıldığı gibi, her zaman daha fazla pratiğin yüklerini omuzladı. Teori sorunlarıyla çoğu kez birinci planda uğraşamadı.
'80 yılı ise, daha çok örgütün ve genelin önünde duran teori sorunlarıyla uğraşmaya yöneldi. Kısa zamanda bu alanda, önemli bir birikime, iyi bir kavrayışa ve tahlil gücüne sahip olduğu açığa çıktı. Artık teori cephesinde derinliğine araştırma ve inceleme yaparak ürün verme olgunluğuna erişmişti. Ne var ki, bu alanda fazla bir ürün veremeden yakalandı ve ölümüyle bu bakımdan da TKP/ML Hareketi gibi, Türkiye devrimci hareketi de yetkin bir sosyalisti kaybetti. Bu alanda da, ilkelerde sağlam, Marksizm-Leninizme sadık bir önderin ciddi boşluğu doğdu.
EB- İrfan Çelik'in çok belirgin bir özelliği olarak alçak gönüllülüğünü, hoş görülü olmasını belirttiniz. Bu ayrı şeyi, kendisini tanıyan hemen herkes te [sic] söylüyor. Özellikle öğrenmek istediğim, farklı düşünceler, hatalar olduğunda nasıl davranıyordu?
- Sorunuzun yanıtı bir önceki bölümde bir yönüyle var. Hataların üstüne gitme özelliği vardı. Ama bunu son derece yapıcı bir tarzda, karşısındakinde ezilme duygusu yaratmadan yapardı. Öyle ki, gizli saklı tek bir duygu bile kalmamacasına, karşısındakini çözümlerdi. Sonrasında da, düzeltme yollarını olanaklı en geniş şekilde açıklar, öğretir ve sevkederdi [sic].
İdeolojik mücadelede de, belki istisnaları vardır, ama, bu çizgide hareket ederdi. Doğruları bulma ve buna insanları kazanma savaşıydı, O'nunki. O'nun tartışmalarında rekabet havası olmazdı, ve havaya girenleri de eritirdi. Gerçeklerin çarpıtılmasına, mücadelenin saptırılmasına karşı kararlı olurdu. İkelerden inandığı doğrulardan taviz vermezdi. Kuşkusuz, araştırma-incelemde [sic] yetersiz kaldığı konularda hatalara da düşerdi. Hatayı kavradığında da, büyük bir alçakgönüllülükle özeleştirisini verirdi.
Hatalara karşı mücadele anlarında, kendini aşmada zayıf kalanlara karşı, eski mücadele arkadaşlıkları uğruna, asla sessiz kalmazdı.
EB- En son Haziran 1980'de yakalandı. Yakalandığında yanında sizde vardınız. Yani burada O'na yapılanların ve bunlar karşısında İrfan'ın nasıl davrandığının canlı tanığısınız. Sizden dinlemek istiyorum bunları.
- Evet 25 Haziran'ın 26 Haziran'a döndüğü gece (1980) saat oniki [sic] sıralarında birlikte gözaltına alındık. Polisler etrafımızı çevirdiklerinde, o anki ilk gözlemim, oldukça soğukkanlı olmasıydı. Ve kısa sürede Gayrettepe'deki 1. Şube'de işkencehanelerine getirdiler. (Bizimle birlikte, tek suçları karşımızdaki koltuklarda oturmakta olan iki öğretmen bayanı da aynı muamelelerle getirmişlerdi. İki-Üç gün onları da gözaltında tuttular.) Hemen işkenceye başladılar ve kesintisiz 20 saat sürdü.
İrfan'a şube'de [sic] kaldığmız [sic] 13 günü [sic] ilk 5 gününde çok ağır işkence uyguladılar. En az on kişi birden O'nu aralarına alıp korkunç bir meydan dayağı atıyorlardı. Vücudunun her tarafından elektrik verdiler. Falaka çektiler sık sık. Su sıktılar, kalın sopalarla dövdüler, askıya aldılar. Bir kezinde de ilaç içirerek O'nu çözmeye uğraştılar. Şubeden çıkarken, işkenceyi zaman zaman attıkları meydan dayağı dışında kestikleri halde, kolları, ayakları, ayak parmakları mosmor ve kütük gibi şişti. Gene sırtı iyice morarmış, yara bere içindeydi. Vücudunun diğer yerlerindeki işkence izlerini ben göremedim. İşkenceyi beş gün sonra kestiklerini söylemiştim. Çünkü hiç bir yöntemle O'nu çözememişlerdi. O her seferinde, cellatlara "beni lime lime etseniz, size tek bir şey söylemeyeceğim" diye haykırıyordu. İşkencenin kesilmesi, cellatların çaresizlikleri, teslim olmaları demekti. Nitekim tek tek hepimize "sizi çözemeyeceğimizi anladık, ama nasıl olsa elimizdesiniz, en ufak bir ipucunda tekrar alırız" şeklinde açıklama yaptılar. 1. Şube'den Selimiye'ye sevk işlemleri için bekletildiğimiz de, uzun boylu sarışın ve yeşil gözlü bir işkenceci O'na "Ne olursan ol, kim olursan ol sana saygı duyuyorum" diyordu.
