13 Temmuz 2022 Çarşamba

ŞİİR | Hasan Hakkı Erdoğan - Xello'nun Biyografisi

Halil İbrahim Katar yoldaş.


Hasan Hakkı Erdoğan yoldaşımızın "Xello'nun biyografisi" şiiri, Halil İbrahim Katar yoldaşımızın hayatını anlatır. Halil İbrahim Katar yoldaşımız hakkında maalesef çok detaylı bilgilere sahip değiliz.[1] Bu açıdan baktığımızda yoldaşın hayatına dair şiirden çıkardığımız şu oluyor:

1961 doğumlu yoldaş, yurtsever Kürt köylülerince devlete isyanı temsil eden eşkıyalardan küçük yaştan itibaren etkilenmişti. Babasının görece feodal kültüre dair daha ileri bir kişilik olduğu anlaşılıyor. Yine ailesi, kendisi küçük yaştayken kan davası sebebiyle memleketinden ayrılmış, önce Diyarbakır'a, sonra da İzmir'e gitmiştir. İzmir'de Kürt olmasından kaynaklanan milli zulüm etkisini hissettirmiş, kısa sürede yoldaşın İzmir'de tanıştığı devrimciler vasıtasıyla parti saflarına katılmasını sağlamıştır. Yoldaş, Orhan Bakır yoldaşın kaçırılması eylemi sonrası aranır konuma düştüğü için memleketi olan Diyarbakır'a örgütlü olarak geri dönmüş. Diyarbakır'ın çeşitli bölgelerinde parti faaliyeti yürütmüştür, ta ki kendisini bizden ayıran acı kaza yaşanana dek.

Yoldaşın tam ölüm tarihine dair ise kesin bir bilgimiz yok. Ekim 1980 diyenler de olduğu gibi, daha kesin bir ifade olarak "12 Eylül'ün ilk haftasında" diyenler de var. Spesifik bir tarih olarak 16 Eylül 1980 tarihini, fotoğrafı kendisinden edindiğimiz kişi belirtiyor. Biz bu spesifik tarihi temel alma taraflısıyız.

Hasan Hakkı Erdoğan yoldaşın şiirinde yazım hatası olarak geçen yerler tarafımızca değil, metinde geçen hali olduğu için orijinalliğini koruması adına aynen geçilmiştir.


***


Halil İbrahim Katar yoldaşımız hakkında bilgiler maalesef kırıntı şeklinde. Oysa ki biz, her şehidimiz için ciltler dolusu yazı olsun isterdik, isterdik ki böylece sınırlı bir yaşamı sınırsız bir davaya hasreden halk savaşçılarının hem kahramanlıkları hem de deneyimleri ardından gelen kuşaklara deneyim olsun. Oysa ki böyle bir olasılığımız, maalesef ki yok. Bilakis yoldaşın fotoğrafı bile uzun zaman elde yoktu, ölüm tarihi bile uzun süre kesin değildi, hatta soyadı bile değişiklik gösteriyordu. Eksiklik midir? Evet. Peki bu demektir mi ki yoldaş unutuldu? Bu demektir mi ki yoldaş zayi oldu, hiç oldu? Hayır! Yoldaş, onun ismini bilmeyenlerin yüreklerinde, kavgalarında dahi dipdiri şekilde yaşıyor, zira yoldaşımız bütün insanlığın en ileri unsurlarını birleştiren aziz bir kavganın aziz bir savaşçısıydı: Komünizmin. Bizim kavgamıza ölüm olmadığı gibi, dünya döndükçe de kavgamız sürecektir ve kavgamız sürdükçe de yoldaşlarımıza ölüm yoktur. Zira dendiği gibi, Partizanlar ölmez!

Halil İbrahim Katar yoldaşın ölümsüz anısına saygıyla.


İbo'dan Demirdağ'a — Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.07.14


[1] Vaktinde şöyle bir geri dönüş almıştık: "Halil İbrahim Kater, İzmir'de Parti saflarında örgütlendi. Hasan Hakkı yoldaş sorumluluğunda üç kişilik bir semt biriminde ve öğrenci gençlik içinde faaliyet yürütürken, planlanan bir eylem için bu komiteden bir arkadaşın görevlendirilmesi gündeme gelince, üçüncü arkadaşın görev alması kararlaştırılıyor. Bu süreçte Halil İbrahim'in devrimci mücadele içinde yer almasına karşı çıkan abileri ona şiddet uygulayınca alınan karar değiştiriliyor ve Halil İbrahim yoldaş evden ayrılarak Orhan Bakır yoldaşın kaçırılması eylemi için bir aydan fazla süren bir eğitim ve hazırlık sürecinden sonra yoldaşlarıyla birlikte eylemi gerçekleştirdikten sonra İzmir'den ayrılıyor ve Diyarbakır'da bu talihsiz kazayla ölümsüzlerimiz arasında yerini alıyor. O, İbrahim Kaypakkaya'nın ruhunu şekillendirdiği Komünist Partisi'nin bilinçlendirdiği, aldığı bu bilinçle hayatı kavrama yolunda attığı adımlarla anılarımızdaki yerini her zaman koruyacaktır, saygıyla anıyorum."

Bir başka anlatı da "Diyarbakır surlarını gezmeyi çok sevdiği" şeklindeydi. Maalesef yoldaşımızı tanıyan bazı örgütlü veya halen daha gelenek içerisinde kendisini sayan kişiler dahi, yoldaş hakkında düzgün bir anlatı yapmadılar, yazılı bir materyal bırakmadılar.


***

Xello'nun Biyografisi


-I-

Menderes'in tahttan düşüp

Gürsel paşanın başa geçtiğinden

Bir yıl sonra gelir dünyaya

Zalımından bir ağası

Bolcana kan davası olan

Bir köyünde Diyarbekir'in

Oğlan oldu diye

Sevinir babası

İlk defa

Herkesin yanında

Öper anasını

Ne aşiret reisine

Nede aile büyüğüne danışmaz

Ben koyacağım oğlumun adını der

Ve Halil İbrahim koyar adını

babası

Ama anası, kardeşleri arkadaşları

Hep Xello diye çağırırlar onu

Sonradan mektebe gittiğinde öğrenir

Birde İbo'sunun olduğunu

Sonunda Xello'sunun


-II-

Her çocuk gibi o da

Ağlayarak gelmiştir dünyaya

Sonra gülmesini öğrenir

Ardından "nan nan" demesini

Sırayla yürümesini

Kuzu gütmesini

Anası tarlada ekin biçerken

Ardından başak toplamasını;

öğrenir

Çift sürmesini öğrenemez

Hayal meyal hatırlar

Babasını 7.65 Browningini uzatıp

beyaz giysiler içerisindeki

hayalet adama

Yedi kurşun sıktığını

Namus uğruna


-III-

Göçederler bu sebep üzre

Diyarbekir kalesinin dibinde

köhne bir eve

Bu kadar insanı bir arada

Kaçağa giderken mayın tarlasında

can veren

Şexmuz'un mezarında görmüştür

İlk defa

Bir de

Diyarbekir babasına lastik almaya

indiğinde babasıyla

Şaşar kalır

Sonradan

Burada her gün Şexmuz mu ölüyor

diye sorar anasına


-IV-

Okula başladığı yıl

Ayakkabı boyacılığına da başlar

İşten vakit buldu mu

Çocuklarla körebe oynamaya

Kendisiyle alay etmelerine aldırmadan


Okumayı yazmayı

Biraz geç söker ya

Söker sonunda

İlk söktüğü fiş

Baba bana bal al olur

Evde tekrarlayıp durur

Herkes güler kendisine

O bir ninni söyler gibi

Devam eder

Baba bana bal al

baba bana bal al


Anası

Bir lokma ekmeğin daha

Girmesi için eve

Fazla kazanmasını ister

O da

Düşünür taşınır

Ve büyük bir karar verip

çareyi

askeriyeye demir çalmaya giden

Çocukların arasına katılmakta

bulur

Ve bu işi yaparken kendisini

Hep Şexmuz'a benzetir

Bir seferinde tam tel örgüyü aşıp

Malı kurtarırken

Yapışır ensesine

Jandarmanın kocaman eli

Basar tokadı jandarma

Basar tokadı gözünün yaşına bakmadan


Xello

Tekmeyi kıçına yiyip

Menzili aştığında

Döner

Ve sadece

Ana avrat küfreder


O gece yatağına girdiğinde

başlar düşünmeye

Benim adım neden Şexmuz değil

diye


-V-

Bir akşam üzeri

Babası dayar kamyonu

Köhne evin önüne

Anlar Xello

Herşeyin farkındadır artık

Çocuk değildir

On üçünde mi

On beşinde mi

İnce

Uzun

Omuzları çökük

Kolları ta dizlerine kadar uzanan

Hafiften kabadayı

üstelik sigarada içen

Bir delikanlıdır

Anlar babasının milyonluk bir

şehirde

Ekmek aramaya karar verdiğini

Ve kendisini

Bilmediği

Yepyeni bir hayatın beklediğini


-VI-

İlk önceleri

Şehir kızlarının kot pantolonlar

içerisindeki

Tombul kıçlarına takılır gözleri

Utanır

Sıkılır

Ve kısa sürede anlar

Onlardan kendisine hayır

gelmeyeceğini

Ayakkabı boyacılığını delikanlılığına

yediremez

İnşaata başlar büyükleri gibi

Çalışır saatlerce


Durup dinlenmeden

Ve kendisine hedef belirler

"Usta" olacağım der


-VII-

Derme çatma iskeleler üzerinde

Sıva yaparken

Lüks banyolarda fayans döşerken

İnci gibi

Yarattığıyla

Sahip olduğu arasındaki

Çelişkiyi düşünür sürekli

Öfkelenir

Bağırır

Çağırır

Ve düşünceleri

İçerisinden çıkılmaz bir hal alır

Taa ki,

Öğleyin kahvede

Yorgunluk çayını yudumlarken

tanıştığı Çerkezle

Dost olana kadar


-VIII-

Düşüncelerinde bir berraklaşma

başlar

Anlatır Çerkez

Anlatır geceler boyu

Dinler Xello

Sorduğu kısacık sorular dışında

sabırla

"Emperyalizm" der Çerkez

"Feodalizm

Sınıflar

Artı değer"

Neymişiz biz meğer

Der Xello

"Devrim" der

Zordur

Bir inşaatı yapmaktan daha zor

Emek ister

Bilinç ister

Kararlı bir birlik

Kızıl bir Ordu

Önder bir Parti ister


Parti der

Bir inşaatın yapımını yöneten

Mekanizmaya benzer

Kimisi temel kazar

Harç karar

Duvar örer

Sıva yapar

Fayans döşer kimisi

Karmaşıktır biraz işler

"Peki nerede bu parti" diye sorar

Xello


"Her yerde

Fakat hiçbir yerde"

Pek bir şey anlamaz bundan

Önceleri


-IX-

Xello partiyi tanır

Ve onun önderliğindeki ordunun

Bir savaşçısı olur

Ve günlerden birgün

Babasının namus uğruna

Hayalet adama doğrulttuğu silahını

bir yoldaşını zindandan kurtarmak

için

Kendisine acımadan tokadı basan

Jandarmaya doğrultur


-X-

Sonra döner

Bir hiç olarak ayrıldığı

Diyarbekir'e

Yürür geceler boyu

Urfa'ya

Siverek'e uzanır

Anlatır durur

Bal akar ağzından konuşurken

"Devrim" der

"Zordur

Çift sürmekten

Güneşin altında Harran Ovası'nda

Orak biçmekten"


-XI-

Ve hain bir gecede

Siverek'te

Uykudayken dağ taş

Uykudayken cümle alem, orak ve

saban

Lanet olasıca kör bir kurşun

Yırtarak gecenin karanlığını

Saplanır umut dolu yüreğine

Xello şaşkın ve biçare

Gözleri dolu dolu

Gider ölüme

Yaşamı da

Daha ondokuzunda

Sitemi

Ölümün serseriliğine


-XII-

Senin ciğerini dağlayan kurşunda

Tetiği çeken eli

Kırmak istiyorum

Ama bu düşman eli değilki

İşte bu varya Xello

Kahrediyor beni


-XIII-

Çok uzaklardan

Uzun fistanlı

Başı sarıklı

Bir Kürt kadının

Feryadı böler geceyi

"Ben öleydim oğul oğul

Ben öleyidim.."


— Hasan Hakkı Erdoğan

Kaynak: "Xello'nun Biyografisi". Erdoğan, H. Hakkı. Partizan Gençlik. Haziran 1995. Yıl: 1. Sayı: 5. Sayfa: 2.

3 Temmuz 2022 Pazar

BELGE-RÖPORTAJ | Enver Gökçe ile üç röportaj (1980-1981)

 SUNUŞ


Enver Gökçe


Enver Gökçe ile ikisi Demokrat'ta, birisi de ölümü sonrası Cumhuriyet'te çıkmış üç röportaj sunuyoruz. Enver Gökçe ile ilgili sunduğumuz bu üç röportajın bir kısmı daha önceden çeşitli yerlerde de çıktı.[1] Yine de biz orijinallerinden sunuyoruz. Gördüğümüz kaynaklar içerisinde Tülay Cörüt ile olanı ise işlenmemiştir. Bizim eksikliğimiz de olabilir ama bir ihtimal de çok da bilinmeyen bir röportaj olabileceğidir.


Enver Gökçe kavga şairiydi ve nerede kavga varsa halen daha orada zararlı görülüyor. Örnek mi istiyorsunuz? Yakın geçmişte Yeni Demokrasi, demokratik halk kültürümüzün bu ustasına dair bir biyografiyi yayınlamıştı.[2] Acar savcılarımız da 24 sayfalık sayının 23 sayfasına da soruşturma açıp, soruşturma açılanlara Enver Gökçe'yi de seçmişti.[3] Enver Gökçe gibi demokratik halk kültürümüzün ustalarının hasretini duydukları dünyayı kurmak için savaşanlar, onun şu dizelerini izliyorlar:[4]


"(...)

Bentleri

Yıkar

Su

Kısrağa

Aşar

Aygır

At

Yaşamak

Değişir

Yaşamak

Ölümden

Üstün

Sadece

Unutma

Sen

Şu

Bitmeyen

Kavgayı"


Büyük ustanın anısına sonsuz saygıyla.


İbo'dan Demirdağ'a — Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.07.03


[1] Mesela Cumhuriyet röportajı, Nesin Vakfı 1982 Edebiyat Yıllığı'nda çıkmıştı. Mehmet Bayrak da Enver Gökçe'ye dair anılarında yaptığı röportaja atıf yapar.

[2] ""Dost Dost İlle de Kavga"". "Bir Yeni Demokrasi Okuru". Yeni Demokrasi. 28 Kasım-12 Aralık 2019. Yıl: 2. Sayı: 49. Sayfa: 2.

[3] "Enver Gökçe’nin şiiri gazetemizin toplatılmasına “delil” olarak sunuldu". Yeni Demokrasi. 24 Ocak 2020.

[4] "Kısrağa aştı". Gökçe, Enver. içinde: "Enver Gökçe: Yaşamı - Bütün Şiirleri". Gökçe, Enver. Ayko Yayınları. 1. Baskı, Aralık 1981. Sayfa: 107.


***

ENVER GÖKÇE'YLE BİR KONUŞMA

Mehmet Bayrak

Erzincan'ın Çit köyünde başlayıp, şimdilerde Seyranbağları Huzurevi'nde devam eden çileli, acılı, zor ama 'büyük' bir yaşamı var Enver Gökçe'nin. Çileli, acılı, zor ama 'büyük' bir yaşamdır bu. Zaten kendisinden giderek içinden geldiği sınıfın savaşımını şiirleştiriyor Gökçe:

Bir
Elde
Çatal
Bir
Elde
Dehre
Dalar
Dikenlerin
Kengerlerin
Peşinde
Kaderimmiş
Söğerim
Oy
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim.

Dut
Kurusu
Süpürge
Tohumu
Yediğimiz
Ve
Bir
Godik
Arpa
İçin
Sivas
Kapılarından
Geri
Çevrildiğimiz
Günleri
Defledik
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim

Yol
Parası
Veremedim
Diye
Şu
Dağları
Bana
Açtırdılar
Şu
Yolları
Bana
Hacizlere
Gitti
Suna
Gibi
Keçim
İneğim
Meri
Kekliğim

Kore
Dağlarında
Tabakam
Kaldı
Mapus
Damlarında
Özgürlüğüm
Hey
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğin.

Kendi payıma söyleyeyim. Enver Gökçe'nin adını ilkin Asım Bezirci'nin 1969'da yayımlanan Dünden Bugüne Türk Şiiri Antolojisi'nde gördüm. Oysa biliyorum ki ilk şiiri "Köylülerime" 1943'te Yurt ve Dünya'da yayımlandı. Adının asıl duyulmasıyla Yansıma, Yeni Adımlar ve Soyut dergilerinde şiirlerinin yayımlanmasıyla ve özellikle 1973'te "Dost Dost İlle Kavga"nın çıkmasıyla gerçekleşti. Dilerseniz ilk şiiri "Köylülerime"yi birlikte okuyalım:

Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar.
Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor.
Sizlerle beraber herk ettik toprağı.
Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık.
Ve maniler yaktık hasret için;
Gülemediysek de boş verdik beraber...
Halay mı çekmedik kol kola,
Horon mu tepmedik diz dize,
Cepken mi vermedik rüzgara?
Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda.
Sıtmayla, sığırla, davarlarla...
Daha da yatarız dostlarım daha da...
Gün gelirse eğer
Halay çeker türkü söyler gibi yan yana
Mavzer mavzere verip de
Düşmana kurşun atarız.
Sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana...