İşkencehanede kaldığı sürece, yalnızca kendisi direnmiyordu. Aynı zamada [sic] herkese direnme ruhu ve bilinci veriyor, yol gösteriyor; herkese moral kaynağı oluyordu.
Size işkence sürecinden bir iki an anlatmak isterim.
Bir kezinde, bana O'nun önünde gözlerim bağlı işkence yapıyorlar. İşkencenin dozu yoğunlaşınca, "işkenceyi kesin, konuşacağım" diyor. Tabii işkenceciler büyük bir sevinçle işkenceyi durduruyorlar. Yerde serili vaziyette iken, bir de sigara istiyor. Uzun uzun sigarasını içiyor. Bitirince, şöyle bir doğrulup "haydi başlayabilirsiniz, konuşmayacağım" diyor. Amacı, benim biraz olsun işkence görmemem. İşkenceciler ondan sonra beni bırakıp kudurmuşçasına kendisine saldırıyorlar.
Bir kezinde ilaç içirerek konuşturmayı denemişlerdi. O olayı şöyle anlatmıştı. "İlaç sözü ediyorlardı. Bunun için kendimi sıkı tutmaya karar [sic] çalışıyordum. İçirdikleri suda vardı sanırım. Büyük bir boşluğa düştüğümü anımsıyorum... «Arif, Arif, haydi kalk size gidecektik, mayolarımızı alıp denize gidecektik» gibi sözler duyuyorum, kesik kesik. Ama kendime gelemiyordum. Aniden yüreğimde korkunç bir sızı hissettim gibi geldi. O anda iyice kendime geldim. Ama uyanmamış numarasına başladım. Yaklaşık yarım saat onlar seslendi, ben de saçma sapan yanıtlarla dalga geçtim. Sonunda durumu anladılar, bir temiz dayakta [sic] ondan sonra yedim."
İrfan işkenceye direnişi sırasında her fırsatta işkenceyi, işkencecileri, kurulu sömürü ve zulüm düzenini etkili bir şekilde teşhir etti. Devrim ve sosyalizmi savundu. İşkencecilerin bilgiçlik taslamalarını boşa çıkardı. Onların sözleri üzerinden hepsini her tartışmada susturdu.
EB- Yeniden bir zindan yaşamı başlıyor. O'nun yabancısı olmadığı bir ortam...
- Evet, O'nun yeniden hem de üçüncü kez zindan yaşamı, 10 Temmuz '80 günü TCK'nın bir dizi maddesini ihlalden tutuklanmamızla başladı.
Önce, eğer izin verirseniz bu tutuklamanın öyküsünü anlatmak isterim.
Şubeden çıkarken polis ifadelerimiz her hangi bir 'suç'u içermiyordu. Polisin kanıtladığı her hangi bir iddia olmadığı gibi asılsız herhangi bir iddiayı da kabul etmemiştik. Şubede bize, bir kaç gün önce gerçekleşen MHP'li ailenin öldürülmesi dahil çok sayıda eylem yüklenmeye çalışılmıştı. Olaylarla ilgili tanıklar bize yönelik bir teşhiste bulunmadıkları halde, polis fezlekesi bu olayların faili olduğumuz iddiasındaydı. Aynı zamanda fezlekede bizlerin birer militan olduğumuz halde, bunu kanıtlayacak şekilde çözülmediğimiz söyleniyordu.
Bize yükleyebilecekleri tek şey, sahte kimlik taşımak olması gerekirken, yukarıda saydığım eylemlerde adam öldürmek, adam yaralamak, silah taşımak, örgüt üyesi, yöneticisi olmak vb. Savcılıkta sorgulandık. İfadelerimizi alan askeri savcı, deniz yüzbaşısı Erdoğan Savaşeri, suratımıza pis pis sırıtarak, ayrı ayrı bizlere; "sizlerin bu eylemlerle ilginiz olmadığı açık, ama örgüt militanı olduğunuzu biliyoruz, gerçeği araştıracağız" demişti.
Çıkarıldığımız askeri mahkemede de aynı tutumu biraz daha yumuşatarak, "evladım bu iddialar yanlış mı, bilmiyoruz, sizi tutuklamak zorundayız" diyerek, önceden sıkıyönetim-polis işbirliğiyle alınmış kararı tutanaklara geçirdi.
Tutuklama, burjuva yargı sisteminin iğrenç yüzünü, sıkıyönetim mahkemelerinin emir-komuta zinciri içinde çalışarak "adalet" dağıttığını kanıtlıyordu.
Zindan devresine gelince:
İrfan, 12 Eylül'e en yakın zaman diliminde tutuklandığında, Davutpaşa askeri cezaevine kondu. Cezaevinin başında kendi deyimiyle, "itten bitten bile sorumlu" eli bir çok devrimcinin kanına bulaşmış binbaşı Adnan Özbey vardı. Bu adam 1. Ordu kurmaylarıyla elele [sic] zindanları gerçekte 12 Eylül'e hazırlıyordu. Terör ve şiddeti artırıyor; yasak ve kısıtlamaları yoğunlaştırıyor, buna karşı direnişi bastırmak için, her yolu deniyordu. Tutuklulara olduğu gibi, ailelere de ateş açtırmış, önce cezaevi koğuşlarını ateşe verdirmiş, sonra da tutukluları betonda ve demir ranzalara yatırmıştı.
O, diğer tutuklularla birlikte, zindanda insanca yaşayabilmek için, baskı ve şiddetin durdurulması, en azından geriletilmesi ve devrimci onurunu korumak için gözüpek bir mücadeleye girişmek gerektiğini kavradı. Hatalı, uzlaşmacı eğilim ve pratiklerle uzlaşmadan, o günleri yaşayanların belirttiğine göre, mücadelenin önderi olmuştu. Aynı zamanda cezaevlerindeki politik tutsakların resmi temsilcilerinden biri olduğum açıklanmıştı.
Yazdığı bir mektupta Adnan Özbey'in Önder konumunda gördüğü devrimcileri katletme planları yaptığını, kendisinin de her an öldürülebileceğini, buna hazırlıklı olmamı vurguluyordu.
Çok kişinin bildiği gibi, O'nun başında olduğu Davutpaşa direnişi, özellikle Ağustos '80'de, Mamak'la aynı zamanda başlattırılan terörü ve devrimcileri teslim alma operasyonunu, olayların sonradan daha iyi kanıtladığı gibi önemli bir ölçüde engellemişti. En son dokuz günlük açlık grevi, cezaevi yönetiminin terör ve işkencesi altında gerçekleşti. İrfan'da [sic] en çok ezilmeye, sindirilmeye ve olayların kanıtladığı gibi fırsatı doğarsa öldürülmeye çalışanlardan biriydi.
EB- 12 Eylül, İrfan Çelik'i zindanda yakaladı. Bu sıra sizde [sic] cezaevindeydiniz. 12 Eylül'den iki gün sonra da öldüğü, intihar ettiği açıklandı. Bu konuda mutlaka söylecekleriniz [sic] olmalı.
- Olayı açıklayan savcı Erdoğan Savaşeri, oldukça sıkıntılı bir ifadeyle, katliamı, sorumluluklarını örtbas edici bir savunmaya girişti. Sözle yürüttüğümüz bir kavga geçti aramızda.
Savcı Savaşeri, daha sorgusunda O'na, "seni yeniden şubeye gönderirdim, ama iş işten geçti, 15 günde örgütün tedbirini almıştır" diye tehdit etmiş, işlediği suçlayıcı ifadeyi almaya çalışmış, İrfan'ın her yanında ağır işkence izleri olmasına rağmen rapor almak ve soruşturma isteğini reddetmiş; sözü edilen eylemlerle ilgimiz olmadığına kesin kanaat getirdiği halde, bile isteği [sic], bizim adam öldürme vb. eylemlerine katılmış olduğumuz iddiasında bulunarak, tutuklanmamızı talep etmişti. Yalnızca bu kadar değil, sonraki aylarda, hakkımızda tanık teşhisleri yaratmak için komplo düzenlemişti. Şimdi de İrfan'ın katliam komplosuna mutlaka o da dahildi.
Savca [sic], şimdi de İrfan'ın gördüğü işkenceleri, maruz kaldığı baskı ve terörü son iki günde gördüklerini, sorgulamayı, Davutpaşa'da yaşananları özellikle gizledi. Savcının tek dayanağı H. Karakuş gibi devrimci bir tanığa sahip olmaktı. Ben gerçekleri sonraki süreçte bir bir öğrendim.
Öyle bir durum vardı ki, bir yanda cezaevi müdürü, diğer yanda savcı beni ikna etmeye çalışıyorlar, devreye tutuklularla arası "iyi" başka bir subay giriyor; telefonda 1. Ordu komutanı Necdet Üruğ, gelişmeleri denetliyor, olay karşısında aldığım tutumu öğrenmeye çalışıyordu. Müthiş bir suçluluk -tabii, Savşeri [sic] pişkinliğe vurmaya çalışıyordu- psikolojisi içinde, soruşturma için ailemle görüşmek için ne istiyorsan kabul ediyorlar. Morga gitme isteğimi tartışmasız kabul ediyorlar. Tutumlarının tümü, açık bir şekilde, sessiz ve olaysız, sorunun bir an önce kapanması isteğini yansıtıyordu.
Bütün bu tartışmalar üç-dört saatlik bir zaman aldı. Yalan söyledikleri, her birinin birer katil olduğu, bir senaryo düzenledikleri benim için açıktı. Ve onlardan öğreneceğim fazla bir şey yoktu.
EB- Olay sizi ilk anda nasıl etkiledi? İlk düşünceleriniz nelerdi?
- Olay, o zaman beklediğim, hazır olduğum ama gerçekleşmesini hiç mi hiç istemediğim çok acı bir olaydı. İlk anda müthiş bir acı duydum. Çok sevgili varlığı bir daha göremeyeceğim gerçeğinin yakıcılığı, yani ölümün karşısında insanoğlunun çaresizliği; faşizme, katliamı gerçekleştirenlere, düzene ve düzenin tüm kurumlarına karşı büyük bir kin ve nefret; zulmün ve sömürünün son bulmasına, devrime ve sosyalizme özlemi ilk duygularım bunlar oldu. Ki, bu duygularım sonrasında da hiç silinmedi.