S - 1940'larda boy veren toplumcu-gerçekçi şiir hareketi içinde yer alıyorsunuz. Bu hareket içinde yer alan ozanlardan bazı yönlerle ayrılıyorsunuz. Halk söyleşisinden yararlanma ve folklor öğesi sizin şiirinizde belirgin bir özellik olarak ortaya çıkıyor. Daha ilk şiirlerinizden bu yana değişmeyen bir özellik bu.

Şiirinizin bu belirgin özelliğine kanıt olarak, en yeni terimlerle halk söyleşisinin kaynaştırıldığı şiirlerden bir örnek vermek istiyorum. 

Zalım!
Hemi de kötü dinli gâvur,
Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma
Gülümü harmanımı savurur!
Kara gözlerini
Sevdiğim oğlan,
Bize oldu olan
Topla Antep'i, Çukurova'yı
İzmir'i, Urfa'yı, Konya'yı
Haydi ha!
Ne durursun Munzur!
Engini de deli gönül engini
Kutlayalım şol kurtuluş cengini
Hayını,
Kompradoru, pezevengini,
Vur
Kara yiğenim vur!
(Bir Milli Kurtuluş Türküsü)

Bazıları -sözgelimi Attila İlhan- folklorun sanat ürününü ezdiği görüşünde. Dahası bu doğrultuda ürün veren sanatçaların [sic] folklorun ardına saklandıklarını öne sürüyor aynı kişiler. 

Bu konuda neler söylemek istersiniz? Bu arada, kendi sanat anlayışınızı da aktarmanızı istiyorum.

C - Folklorun sanat eserini ezdiği doğru değildir. Sanat eseri, tam tersine halk kültürü ile zenginleşir, güzelleşir ve güç kazanır. Sonra, gerçek sanatçının folklor öğelerinin ardına saklanması söz konusu olamaz. Sanat, sosyal ve estetik yönden bütünlük içinde bir yaratmadır. Hasılı sanatçı ne körü körüne halk hayranlığına kapılmalı, ne de ona tepeden bakmalıdır. Halkın sınıflardan oluştuğu hiç hatırdan çıkmamalı, halka ışık tutacak bir yaratmanın devrimci sınıfların sömürü çarkından kurtaracak bilimsel öğretinin doğru kullanılmasından ve bu uğurda savaş verilmesinden geçtiği unutulmamalıdır. 

S - "Dost Dost İlle Kavga"daki şiirlerinizle "Panzerler Üstümüze Kalkar"daki şiirleriniz arasında kurgu bakımından belirgin bir fark var. Önceki şiirlerinizin çatısını çok sözcüklü dizeler, sonraki şiirlerinizkiniyse tek sözcüklü dizeler oluşturuyor. Daha önce aktardığım "Meri Kekliğim" şiiri ikinci türe giriyordu.

Bu söyleyiş biçimini seçmenizin nedenini öğrenmek istiyorum. Bu arada şiirinizin izlediği gelişim çizgisini anlatmanız yararlı olacaktır.

C - "Panzerler Üstümüze Kalkar"; Keban yöresinin bir destan denemesidir: Ama bu şiir yönünden hiç dizeye yan[sı]mamaktadır. Ve şiiri daha da basitleştirmek için kaleme alınmıştır. Yalnız şiirin vurgusunu ve seslerini iyi kavrayabilmek için dikkatlice okumak gerekmektedir. Bu yüzden Dost Dost İlle Kavga ile Panzerler Üstümüze Kalkar, yüzeysel yönden farklı görünüyorsa da iki eser temelde bir noktada kesişmektedir.

S - Genelde her sosyalist realist sanatçı gibi, sizin de gerçek yaşamdan kaynaklanan bir şiiriniz var. Kendi yaşamınız da doğal olarak kaynaklık ediyor bu şiire. Çocukluk yılları, okul yılları, mapusluk yılları ve 1960 sonrasını izlemek mümkün şiirlerinizde.

Şimdilerde Seyranbağları Huzurevi'nde nasıl geçiyor günleriniz? Neler yapıyor, neler yazıyorsunuz? Edebiyat çalışması olarak ne var elinizde? Bu dönemde ortaya çıkan bir şiiriniz varsa, bir örnek verebilir misiniz?

C - Halen Seyranbağları Huzurevi'nde kalmaktayım. Günlerim Pablo Neruda çevirileriyle geçiyor. Daha önce parçalar çevirdiğim "Uyansın Oduncu" ve "Kaçak" adlı büyük epopesinin tamamını çevirmek istiyorum. Ayrıca yine Pablo Neruda'dan şimdiye dek Türkçemizde bilinmeyen yeni şiirlerini de Türkçemize kazandırmak istiyorum.

Neruda'nın yeni ve bilinmeyen bir şiirini, Şilili devrimci RECABERREN adına yazdığı bir şiirini vermek istiyorum.

Recabarren, Şili'nin oğlu,
Şili'nin babası, babamız,
Gelecek günlerin gücü
Senin yapıtından doğdu.
Senin acılar
Ve topraklar içindeki çizginden.

Halksın, pampasın, vatansın sen;
Kilsin, kumsun, evsin, okulsun,
Ayaklanmasın, saldırısın, yumruksun.
Geçit törenisin, akınsın,
Dirençsin, büyüklüksün, kavgasın, düzensin, buğdaysın.
Senin bakışın altında,
Vatanın kırıklarını sarmaya,
Andolsun Recaberren!

Ve şerefsiz kumlar üzerinde
Çırılçıplak çiçeğini
Özgürlüğün yücelteceğine
Andolsun!

Andolsun
Zafere kadar
Yolunda yürüyeceğimize.

S - Enver ağabey, son sorum şu olacak: Türkiye'nin geleceği konusunda neler söylemek istersiniz?

C - Gerçi çözümlenmesi gereken birçok sorunlar var, birçok çelişkiler var. Yine sayısız güçlükler, darbogazlar [sic] var. Ama ülkemizin geleceğine ilişkin görüşlerim herşeye [sic] karşın olumludur. Ve tüm toplumlar gibi toplumumuzu da aydınlık ve güzel bir geleceğin beklediğine inanıyorum.

Kaynak: "Enver Gökçe'yle bir konuşma". Bayrak, Mehmet. Demokrat. 6 Ocak 1980. Sayfa: 6.


Orijinali.

***

ENVER GÖKÇE İLE BİR KONUŞMA

Tülay Cörüt

"Dost Dost İlle Kavga" ve "Panzerler Üstümüze Kalkar" adlı kitaplarından tanıdığımız devrimci ozan Enver Gökçe ile iki yıldan beri yaşadığı Seyranbağları Huzurevi'ndeki odasında konuştuk. Enver Gökçe buradaki günlerini Pablo Neruda'dan çeviriler yaparak geçiriyor ve önümüzdeki günlerde Neruda'nın daha önce yayınlanmamış şiirlerinden oluşan bir çeviriyi yayınlayacak.

Yakınlarının, sanatçıların ve okurlarının sık sık ziyaret ettiği ve yalnız bırakmadığı Enver Gökçe'den önce kısaca yaşamını anlatmasını istedik.

[-] "1920'de Erzincan'ın Çit köyünde doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite tahsilimi Ankara'da bitirdim. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü mezunuyum. 1940'larda şiir yazmaya başladım. "Köylülerime" ilk şiirimdir. Şiirlerim o sıralarda çıkan Ant, Meydan, Söz, Gün, Yağmur ve Toprak adlı dergilerde yayınlandı. 1948'de ilk kez bir derneğe mensup olmaktan (Türk Gençler Derneği) tutuklandım. 3 ay tutuklu kaldıktan sonra salıverildim. Asıl tutuklanmam 1950'de gizli bir derneğe üye olduğum gerekçesiyle oldu. Bu tutuklamada 7 yıla hüküm giydim. 1958'de tutukluluğum son bulduktan sonra çeşitli işlerde çalıştım. Gazetecilik ve çevirmenlik yaptım. İkinci tutuklanmam sırasında kötü tutukluluk koşulları beni daha çok zorladı. Bu arada iki yıl hücre cezası gördüm. O sırada cezaevi olmadığından İstanbul'da Sansaryan Han'da kaldım. Akut romatizmaya yakalandığım için bir süre hastanede yattım. Çıktıktan sonra 2 yıl 4 ay da Çorum'da sürgünde kaldım."

[-] İlk tutukluğunuzdan 1973'e kadar kitabınız çıkmadığı gibi gazete ve dergilerde de şiirlerinize pek rastlanılmıyor.

HİÇ YALNIZ KALMIYORUM


- "Hapishanedeyken "Yusuf ile Balaban"ı yazmayı sürdürdüm. Ancak çoğu kayboldu. Bu süre içinde şiirlerimi dergilere göndermedim. Tek tük göndermiştim, onların da yayınlanıp yayınlanmadığını hatırlamıyorum. 1973'de dergilerde kalan ve "Yusuf ile Balaban"da bulunanlarla "Dost Dost İlle Kavga"yı yayınladım. Daha sonra da ikinci kitabım "Panzerler Üstümüze Kalkar" çıktı. 

[-] İki yıldan beri bu huzurevinde yaşıyorsunuz, günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

- "Buradaki yaşamımdan memnunum. Hiç yalnız kalmıyorum. Pablo Neruda'nın şiirlerini çeviriyorum. Kitap okuyorum. Yeni şairleri okuyorum. Bunlar arasında Yaşar Miraç sevdiğim ve yetenekli bir ozan. Erdal Alova ve Nevzat Şimşek de bunlar arasında sevdiğim genç ozanlar.["]


Kaynak: "Enver Gökçe ile bir konuşma". Cörüt, Tülay. Demokrat. 8 Ağustos 1980. Sayfa: 6.

Orijinali.

***

Enver Gökçe ile yapılan son söyleşi: “Günümüz şiirini başarılı sayamayız”

Faruk BİLDİRİCİ - Havva CAN


ENVER GÖKÇE - Halkının buyruğunda şiirler yazdı


ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) — «Ben şairim / Halkların emrinde, kolunda safında / Satırlarım vardır kahraman / Satırlarım vardır cılız, cesur ve sıtmalı / Ahdım var / Terli atlet fanilalı göğüslerden / Püfür püfür geçeceğim»

Bu dizelerin yazarı Enver Gökçe önceki gün 61 yaşında yaşamını yitirdi. Ölümü bir eksiklik doğurdu yaşamın sergilenişinde. Ne var ki yazdıkları çizdikleri de yeterdi aydınlığın anlatımına.

Dayanmıştı Enver Gökçe dizleri çözülene kadar, yazmıştı kalemi, düşündürene dek. Ve Enver Gökçe devam etmişti Seyranbağları Huzurevinde yaşamaya, anlatmaya...

Enver Gökçe'yle, çileli yaşamın durmaksızın yoğurduğu ozan ile son görüşme Seyranbağları Huzurevinde yapıldı. Bir yatak, masa, lavabo, kitaplık. Ufacık odada olanlardı bunlar. Gökçe, yavaş ama yavaş yavaş doğruldu yatağından. Hastalığının gene arttığını söyledi. «Geçmiş olsun» dedik. Ve Gökçe durgunlaştı birden. Aradık çiçekler sunulan ozanı bulamadık ama duyuyorduk onu. Ancak ne yapabiliriz söyleşiye başlamaktan gayrı? Ne var ki ozan Enver Gökçe, sorularımızın yanıtlarını sonradan vereceğini söyledi. Ve soruları bırakmamızı istedi. Onu pencerenin kenarında Seyran tepelerini seyrederken bırakıp gittik.

Sorularımızın yanıtlarını almaya gittiğimizde Gökçe'yi yatağında yatarken bulduk. Gülerek karşıladı bizi. Baktı bize, buğulu gözlerle «Hoşgeldiniz» dedi. Ve soularımızın yanıtlarını yazılı olarak verdi İşte sorduğumuz sorular ve yanıtları.

«— Şiirimizde gelenek olayı ve günümüz şiirinin vardığı nokta nedir?»
— Geleneksel söyleyiş biçiminden yararlanmaya dek gidilmesine karşın başarısızlığa uğranılmıştır. Bu başarısızlık, halkla göbek bağı kurulamamasından ileri gelmiştir. Türkünün ya da ağıtın halk yaşamı içerisindeki işlevini bilmeyen insan gerçek sentezler ortaya koyamaz. Görüşleri ne kadar olumlu olursa olsun bütün çabalar bir özentiden öteye geçmez. Şiirimizde geleneksel folklor özelliklerine rastlanmaktadır. Günümüz şiirini pek başarılı sayamayız. Bir değerlendirme bu sonuçları ortaya çıkaracaktır.»

«— Güncel olanların tutsağı olmak ya da günceldeki evrenseli yakalamayı nasıl yorumluyorsunuz?»
— Evet güncel olanı verirken onun tutsağı olmamak başka bir deyişle günceldeki evrenseli yakalamak sorununu dünya anlayışına bağlayarak ele almak yanlısıyım Güncel olanı verirken evrensel değerlere açılmak gereklidir. Güncelliğin tutsağı olmak bana göre gericiliğin oluşumunda emperyalizmin birinci derecede işlevi olmasındandır. Güncel olanı vermekle evrensel değerlere açılmak bir çelişki değildir. Geri bıraktırılmış toplumlarda ortaya çıkan temalar, genelgeçerliğe sahiptir, evrenseldir. Ama kendi gerçekleriyle bunları yoğurabilen bir sanatçı evrensele ulaşabilir. Tümüyle yeterliliğe varış, gelgeç dönemlerde ortaya çıkan durumlarla sanatçı evreninin sınırlanamaması halinde sağlanabilir. Neden derseniz gelgeç dönem tükendiğinde, dönemin koşullandırdığı ürünlerin anlattıkları da tükenecektir. Söylediklerimin tümünü güncelliğin hayata bakış sorunu olması gerektiği noktasında toplayabiliriz. Yani günceli vermek ama ondaki evrenseli yakalamak, diyalektik öğretiyi bir metod olarak kabullenmektedir.

«— İki kitabınız arasında bir değişim var. Birinde 'Dayan Dizlerim Dayan' ikincisinde ise 'Meri Kekliğim / Yeter Çektiğim' diyorsunuz.» deyince daha bir üzgünleşerek yanıtlıyor sorumuzu. Sanırsınız gözlerinin doluluğu isyan edecek, isyanı yanıtı oldu. Ne beklenirdi evren kadar geniş hücredeki insandan. Işıklar saçan tünemesi mi? Yoksa çekilen çilelerin, kekliğe bile anlatılması istendiğinden mi?

«Size karşı takınılan sessiz tavıra ilişkin olarak söyleyecekleriniz?» sorusunu iki damla yaş noktaladı. Ne söyleyebilirdik artık. Ve anımsayıverdik büyük ozanın «Vatandaş» isimli şiirinde yer alan dizelerini. Şöyle diyordu ozan:
«— İster öv, ister yer, ister sev beni / Güneşin taşlarda mavileştiği / Nehir boylarında söylenir / Sevinç şarkılarım yoksa da / Şimdi, bütün kederli ezgileri / Ümide kurban ediyorum / Satırlarımla olsa da çok mu bir de ben seni / Bizden olan bütün dünya şairleri gibi / Yadediyorum.»

«Kederli ezgileri ümide kurban» eden Gökçe, sürdürüyordu coşku doluluğu:
«Sen ne hakim, ne evliya, ne kul, köle, ne şovalyesin / Sen yirminci yüzyıl insanı / Dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim / Ekmeğim benim gülüm, bağım, bostanım benim: Vatandaş».

Kaynak: "Enver Gökçe ile yapılan son söyleşi: “Günümüz şiirini başarılı sayamayız”". Bildirici, Faruk.; Can, Havva. Cumhuriyet. 24 Kasım 1981. Sayfa: 4.

Orijinali.

18 Haziran 2022 Cumartesi

BELGE | TKP (M-L) - Yiğit halk savaşçısı Ali Yılmaz, komprador patron-ağa devletinin işkencehanelerinde katledildi (15 Aralık 1978)

 ÖN AÇIKLAMA

Okurlarımızın hatırlayacağı üzere daha önceden Ali Yılmaz yoldaş hakkında referans materyal olarak kullanılması amacıyla bir yazı yayınlamıştık.[1] Bu sefer yoldaşın ölümü ardından Partimizin yayınladığı bildiriyi yayınlıyoruz. Bildiriyi o zamanki imkanlar dahilinde sadece fotoğrafı taratıp, kalanını fotoğraflamıştık. Bildiriyi muhafaza eden yeri buradan açıklayamasak da, bu süreçte yardımcı olan emekçilerine de teşekkürü bir borç biliriz.