Olay hakkında ilk düşüncelerimde; intihar iddiasına hiç inanmadım. O'nun, zaten kendisinin de beklediği gibi, ayrıntılarını şimdilik bilmediğim bir şekilde katledildiği idi.
EB- İntihar eylemini nasıl görüyorsunuz? Hele de İ. Çelik gibi yılların deneylerini taşıyan, birçok olumlu sınav vermiş birinin intiharını nasıl değerlendiriyorsunuz? bu [sic] olaydan çıkardığınız sonuç ne?
- Anlatması çok zor bir sorun. Dediğiniz gibi, yılların mücadele adamının bir dizi deneyi taşıyan, şahsında toplayabilmiş bir sosyalistin intiharını açıklamak sorumluluk isteyen bir şey. Öyle de olsa, gerçeği bilimsel bir cesaretle bulmak ve açıklamak da devrimci bir görev.
Dolayısıyla intihar olayının hangi koşullarda, hangi nedenlerle gerçekleşmiş olacağını irdelemek en doğrusu.
Olayın nedenlerini yaşadığı koşullarda, Davutpaşa'da yaşadığı son günlerde aramak gerek. Faşizmin estirdiği saldırı ve baskı rüzgarında aramak gerek.
Bb. Adnan Özbey, daha önce de değindiğim gibi, -diğerlerini bir tarafa bırakarak konuşuyorum- O'nu yoketmenin [sic] türlü biçimlerini birden uygulamaya soktu. İşkence, zulüm, yıldırma, görüşçülerini kullanma vs. vb. yöntemlerini sistemlice uyguladı. Dokuz günlük açlık grevinden sonra Davutpaşa'ya İstanbul Barosu heyet göndermişti.
Heyette o zamanki avukatı, Sadık Akıncılar da varmış. S. Akıncılar'ın darbeden bir kaç gün önce, gördükleri hakkında bana anlattıklarından, cezaevi yönetiminin bir provakasyon [sic] peşinde olduğu anlaşılıyordu.
Davutpaşa'da O her fırsatta işkence altında sorguya çekilmiş; örgütü hakkında bilgi vermeye zorlanmıştı. 12 Eylül'le birlikte bütün cezaevlerinde kurulan sorgu-işkence tezgahları en başta Davutpaşa'da kurulmuştu. Tezgahın başında da orada yaşamış ve sorguya çekilmiş tutukluların açıkladıkları gibi, Adnan Özbey vardı ki, aynı şahıs Metris'te müdürken de, personel şefiyken de sorgu timi başı gibiydi. Yani, İrfan 12 Eylül'le birlikte de özel olarak cezaevi yönetimince hedef alınıyor.
H. Karakuş'un açıkladığına göre, (bana savcılıkta yaptığımız görüşmede aktardı.) o günkü sorguda, kendisine, "eşini de işkenceye aldık, şu anda elimizde" demişler. Örgütü ve cezaevi olayları hakkında, askeri kişilerce sorgulandığını açıklamış. Bu da O'nun benim adım da kullanılarak ağır bir baskı, tehdit altında olduğunu gösteriyor.
Sonradan bu bilgiyi, savcıya aktardığımda, telaşla, "benim bilgim yok, 1. Ordu Komutanlığı bilir" demişti.
Bir noktayı vurgulamak istiyorum. 12 Mart deneyini yaşanan devrimciler de, genel olarak, yeni bir darbe halinde, faşizmi, devrimci mücadeleninin kadrolarını büyük ölçüde yok edeceği yargısı vardı. Ki, bu yargı yoketmenin [sic] biçimleri tahminleri aşarak değişse de, genel olarak doğrulandı.
Ortamın tablosu için, benim kişisel iki gözlemimi de eklemek istiyorum. Kararlılık ve irade örneği olan İrfan, polisin ani saldırı ihtimali doğduğunda, bir ölçüde panikçi davranırdı. Örneğin saldırıyı abartma, tedbirlerde aşırıya kaçmak şeklinde bu kendini gösterirdi. Bu benim O'nda gördüğüm zayıf bir yandı.
Diğeri ise, insan sevgisi, insana karşı duyarlılık, bu çok güzel erdem, O'nu bazan [sic] duygusal kılardı. Örneğin, şubede benim biraz olsun işkence görmemi önlemek için, polisi oyalama taktiğine başvurması gibi. Bu tutum, bir hataydı. O'nun buradan yola çıkarak, çözüleceğine en ufak bir ihtimal vermiyorum. Ama, gene de polise duygusallığını belli etmişti ve bu onların eline verilmiş bir kozdu. Nitekim, benimde [sic]13 Eylül'de işkence de olduğum blöfünü yapmışlar kendisine. Blöfe inanmış olduğu çıkıyor, Hüseyin'e açıklamasından. Acılar çekiyor olmam, ve blöfün "O'nu çözdük" gibi bir devamı -ki bu olabilir- İrfan'ı ürkütmüş olabilir.