Bildiri 15 Kasım 1978 olarak tarihlenmiş, oysa ki mantıken doğrusu 15 Aralık olmalıdır, zira zaten yoldaşın yakalanması 30 Kasım'daki patlama ile olmuştur. Zaten hakkındaki öldüğü haberi de, yazımızda da gösterdiğimiz 14 Aralık'ta çıkmaya başlamıştır, yani en geç 13 Aralık olmalıdır. Buradan şehit sitesinde geçen 24 Aralık tarihinin düzeltilmesi gerektiğini de hatırlatırız. 

Önder yoldaşımız Ali Yılmaz, yiğit bir TKP (M-L) (bugünkü TKP/M-L) savaşçısıydı. Onun ölümü sonrası onun konumuna getirilen Vecdi Tapşın isimli parti yıkıcısı hizipçi ve itirafçı hain aksine, o hem önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın kurduğu çeşitli milliyetlerden Türkiye ve T. Kürdistanı halklarına ait olan Partimizi göz bebeği gibi savunmuş, korumuş, hem de önderi İK yoldaşın yolundan yürüyerek ser verip sır vermeyenler kervanına katılmıştır.

Yoldaşımızın şanlı anısı bağımsızlık, halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm için atan tüm kalplerde büyük bir saygı ve sevgiyle yaşıyor ve dünyanın sonuncu gününde dahi yaşamaya da devam edecek.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2022.06.19.


***

YİĞİT HALK SAVAŞÇISI

ALİ YILMAZ

KOMPRADOR PATRON-AĞA DEVLETİNİN İŞKENCEHANELERİNDE KATLEDİLDİ

***

BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLEN HALKLAR BİRLEŞİN

İŞÇİ-KÖYLÜ KURTULUŞU

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ/MARKSİST-LENİNİST (TKP-ML) YAYIN ORGANI


ÇEŞİTLİ MİLLİYETLERDEN HALKIMIZ!

Komprador patron-ağa devletinin resmi cinayet şebekeleri yiğit halk savaşçısı Ali Yılmaz yoldaşıda [sic] hunharca katlettiler.

TKP (M-L)'nin kahraman üyesi ve partimize bağlı TİKKO'nun yılmaz savaşçısı ALİ YILMAZ[,] 30 Kasım'da bir kaza sonucu yaralanmış ve faşist güçlerin eline geçmişti. Yoldaşımız kısa sürede ölüm tehlikesini atlatmış, düzelmeye başlamıştı. Ecevit Hükümetinin resmi faşistleri yoldaşımızdan bilgi alabilmek için hemen işkenceye başladılar. Sır alamıyacaklarını [sic] anlayan paralı köpekler[,] doktorlarında [sic] yardımıyla yoldaşımızı katlettiler ..

ALI YILMAZ kimdir ve neden öldürüldü?


Ali Yılmaz yoksul köylü kökenli, Kürt milliyetinden dar gelirli bir işçi ailesinin çocuğudur. Yaşamı boyunca Türk hakim sınıflarının milli zulmünü omuzlarında hissetmiş, yoksul Kürt köylülerine yapılan baskı ve işkenceyi görerek büyümüştür. O, komprador patron-ağa devletinin halka reva gördüğü ve her firsatda [sic] uyguladığı sömürü, zulüm ve işkenceyi görerek, yaşayarak büyüyen genç bir proleterdi.

Daha 15-16 yaşlarında genç bir torna işçisiyken devrimci fikirlere sampati [sic] duymuş ve partimiz TKP (M-L) saflarında Demokratik Halk Devrimi mücadelesine katılmıştır.

Proleter yaşantısıyla , alçakgönüllülüğüyle kısa sürede halkla kaynaşmış, halkın sevgi ve sempatisini kazanmıştır. Dürüstlüğü, çalışkanlığı ve disiplin anlayışıyla yoldaşlarına örnek olmuş ve kısa sürede Marksizm-Leninizmi kavramıştır. Marksizm-Leninizmi kavradığı ölçüde hızla pratiğe uygulamış, anti-Marksist-Leninist fikirlere karşı uzlaşmaz bir mücadele vermiştir. Partimiz saflarında ortaya çıkan hiziplere ve tasfiyeciliğe karşıda [sic] var gücüyle mücadele ederek Marksist-Leninist saflarda yerini almıştır.

Ali Yılmaz bu başarısını askeri alanda da sürdürerek halka, devrine ve partimize büyük hizmetlerde bulunmuştur. Mücadelesi boyunca hiç bir zaman yılgınlığa düşmemiş, bir an dahi korkaklığa kapılmamıştır. Partimizin resmi ve sivil azılı halk düşmanlarına, komprador patron-ağa devletinin sömürü ve zulüm mevzilerine karşı kazandığı seferlerde Ali Yılmaz'ın önemli payı olmuştur.

O, yüce komünizm davasına, halkımıza ve partimize sarsılmaz bir inançla bağlıydı. O, bu inancını Marksizm-Leninizmden, mücadele ruhunu TKP (M-L)'nin kurucusu, halkımızın önderi İBRAHİM KAYPAKKAYA'dan alıyordu.

O, mücadelesi ve kısa yaşamı boyunca en ufak bir kişisel çıkarını düşünmedi. Devrimin, halkın ve partimizin çıkarlarını daima önde tuttu, ser verip sır vermiyerekde [sic] fedakarlıkların en yüce örneğini gösterdi.

O, bütün bu özellikleriyle öldüğünde cesur, kararlı ve insiyatifli [sic] bir gerilla komutanıydı.

İŞÇİLER, KÖYLÜLER, BÜTÜN HALKIMIZ,


Ali Yılmaz'ın TKP (M-L) saflarında mücadele eden bir savaşçı olması, O'nun öldürülmesi için yeterli bir nedendir. Bugüne kadar yaralı olarak resmi faşist güçlerin eline düşen, Cemil Oka, M. Zeki Şerit, Selahattin Doğan yoldaşlarımız neden öldürüldü? Bütün bunlar aynı özelliklere sahip, inançlı, kararlı komünist savaşçılardı.

Partimizin yürüttüğü Demokratik Halk Devrimi mücadelesi, Komprador patron-ağa devletinin uykularını kaçırmaya başlamıştır. Geniş halk yığınları arasında hızla örgütlenen partimiz TKP (M-L) ve O'na bağlı halkın silahlı gücü TİKKO[,] faşist mevzilere karşı başarı üstüne başarı elde etmektedir. Ecevit ve hükümetininde [sic] faşist yüzünü açığa çıkaran partimizin kararlı mücadelesi, işçilerin, yoksul köylülerin ve tüm halkın sevgi ve desteğini kazanmaktadır. Sömürü ve zulüm düzenlerinin çökmeye başladığını gören komprador patronlar ve toprak ağalarını ne efendileri emperyalistler, ne de hizmetçileri Türkeş'ler [sic], Demirel'ler [sic], Ecevit'ler [sic] kurtaramıyacaktır [sic]. Savunmasız ve yaralı insanları katletmeleri bu korkaklığın, telaşın ve zayıflığın sonucudur. Bizler ölebiliriz, inancımız ve mücadelemiz asla öldürülemiyecektir [sic].

Yüce komünizm davası uğrunda şehit olan ALİ YILMAZ ve diğer yoldaşlarımız[,] Partimiz TKP (M-L)'nin Halk Demokrasisi ve Bağımsızlık mücadelesinde yaşayacaktır.

YOLDAŞLARIMIZIN VE TÜM DEVRİM ŞEHİTLERİNİN HESABI MUTLAKA SORULACAKTIR!
KAHROLSUN EMPERYALİZM, SOSYAL EMPERYALIZM VE HER TÜRLÜ GERİCİLİK!
KAHROLSUN FAŞİST KOMPRADOR PATRON-AĞA DEVLETİ!
YAŞASIN DEMOKRATIK HALK DEVRİMİ!
YAŞASIN DEMOKRATIK HALK İKTİDARI MÜCADELEMİZ!
YAŞASIN SOSYALİZM!
YAŞASIN TKP (M-L) ve ÖNDERLİĞİNDEKİ TIKKO!
15 KASIM [sic, Aralık] 1978.

***

Orijinal sayfa (bugüne gelen [kalitesiz] matbu yayınlardan toplanmış kopyalarda fotoğrafın yönü hep diğer tarafa baktığından, okuyucuya yabancı gözükmemesi için görüldüğü üzere fotoğrafın yönünü değiştirdik).
Orijinal sayfa.

***

EK:

Ali Yılmaz yoldaşın yaralı yakalandıktan sonraki hali (fotoğraf: "Yanlışlıkla patlayan roket gizli bir cephaneliği ortaya çıkardı". Günaydın. 2 Aralık 1978. Sayfa: 1.).

14 Haziran 2022 Salı

15-16 Haziran Eylemi: Türkiye proletaryasının öncüsünün temelini atan ulusal baş etken

KAHRAMAN İŞÇİ SINIFIMIZIN 15-16 HAZİRAN HAREKETİ, TÜRKİYE'DE KOMÜNİST ÇİZGİYİ DOĞURMUŞTUR


15-16 Haziran'da asker ve polisle çatışan kahraman işçi sınıfımız. Kaynak: IISG BG A28/656.


Türkiye proletaryasının öncüsü TKP (M-L) (bugünkü TKP/M-L)'nin oluşumu sürecinde birçok farklı mücadele ve özne etkili olsa da, temeli yaratan iki önemli olay vardır.


Bunlardan uluslararası planda olanı, Büyük Proleter Kültür Devrimi'dir. Büyük Polemik'ten sonra Uluslararası Komünist Hareket'in tarihinde ortaya çıkan en büyük kırılma noktası bu andır ve Büyük Polemik'in doğru Marksist derslerinin geliştirilip yeni bir seviyeye çıkarılmasıdır. Bu büyük eylemin etkisi o kadardır da İK yoldaş, TİİKP içerisindeyken Program Taslağı tartışmaları sürecinde bu yönde getirilen bir arkadaşın eleştirisini aynen kabul etmiştir.


Bunlardan ulusal planda olanı ise, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'dir. Bu eylem, Türkiye tarihinde nitelik ve nicelik yönünden bir ilk olduğu gibi, benzerinin yokluğundan da halen daha aşılmamış bir eşiktir. Kendiliğinden gelişen 15-16 Haziran eylemi, DİSK-TİP şefleri dahil tüm revizyonist ve oportünist kişi ve odaklara rağmen gelişmiştir. İşçiler, asker ve polisle çatışmış, eylemin yüceliği bazı yerlerde ordu içindeki halk saflarından gelme kişilerin de işçilerle kardeşleşmesine ve barikatları onlar lehinde kaldırmalarına yol açmıştır. Kuşkusuz bu kardeşleşme, işçi sınıfımızın kahraman ve militan eylemi olmasaydı, olmazdı.


TKP (M-L)'nin yaratılmasına giden süreçte kitlelerin ve kadroların zihinlerinde nitel ve nicel atılımlar yaratan nice olaylar olmuştur. Lakin hiçbirisi 15-16 Haziran eylemi ve ardından gelen sıkıyönetim sürecindeki yarı-illegal faaliyet gibi bir etkiye sahip olmamıştır. İK yoldaşın şekillenmesinde ne katıldığı öğrenci hareketleri, ve köylü hareketleri ne de diğer işçi grevleri 15-16 Haziran gibi etkiye sahip olmadı. Bu yüzden biz diyoruz ki 15-16 Haziran, Büyük Proleter Kültür Devrimi ile birlikte, TKP (M-L)'yi var eden iki büyük olaydan birisiydi.


15-16 Haziran eylemini anmak için, kendisi de eyleme katılmış İK yoldaştan ve daha sonradan eylemi değerlendiren proleter hareketten birkaç alıntıyı aşağıya alacağız.


Çeşitli milliyetlerden Türkiye halklarının öncüsü Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist), uluslararası planda Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin, Çin Yeni Demokratik Devrimi'nin ve en başta da Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin, ulusal planda ise 15-16 Haziran Büyük İşçi Hareketi'nin bir ürünü olarak doğmuştur.


İşçi sınıfımızın bu kendiliğindenci hareketinin eksiklerini aşıp daha güçlü nice 15-16 Haziranlar yaratmak görevimizdir ve bizler bunu yaratacağız!


- 15-16 Haziranları var eden kahraman işçi sınıfımız, daha nice 15-16 Haziranlar yaratacak ve zaferi elde edecektir.

- Yaşasın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi!

- Yeni 15-16 Haziranlar yolunda ileri!


İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.06.15


***


İK yoldaşın yazılarından 15-16 Haziran'ın Türkiye komünist hareketine etkisi:[1]


"15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, İki Çizgi Arasındaki Mücadelenin Şekillenmesi ve PDA Revizyonizminin Bir Kere Daha Kılık Değiştirmesi 

 

İşçi sınıfımızın kendiliğinden gelme mücadelesi 15-16 Haziran'da doruğuna ulaştı. İşçiler bütün burjuva ve küçük burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçtiler. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve arkasından gelen sıkıyönetim, bazı kadroların bilincinde önemli bir sıçrama yarattı. Bu arkadaşlar, işçi hareketinden ve onu izleyen zor mücadele günlerinden önemli dersler çıkardılar.

İşçi hareketi, birinci olarak, devrimin şiddete dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Aybar-Aren oportünizmine ve bütün pasifist, parlamentarist görüşlere ağır bir darbe indirdi.

İkinci olarak, işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu hâkim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. Süngülerin gölgesine sığınan patronlar, sıkıyönetim makamlarıyla birlikte yüzlerce işçiyi işten atmışlardı. Yüzlerce devrimci işçi ve aydın, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Bütün bunlar M. Belli'nin, D. Avcıoğlu'nun ve H. Kıvılcımlı'nın cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı.

Üçüncüsü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerçek kahramanın kitleler olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdi.

Dördüncüsü, 15-16 Haziran direnişinin bastırılması, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamayacağını, şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının kırlık bölgelere çekilmediği takdirde bastırılmaya mahkûm olduğunu gösterdi. PDA kliğinin belirsiz bir gelecekte, şehirlerde genel ayaklanma ile iktidarı ele geçirme hayallerine ağır bir darbe indirdi.

Beşincisi, 15-16 Haziran’dan sonra gelen ve üç ay süren sıkıyönetim, en zor şartlarda dahi mücadeleye devam etmenin ancak gerçekten devrimci bir örgütlenmeyle, kanundışı bir temel atarak ve çalışmaları bu temel üzerine inşa ederek mümkün olabileceğini gösterdi. Legaliteye bel bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin, şiddetlenen sınıf mücadelesi şartlarında halkımıza zarar vermekten başka bir işe yaramayacağını gösterdi.

Altıncısı, 15-16 Haziran Direnişi, ülkemizde devrimin objektif şartlarının ne kadar olgunlaştığının somut bir delili oldu.

Büyük işçi direnişine katılan, sıkıyönetim şartlarında mücadeleyi devam ettiren, kitleler arasında çalışma pratiği olan bir kısım kadrolar, büyük işçi hareketinden gereken dersi çıkarttılar. Geçmişte izlenen çizginin sağcı ve teslimiyetçi bir çizgi olduğunu, revizyonist bir çizgi olduğunu kavradılar. Fakat bu mücadeleyi uzaktan izleyen, kitleleri tanımayan bir kısım burjuva unsurlar, işçi hareketinden gereken dersi çıkartamadılar. Hatta yanlış dersler çıkarttılar. Kolay başarı umuduna kapıldılar. Böylece PDA saflarında yeni bir çelişme doğdu.

Hareketin tepesine çöreklenmiş olan burjuva unsurlar, geçmiş sağcı çizgiyi tamamen terk ederek doğru bir çizgide hareketi inşa etmek yerine, bazı konularda ufak-tefek değişiklikler yaparak suratlarını yeni bir maske ile gizlemeye çalıştılar.

İki çizgi arasındaki mücadele, önce kendisini geleceğin değerlendirilmesi noktasında ortaya koydu. Burjuva unsurlar, bir süre sonra sıkıyönetimin kalkacağını ve eski "demokratik" (!) ortama dönüleceğini ileri sürdüler. Özellikle A. N. bu görüşün şampiyonluğunu yapıyordu. Marksist-Leninist kadrolar, sıkıyönetim kalksa bile, faşizan baskıların artmakta devam edeceğini; çünkü, iktisadi ve siyasi buhranın ortadan kalkmak bir yana, her geçen gün şiddetini daha da artırdığını, nisbî istikrar dönemleri olsa bile, bunun geçici ve kısa süreli olacağını savundu.

Revizyonistlerin tahlillerinin sonucu şuydu: Sıkıyönetimle biraz sarsılan eski sağcı pratik faaliyeti yeniden restore etmek. Marksist-Leninist kadrolar ise eski faaliyetin tümüyle ve kökten değiştirilmesi, sıkıyönetimin bizi nisbeten içine ittiği kanundışı örgütlenme ve mücadele yolunda yürünmesi gerektiği düşüncesindeydiler.

15-16 Haziran işçi direnişini takip eden sıkıyönetim günlerinde gerçekten de eski dergicilik faaliyetini aşan, az çok kendi kuvvetimize dayanan, az çok ihtilalci ve illegal bir faaliyete girişmiştik; daha doğrusu şartların zorlamasıyla, özellikle İstanbul’da böyle bir faaliyete itilmiştik. Bu faaliyetin de elbette bir yığın zaafı, yanlışı, eksiği vardı. Kadrolar seferber edilmemişti. İllegal çalışmada bir yığın acemilikler yapılıyordu. Örgütlenmede belli bir perspektif yoktu. Mücadele, toprak devrimi mücadelesine tabi değildi vs...