Tablosunu vermeye çalıştığım ortam, muhtemelen O'nu, bir anlık paniğe itti. Çözülebilirim, örgüte zarar verebilirim şüphesine kapıldı. Örgüte, dolayısıyla davaya zarar vermektense, -ve nasıl olsa kendisini öldürecekleri yargısına da sahip- ölümü tercih etti. O günlerde bu yargıya sahip olduklarını birlikte kaldığı Hikmet Şenses'de [sic] açıklamıştı. Vücudu ağır işkencelerle harap, bitkin; her an kendini kontrolü altında tutamadığını tespit etmiş olabilir.
Şundan bu yorumu çıkarıyorum. Babam, Adli Tıp görevlileriyle görüştüğünde, kendisine, "bu vücut zaten ölmüş, ister kendini asmış, isterse 'asılmış' olsun, bu haliyle fazla yaşamazdı" diyorlar.
Tabii işin bir de teknik yanı var. Bir çok insandan bilgi toplamaya çalıştım. 13 Eylül'ü 14 Eylül'le bağlayan gece cezaevinde neler olduğuna dair çeşitli bilgiler var. Bazıları diyor ki, biz geceler [sic] sabaha kadar nöbet tutuyorduk. Çünkü her an baskınlar oluyor, işkenceye tutuklular alınıyordu. O gece 5. Koğuşa kimse çıkmadı. Kimse çıkarılsaydı görürdük, duyardık filan...
Kimisi, hayır o gece bir çok insan işkenceye götürüldü, 5. koğuşun görülmemesi de olanaklı değil. 5. Koğuşa açılan başka bir kapı var.
Tavana yarım geçen kalorifer boruları, kısa boylu birinin ip sallandırmasının zorluğu, H. Karakuş'un nasıl olup ta [sic] yattığı, koğuşun kapısı önünde önemli bir uğraşı gerektiren asılma sürecinde hiç gürültü duyup kalkmaması vb. sorular çok, tabii. Herbirinin [sic] aksi kanıtlanmış değil.
Ben dava dosyasını, dosyadaki ifadeleri, otopsi raporunu savcılıkta inceledim. Çeşitli iddiaları çelişkileriyle çözümlemeye çalıştım. Giderek kuşkularım asıl olarak, kendisinin intiharı tercih ettiği noktasında toplandı. Bu kuşkumu, yukarıda tanımladığım ortam güçlendirdi. Bir de, o gece içtiği bir pakete yakın sigaranın izmaritlerinin toplandığı kül tablasında kıymık, kıymık olmuş kağıt parçaları kuşku uyandırmıştı. Kağıtların savcı tarafından kültablasından [sic] toplandığı açıklandı. İkişer üçer harflik parçacıkları inceleme süreci kısa tutulduğu için bir araya getirmem olanaklı olmadı. Okuyabildiğim iki sözcük, "Adnan", "faşist"di. El yazması O'nundu. Muhtemelen bir açıklama yazmış, sonra da vazgeçmiş ve yırtmıştı diye yorumluyorum.
Benim için, şu her zaman bir soru olarak kalacak, "ölmeye karar veren" bu insan, yaptıklarının hesabını vermekte son derece alçakgönüllü ve sorumluydu. Ölmeyi uygun bulduysa niçin, devrimcilere, uğruna savaştığı proletarya ve emekçilere, yoldaşlarına, ya da bana açık net bir açıklama bırakmadı? Hayatım boyunca, bu sorunun ağırlığını hissedeceğim. Zira dediğim gibi, eğer kendisi ölmeye karar verseydi, mutlaka bunun sorumluluğunu duyar, neden ve niçinlerle bizi karanlığa gömmezdi.
Hüseyin Karakuş, Hüseyin Yurtsever. Hasan Erkol, M.Ali... (TİKB davasından) ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım çok sayıda kişi, O'nun 12 Eylül ve 13 Eylül günleri, Adnan Özbey komutasında, Emir..., Şevket Uyar yüzbaşılar ve diğer personelce işkenceye tanıktılar. H. Karakuş, İrfan'la 13 Eylül akşamında 5. Koğuş'ta birlikte kalıyor. Hem 14 Eylül günü verdiği ifade de [sic], hem de Ekim '80'de, kendisiyle savcılıkta görüştüğümde kendisinin de İrfan'ın da gördüğü işkenceleri anlatmıştı.
Bana göre bir dizi işkencenin yanında su dolu bir mahsende [sic] bekletiyorlar; insan cesetleri gösteriyorlar ve kendisine, ertesi sabaha (14 Eylül) kadar süre tanıyorlar. Sonradan H. Karakuş yargılandığı mahkemede, verdiği sorguda İrfan'ın intiharına yol açan ortamı ve gördüğü işkenceleri ayrıntılı anlatıyor. Son olarak, YENİ DEMOKRASİ'nin 5. sayısında, işkenceleri genişçe kamuoyuna duyuruyor.