Ama, bütün bu çok önemli zaaflara rağmen ilk defa olarak kanundışı bir örgütlenme ve mücadele yolu tutulmuştu. Bu, her şeye rağmen iyi bir şeydi ve eski yoldan ayrılıp, bütün zaafları da bilinçli bir çabayla altederek, bu yolda ilerlemek gerekirdi. Fakat öyle olmadı. Sıkıyönetimin biraz gevşemesiyle birlikte illegal faaliyet de gevşedi. Gizli çalışan gruplar açığa çıktı. Sonra bunlar İşçi-Köylü büroları şeklinde iyice meşrulaştı. Bütün kadrolar dergiye döndü ve tam bu sırada "Sosyalist Kurultay" şiarı atıldı. Bütün itirazlara rağmen, haftalık derginin yeniden yayınlanması kararı alındı. Oysa, aylık PDA ve onbeş günlük İşçi-Köylü, bütün kadroları yutuyordu. Yine tam bu sırada, "İşçi-Köylü çalışma komiteleri kuralım" şiarı atıldı.

Bunlar, elbette tesadüfî şeyler değildi. Bunlar, burjuva sınıf içgüdüsünün ve burjuva sınıf tavrının, şartları elverişli görür görmez kendini ortaya koymasıydı. Bu şiarlar ve kararlar yanlıştı; çünkü bunlarla, gerçekten de, sıkıyönetimle biraz sarsılan eski çalışmalara yeniden dönülmüştü. Daha uzun müddet "demokratik ortamın" devam edeceği yanlış varsayımına dayanılıyordu.

Bu varsayım doğru olsaydı bile, yukardaki şiar ve kararlar yine yanlış olurdu; çünkü, her dönemde ve her şart altında proletarya kanundışı bir temel atmak, diğer her türlü örgütlenme ve çalışmayı bunun üzerine bina etmek zorundadır. Silahlı mücadele şartlarının iyice olgunlaştığı ve buna paralel olarak hâkim sınıfların faşizan tedbirlerini artırdıkları şartlarda yukarıdaki şiar ve kararlar büsbütün yanlış olurdu.

(…)"


Proleter Hareket, 1978'de 15-16 Haziran'ın önemini şöyle tahlil ediyordu:[2]


"15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Kitlelerin En İleri Unsurlarının Bilincinde Nitel Sıçramalar Yaratarak Her Türlü Burjuva Düşüncesinden Arınmış Bir Marksist-Leninist Hareketin Doğmasının Yolunu Açtı

15-16 Haziran, birçok ileri devrimcinin bilincinde nitel sıçramalar yarattı. Onların Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğiyle, Türkiye devriminin somut pratiğini birleştirmelerine yardımcı olarak, her türlü orta ve küçük burjuva akımla, kendi aralarına kalın çizgiler çekmelerine hizmet etti. Özellikle PDA saflarında iki çizgi: Marksist-Leninist çizgi ile burjuva çizgi arasındaki mücadelenin şekillenmesini sağladı. İ. Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist kanat, bu mücadeleden de gereken dersleri çıkarmış ve bunları hayata geçirmek için kararlı bir biçimde ileri atılmıştır.

İbrahim Kaypakkaya, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinden çıkardığı tarihi değerdeki dersleri, doğru ve özlü bir biçimde şöyle ifade ediyordu:

«[…, burada bizim yukarıda sıraladığımız alıntıdan daha kısa bir parçası, sadece altı maddesi alıntılanıyor –TÖ]» (Bütün Yazılar, S. 219-229, Tufan Yayınları).

Nitekim daha sonra İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist hareket, devrimimizin bir dizi meselelerini ortaya koymuş; revizyonizme, «sol» oportünizme, pasifizme, darbeciliğe, parlementarizme ağır darbeler indirerek, Marksist-Leninist hareketin ideolojik ve siyasi çizgisini sistemleştirmiştir.

İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki diğer kadrolar, önce PDA içinde Marksist-Leninist kanadı oluşturmuşlar, Marksist-Leninist çizgiyi PDA'ya hakim kılmak için çalışmışlardır. Ancak daha sonra PDA içinde Marksist-Leninist kanada hayat hakkı kalmayınca, cepheden ideolojik-politik savaş açarak PDA'dan örgütsel ayrılığı da gerçekleştirmişler, halkın üç silahını inşa etmek için ileriye atılmışlardır. Bu dönem, Türkiye devrim tarihine altın harflerle kazınan bir dönüm noktası olmuştur. PDA revizyonistlerinin sahte devrimci çehrelerini en açık biçimde ayrıntılı olarak açığa çıkaran İ. Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist hareket, yoğun bir ideolojik, siyasi ve örgütsel faaliyet içine girmiş, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısı, devrimimizin yolu, niteliği, öncü gücü, temel gücü, itici ve yedek güçleri, hedefleri, halk savaşı, kızıl siyasi iktidarlar, birleşik cephe, faşizm, devlet, ordu, parlamento, kemalizm, milli mesele vb. gibi bir dizi temel konulara ilk defa berrak bir şekilde ışık tutmuştur. 

İşte Marksist-Leninist hareket, tüm bu sonuçlara 15-16 Haziran'ın açtığı yoldan yürüyerek varmıştır!"


[1] "Şafak revizyonizmi ile aramızdaki ayrılıkların kökeni ve gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi" (Haziran 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 424-427.

[2] "Yaşasın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi". Partizan Yayınları (No: 1). 1. Baskı, Haziran 1978. Sayfalar: 27-30.

9 Haziran 2022 Perşembe

BELGE | Parti Yolu - Türkiye Proletaryasının önderi İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ölümsüzdür (Mayıs 1980)

 ÖN AÇIKLAMA

Bu sunduğumuz belgenin aslı bizde yok, belgeyi bir mezat sitesinde geçmiş bir ilanda bulduk.[1] Burada sunulan görüşler, daha sonradan kendisine TKP (M-L) — Yeniden İnşa Örgütü (TKP (M-L) — YİÖ) diyecek olan, TKP/M-L Hareketi'nin "1 Ağustos Hizbi" dediği,[2] Halkın Birliği-Partinin Yolu tasfiyecilerinin 1980 itibariyle olan görüşleridir. Belge önemlidir zira, 1 Ağustos 1978 (40 No'lu sayı) sonrası yaşanan ayrışmada HB'yi elinde tutan hizip, 1978 sıkıyönetimleri ile çökmüş, 51. sayıdan sonra HB'yi çıkaramamıştır. Yine teorik yayın organları olan Partinin Yolu (HB gibi bu da sahibi Hayrabet Honca vasıtasıyla o da bu tasfiyeci kanadın elinde kalmıştı)[3] dergisi de bildiğimiz kadarıyla Ağustos 1978 No. 2 (3 olmalıydı)[4] sonrası çıkmamıştır. İllegal yayınlarının olup olmadığına dair de bir bilgimiz olmadığından,[5] belgenin hiç yoktan İK'yi, Mao'yu ve devrimin yolunu tahlil anlayışını yansıtmasından kaynaklı önemli olduğunu düşünüyoruz.

Bu hizip nasıl doğdu?

Partimizin gelişip güçlenmesi sonucu HB hareketi her geçen gün daha da erirken, İrfan Çelik'in tutsaklığı dolayısıyla KK Sekreterliği'ne atanan Cemo (müstear ismi) isimli şahıs, başta Parti tezlerinden aşırma bir kritik yaptı, hizip örgütledi. Bu hizip daha sonradan Cemo hapse girip çıktıktan sonra kendileriyle yürümeyince önderinden yoksun şekilde devam etti.

1. Konferans'ımızda seçildiği MK'den sonradan Mayıs 1978'de istifa eden ve R-S Hizbi şeflerinden olan Baki İşçi kaçkınının HB'ye geçişinden sonra bu kaçkın, bu akımın liderlerinden oldu. Bu akım, Partizan'ın Türkiye devrimci hareketinde bir güneş gibi Haziran 1978'de doğmasıyla düşük yaptı ve 1 Ağustos 1978'de HB ortadan ikiye yarıldı: Halkın Birliği ("1 Ağustos Hizbi", "TKP (M-L)-YİÖ") ve Devrimci Halkın Birliği ("İnkarcı tasfiyeciler", "TKP/M-L Hareketi").