Kısaca O'nu etkileyen ortamın belirgin özelliklerinin başında, sistemli bir işkenceye uğratılması; her fırsatta örgütü ve cezaevi direnişi hakkında sorguya çekilmesi yatıyor.
Adnan Özbey ve Y. Kızılçam adlı Üsteğmen 12 Eylül operasyonu için ifadelerinde "... İsyan elebaşısı olduğu için İrfan Çelik'i ve .... ilk önce tecrite [sic] aldık" diyor. (Adnan Özbey'in ifadesini, savcı Savaşeri'nin hazırladığı dosyada okudum. Yanımdaki bir kağıda ifadeyi yazmıştım. Metris'te bir aramada elkondu [sic]. Sonradan Avukatım Kemal Keleşoğlu ifadeyi almak istediğinde, Sıkıyönetim Adli Müşavirliği, ifadeyi vermedi ve hasıraltı etti.)
Az önce biraz eksik bıraktım galiba. İrfan'ın ölümünde aydınlanmamış bir çok şey var. Dava dosyasının açılıp ilgili kişi ve kurumların, açık özellikle gizli belgeleri, tanıkları ortaya çıkması gerek. İntihar yorumu, kişi olarak benim de olaydan uzunca bir süre sonra verdiğim, mevcut bilgi ve belgeler üzerinden, en büyük olasılıktır. Ustaca bir komplo ile öldürülüp sonra da intihar süsü verilmiş olabileceği olasılığını da gündemden kaldırmış değilim, kaldırmak ta [sic] olası değildir. Ama, bugün için, bu aydınlanabilmiş değildir. Biçimi ne olursa olsun, İrfan'ın ölümü alçakça bir katliamdır.
İzin verirseniz bu konuda, bir noktaya da açıklık getirmek istiyorum. Karşıdevrimciler cephesi başından itibaren, İrfan'ın intihar ettiğini söyleseler de, olyadan [sic] sonra da, bu günde [sic], sorunun herhangi bir yerde gündeme gelmesini hiç istemediler, gündeme gelme koşullarını hep önlemeye çalıştılar; özenle bu soruna muhatap olmaktan kaçındılar. Ki, bu tutumları, oldukça dikkat çekicidir. Olayın uygulama alanında baş sorumlusu, o zamanki Bb. Adnan Özbey, çeşitli görüşmelerde tutukluların bu konudaki soru ve suçlamalarının karşısında tam bir suçlu gibi kaçmıştır. Buna tanık olarak, Hikmet Şenses'i (o zaman Davutpaşa'da), Mualla Akkurt ve Gönül Yumurtacı'yı (Metris'te) verebilirim.
Öte yandan özellikle siyasi polisin (1.şubede) ağzıyla da, bu işi 5. koğuşta son gün birlikte kaldığı Hüseyin Karakuş'un yaptığı iddiasında bulundular. Daha doğrusu, bu iddiayı gündemde tutmaya çalıştılar. Mesela, 1982 Ocak ayında Metris'ten, 1. şubeye işkenceye alındığımda da, tahliye olduğumda da, aynı polisler, bu iddialarını bana karşı savunmaya çalıştılar. Hatta düzmece iddialarını bana kabul ettirmek için, tahliye olduğunda 1. şubede fişleme işleri için bekletilirken dayak attılar, hakaret ettiler.
Baştan bu yana anlattığım ağır koşullarda, çok değerli bir devrimci sosyalist olan İrfan Çelik, intihar etmekle, ağır bir hata işledi. Ama, altını özenle çiziyorum, soylu bir davranış göstermiştir. O'nun yaşamına son vermesi, hatalı bir biçim de olsa, örgütü ve hayatını adadığı devrim davasına karşı, bilinçli bir fedakarlıktır. Hata diyorum çünkü, bir devrimci sosyalist, sınıf düşmanıyla çarpışmayı, düşmana inat bir gün daha fazla yaşayarak sürdürmelidir. Büyük bir fedakarlıktır diyorum, her şey bir yana, yaşamı çok seven, yaşamı en basit olayında bile anlamlı bulan ve anlamlı kılmayı başaran bir insan ölmeye karar veriyor. Eminim ki, o kararı verdiğinde de çok cesur ve kararlıydı, en doğru yolun o olduğuna karar verdiği için, imkansız görünen asılmayı büyük bir kararlılık ve cesaretle gerçekleştirmiştir. Bir şeye karar verdiğinde, onun kararlılığı ve cesareti hiç bir engel engel tanımazdı.
Soyluydu diyorum, çünkü, uğruna kendini adadığı bütün değerleri, zor bir anda da kendi canından, yaşamından üstün tuttu. 12 Mart'a girmeye gerek yok, 12 Eylül'ün karanlıklarının doğrudan tanıklarıyız. Öyle önderler gördük ki, kendi canlarını kurtarmak için karşı devrime teslim oldular. Sefil bir hayatı, ölmeye yeğlediler. Şemsi Özkan'da [sic] önderdi, -sonrasını tartışma dışına çıkararak konuşuyorum- kendi canını, karısını çocuğunu vb. kurtarmak için, bir günde dört can yoldaşını, polise katlettirdi. Adını sayamayacağım kadar "lider" kadro, ölümü göze alamadıkları için -intihar etmeliydiler demiyorum- örgütlerinin çökmesini sağladılar; polisin katliamlarına doğrudan destek oldular.
Böylesi bir dönemde, devrimci sosyalist önderin, davaya zarar verebilirim kaygusuyla [sic] canına kıymış olması, nereden bakarsak bakalım, ölümü göze almanın bir biçimi, tepeden tırnağa soylu bir tavırdır.
EB- Türkiye devrimci hareketi intihar olayını nasıl değerlendirdi? Sizce doğru bir tutum takınabildi mi?
- Bu noktada şöyle ya da böyle bir genelleme yapacak durumda değilim. Ancak tanık olduğum, duyduğum kadarıyla şu tutum takınıldı. Yaklaşık bir yıl, İrfan'ın intihar ettiği görüşü, çok sınırlı çevrelerde kaldı. Herkes faşizmin katliamını lanetledi. İntihar düşüncesi yaygınlaşınca, devrimciler; ipi boynuna geçiren İrfan olsa da bunun faşizmin bir katliamı olduğu gerçeğini görmediler. O'nun bu davranışının altındaki soylu duyguyu, ölüme, O'nun durumunda bir önder kadronun karar vermesinin anlamını ve önemini yeterince bilince çıkaramadılar. Örneğin, intihar ettiğini düşündükleri İrfan Çelik'i ölüm yıldönümünde anmadılar. Bu yaklaşımlar, Türkiye devrimci hareketinin geriliğini, toplumsal kimi olayların mantığını yakalamakta zayıf kaldıklarını gösteriyor.
Tabii orada öğrendiğim kadarıyla, sözde teşhir etme tavrı takınanlar da olmuş. Bunlar aslında, işkencede berbat çözülüşlerini gizlemeye çalışanlardır. Zindanlarda teslimiyet çizgisi izleyenlerdir.
Asıl üzerinde durmak istediğim, O'nun kendi yoldaşlarının tutumudur. Ki, diğer devrimcilerin hatalı yaklaşımlarını sürdürmelerine, bu hareketin tutumu yardımda bulunmuştur.
Zira TKP/ML Hareketi, İrfan'ın sık sık dediği gibi, "ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" misali bir tutumla, olayın açıklığa kavuşması için gerekli girişkenlik ve bilimsel cesareti gösterememiştir. Sorunu çözümlemek için zamanında araştırma-soruşturma yapmamıştır. Ve gerçeği bugünkü verilerin gerçeğini teslim etmede çok gecikmiştir. Öyle olunca da, uzun süre kafaların bulanık kalmasına, sakat yaklaşımların spekülasyonlarına olanak tanımıştır. Proletarya ve emekçilerin sorunu zamanında kavramaları sağlanamamıştır. Yaşamını adadığı devrim ve sosyalizm kavgasının, yaşadığı devrede önderlerinden, hem de çok değerli erdemlerine sahip önderini, olumlu özellikleriyle, yeni güçlere taşıyıp anısını yaşatımamışlardır [sic] bir dönem.
EB- Peki gördüğü işkenceler ve intihara yol açan gelişmenin sorumluları hakkında herhangi bir işlem yapıldı mi?
- Hayır, tek bir soruşturma açılmış değil. Tek bir yargılama yapılmış değil. Bu konuda benim ve avukatımın bütün başvuruları resmi olarak yanıtsız bırakıldı. Gayri resmi olarak ise, "bu işin peşini bırakın, bir komünist öldü diye subaylarımızı mahkemeye çıkarıp yargılamayız" diye tehdit edildik. Bu tehdit, babama ve Avukatıma karşı bizzat yapıldı.
Hepimiz biliyoruz, 12 Eylül döneminde bir yığın devrimci işkencehanelerde katledildi; bugüne kadar cesedi bile bulunamayanlar var. Bunların içinde çok çok azı hakkında çok az soruşturma, yargılamaya kadar yükseldi. Ve çok azında katiller, göstermelik cezalara çarptırıldılar.
Sözünü ettiğim tehdit, 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na bağlı askeri savcılardan Albay Hanefi Öncel, Yzbş. Erdoğan Savaşeri tarafından dolaylı ya da dolaysız yapıldı.
İrfan 14 Eylül 1980'de öldü. Aynı gün otopsi, olayın başlıca sorumluları ve başta savcı Erdoğan Savaşeri gözetiminde yapılmış. Otopsi raporu, işkence izlerini açıkça tespit ettiği halde, (örneğin, çeşitli yerlerde ekimoz, beyin kesitinde noktavi kanamalar, ciğerlerin kesitinde köpük gibi) aynı savcı, bu izler neden olmuş deyip, herhangi bir işlem yapmadı. Rapor yalnızca Adli Tıp Kurulu'nca imzalanmış. Oysa ki, bir de Adli Tıp Meclisi'nce incelenip, gerekirse otopsinin yenilenmesi gerekiyor.
Aynı savcı, benim eşim katledildiği iddiam hakkında hiç bir girişimde bulunmadı. Aynı zat, olayla ilgili ilk yaptığı soruşturmada, cezaevi müdürü verdiği ifadede "... İrfan'ı ...operasyonla tecrite [sic] aldık" dediği halde, operasyonu nasıl gerçekleştirdiniz diye bir soru yöneltmiyor. Son iki buçuk ayını Davutpaşa Cezaevi'nde geçirmiş birinin vücudundaki dayak, işkence izleri (ki, bunların dıştan bakınca da görülen yara izleri, bıyıklarının yolunmuş olması vb. gibi görülenleri de var) nerede nasıl oldu, diye bir soru sormuyor.
Demek ki, savcılık, cezaevi yönetimi, en azından 1. Ordu Komutanlığı -ki buna MGK'de dahildir görüşündeyim- el birliğiyle, olayı bir an önce örtbas etmek, işkencelerin sorumlularının yasal işlem görmemesi için işbirliği yapmaktadırlar. Bu işbirliği sonraki süreçte de devam etti.
Bugün, aynı sorumlular rahat köşelerinde suçları ve sorumlulukları örtbas edilmiş olarak oturuyorlar. 12 Eylül'ün bütün eylemleriyle birlikte siyasal cinayetleri de yargılanmalıdır. Bunlardan biri olarak, İrfan Çelik'in ölümüne yol açan gelişmeler ve sorumluları yargılanmalıdır.
EB- İrfan Çelik'in tam bir tanımlamasını yapar mısınız desem neler söyleyebilirsiniz?
- İrfan, dışardan baktığınızda Nihat Behram'ın dediği gibi, sıradan bir halk çocuğu sanırdınız. Davranışlarını biraz gözlemleyince, gösterişten uzak, alçakgönüllü, sevecen, herkese karşı saygılı ve sevecen, insanları incitmekten özenle kaçınan, çok uyumlu, zeki, pratik becerisi gelişkin biri olduğnu [sic] hemen kavrardınız. Tanıma sürecini olayların içine doğru uzattığınızda, sorunları, olayları iyi bir kavrayışa, çözümleme gücüne sahip olduğunu; kavradığı öğrendiği şeyleri dışındakilere taşımada, eğitmede çok canlı, çok yetenekli olduğunu; farklı fikirlerle karşılaştığında sabır ve sebatla gerçekleştiren güçlü bir ikna gücüne sahip olduğunu farkederdiniz [sic]. Hataların karşısında öyle bir yumuşak uzlaşmazlığı vardı ki, en berbat küçükburjuva [sic] bireyci özellikleri taşıyanlar bile kendilerini, O'nun karşısında özeleştiri yapmaktan kurtaramazdı. Zorluklarla, engellerle uzlaşmak, O'ndan genel olarak çok uzaktı. Yapılması zor işleri, ne eder eder, ama mutlaka gerçekleştirirdi. Çok yaratıcıydı, insiyatifliydi, çözücü, yapıcı ve ilerleticiydi. Aile çevremizden, devrimci çevresine kadar, çoğu kişi, dertlerini, sorunlarını O'na açar, önerilerini alır, çözüm getirmesini isterlerdi. O'nunla birlikte olmak, hemen herkese müthiş bir zevk, mutluluk, çalışmalarında şevk verirdi. Yakın çevresinde anlaşmazlıklara düştüğü insan sayısı, benim bildiğim ya üçtür, ya da dört. O kadar çok işe koşturur, o kadar çok çalışır ve öyle şevk saçan gönüllülük gösterirdi ki, gene Nihat Behram gibi, o küçücük gövdede kocaman bir yürek taşıdığını teslim ederdiniz. Bilmem, İrfan'ı tam tamına olmasa da derli toplu anlatabildim mi?
İzin verirseniz, buna biraz da, daha özel yanlarını ekleyeyim.
İrfan, insana özgü tüm duyguları, olayları da tıpkı devrimci çalışmalarında olduğu gibi, coşkuyla ve dolu dolu yaşadı. Acı kadar sevinci de, dostluk kadar sevdası da, birliktelik kadar hasretlikleri de aynı duyarlılıkla, aynı coşkuyla yaşadı, çevresine de aynı coşkuyla taşıdı.
Açıkçası, O'nunla yaşamak, O'nunla çalışmak, aynı idealleri ve aynı duyguları paylaşmak, hatta sigara tüttürüp türkü dinlemek müthiş bir şeydi. Ölümü de, o ölçüde, tüm sevenleri, yakınları ve yoldaşları için müthiş bir acı oldu; bu büyük bir kayıp, müthiş bir boşluk yarattı.
EB- Açıklamalarınız için teşekkür ederim.
- Ben teşekkür ederim. Bana, seçkin bir devrimci sosyalist olan İ. Çelik'i anlatma, faşizmin önemli bir siyasi cinayetini kamuoyunda açıklama fırsatı verdiniz.

Kaynak: "Mukaddes ÇELİK'le Röpartaj: İRFAN ÇELİK'İN ÖLÜMÜNE YOL AÇAN SORUMLULARDAN HESAP SORULSUN" [sic]. Emeğin Bayrağı. Ekim 1988. Yıl: 1. Sayı: 8. Sayfalar: 46-52.