HB tasfiyecilerinin hepten TKP (M-L) çizgisini inkarda seviyeler atlamasına karşılık bunlar, (bizzat kendilerinin de öznesi olmasına rağmen) HB'nin geçmişindeki yönelimi de kullanarak "sağcıların İK yoldaşı ve örgüt çizgisini tasfiye" ettiği gibi tezlerle HB'yi topa tutmuş, daha ortodoks ama yine eleştirel pozlarla, Partizan'ın tezlerinden aşırmalarla bir siyaset inşa etmeye çalışmıştır. Hiçbir zaman gelişemeyip sadece gelecekteki DHB'den Partizan'a akışın önünde set olup ara dalga görevi oynayan bu akım sürekli erimiş, 1978 sıkıyönetimleri ile iyice küçülmüştü. Sonradan şeflerinin 12 Eylül'de çözülmesiyle neredeyse bir gecede çökmüş, 12 Eylül sonrası düzgün bir çıkış sağlayamamış (12 Eylül sonrası çıkardıkları dergi Meşale'ydi), sonra da kapağı 1976-8 arasında tutturdukları Proleter Devrimcilerin Birliği türküsünün bir ucuz tekrarına '80'lerin sonunda atarak, nihayetinde 1995'te muradlarına ermiş ve MLKP'nin kuruluşuna katılmışlardır.

İroniktir ki aslında bu hainlerin çizgisi, Mao Zedung ve MZD meselesi hariç, bizim şimdiki tireli hainlerin çizgisine çok benzemektedir. Onlar da TKP (M-L)'nin ve önderi İK'nin imajını istismar için, Nisan 1976'da 3 sayfalık yazıda Türkiye için geri-kapitalist derken, HB'nin çıkış sayısında laf arasında "yarı-feodal" demek zorunda da kalmıştı. Bu HB kliği de, DHB kliğine karşı bunu argüman yapıp, kendilerinin Türkiye'de hakim üretim ilişkisi kapitalisttir tezini asla dillendirmediklerini kanıtlamaya çalışıyorlardı![6] HB ve DHB şefleri, öyle veya böyle nihayetinde ağızlarındaki baklayı çıkardılar, Türkiye'nin yarı-feodal olduğunu reddettiler. Tireli hainlerse henüz ağızlarındaki baklayı çıkarmadılar, merakla o günleri de bekliyoruz.[7]

Bu belge hem 12 Eylül'den neredeyse hemen önce oluşu, hem de hemen hemen her kilit konuda kısaca değindiği için yayınlanmayı hak ediyor. Bazı konulara metin içinde değinmeyeceğiz, mesela İK yoldaşın bizzat kendisi devrimin temel nitelikleri arasında niye millilik olmadığını belirtmesine rağmen bunların ona "MDHD" (ve hatta "MDD"!) dedirttiği gibi veya her kötü şeyi "Mao Zedung Düşüncesi kaynaklı" göstermeleri gibi.[8] Bunları bilinçli okuyucuya bırakıyoruz.

Dileriz okurlarımız, TKP (M-L) tezleri ne kadar aşırılırsa aşırılsın, anti-TKP (M-L) zehrin sonuçta yozlaşmaya ve anti-İK çizgiye vardığı konusunda görüşlerimizin temelini bu yazıyı okuyarak anlarlar.

Dün HB, DHB, BP vb. oportünistler "kendi görüşleri yok, dogmatikçe İK'yi savunuyorlar" diyorlardı, bugün de envai çeşit oportünist akım aynını diyor. Bizim kendi görüşlerimiz olmadığı kuyruklu bir yalandır da, böyle olsa dahi en azından Türkiye devrimine ihanet tezlerini değil, onun yolunu çizenin tezlerini savunuyoruz. Siz yüreğiniz varsa çıkıp O'na anti-Marksist deyin.[9]

Türkiye proletaryasının önderi, Başkan Mao önderliğindeki Uluslararası Komünist Hareket'in çizgisinin sadık savunucusu İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ölümsüz anısına sonsuz saygıyla.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2022.06.10

[2] Sebebi, Halkın Birliği'nin ayrışma öncesi çıkan ve ayrışmayla birleşen 40. sayısının tarihinin 1 Ağustos 1978 oluşudur.
[3] Genelde Hayrabet Honca'nın çok ileri gelen, çok bilinen, hatta MLKP sitesinde MK üyesi diye geçen bir devrimci oluşu zikredilir. Oysa ki Hayrabet Honca, bunların kendi ayrılıkları öncesinde MK üyesi falan değildir. Zaten derginin sahipliğini MK üyesi birisine vermek saçma bir harekettir, zira bu kişiler zaten derginin yiyeceği kovuşturmaların öznesi olacak, yani "feda edilecek" kişilerdir. Aldığı görev itibariyle ve önderlikle ilişkisi gelişeceğinden hiyerarşide konumu zamanla tabii ki yükselir ama ileri bir kadro oluşu, önder kadro olduğu anlamını doğurmaz. Zaten Hayrabet Honca'ya da teklif, kendisi taraftarken gelmiştir, o da tevazu ile başına gelebilecekleri bilmesine rağmen bu görevi kabul etmiştir. Ayrılık sonrasında kendi grubu içerisinde "MK üyesi" olup olmadığını bilemeyiz ama dediğimiz meseleden dolayı pek olası gözükmüyor. Bir MK üyesi, olsa olsa, derginin örgüt tarafından atanmış yazı kurulundan birisi veya onunla ilişkiyi sağlayan kişi olabilir.
[4] Buradaki yazımın bir baskı hatası mı, yoksa ayrılık sonrası derginin önceki Nisan 1978 tarihli sayısını reddettiği gibi bir anlamı mı taşıdığı sorunu doğurur, bizim bu konuda bir bilgimiz yok.
[5] Bir konuya değineceğiz. Bilindiği gibi bunların legal teorik yayın organı "PARTİNİN YOLU" (merkezin/DHB'ninki ise "PROLETER DEVRİMCİ PARTİNİN YOLU") idi. Partinin Yolu, 12 Eylül sonrası TKP/M-L Hareketi'nce teorik yayın organı olarak illegal çıkartılmaya devam edildi. Lakin burada bildiri, "PARTİ YOLU" imzasıyla yayınlanmıştır. Acaba bundaki gerekçe, basit bir dizgi hatası mıdır, yoksa bunların "PARTİ YOLU" ismiyle bir de illegal dergileri de mi vardı? Biz bunu bilemiyoruz. Lakin dikkat çekmek isteriz ki, bildiride açıkça "TKP/M-L" "örgütümüz" vb. ifadeler vardır ve baskı yeri ibaresi yoktur. Bundan yola çıkarak biz, bunun illegal bir bildiri olabileceği yorumunda bulunuyoruz. Eğer bildiri illegalse, "PARTİ YOLU" ismi de illegal olmalıdır.
[6] "Oportünizm ve inkarcılık yıkılacak, proletarya partisi kurulacak! (6) - Mızrağın ucu çuvala sığmaz". Halkın Birliği. 24 Ekim 1978. Sayı: 47. Sayfa: 7.
Bu tasfiyeci kliğin bir de geçmiş eleştirisi var ki evlere şenlik. Bunlar tipik 1972'de parti kurulmadı, 1974'te hareket düzgün önderlikten yoksundu, 1976'da tam bir ileri atılım eşiğindeyken hizipçiler örgütü böldü teranelerini söylerken, laf arasında o dönemki M-L Muhalefeti de "siz 1974'lerde niye düzgün pratik ortaya konmasını sağlamadınız" diye eleştiriyorlar. Pes doğrusu! Partimiz bunların hattını eleştirirken "kendi yapamadıkları işlerden ve yaptıkları hatalardan utanmadan partiyi sorumlu tuttular" mealli değerlendirmesiyle haklılığını bir kere daha kanıtladı. Lakin bir şeyi doğru ortaya koyuyorlar, "Meselenin özü parti varmıydı [sic], yokmuydu [sic] değil, ideolojik siyasi çizgidir." (sayfa: 7) Eh, mesele sadece bu değildiyse, bir zahmet meş'um Nisan toplantısında partiye nasıl darbe yaptığınızı ve 3 sayfalık yazıda hangi görüşler olduğunu da yazsaydınız keşke, hani hiç savunmadığınız görüşlerin olduğu! Akıllara durgunluk veren bu "eleştiri" için bkz: "Geçmişe kısa bir bakış". Halkın Birliği. 6 Aralık 1978. Sayı: 50. Sayfalar: 6-7, 9.
Dahası yine bir yerde hem İK'ye hiç küçük-burjuva demedikleri, hem de sosyo-ekonomik yapıyı hep yarı-feodal saydıklarını iddia ettikleri en garabet bir yazı için bkz: ""Partizan"dan Güney dergisine "Açık Mektup["] ve bazı iftira ve çarpıtmalar üzerine". Halkın Birliği. 19 Aralık 1978. Sayı: 51. Sayfalar: 6-7, 11.
Buradan kendilerine ilettiğimiz dergileri tarayıp internete koyarak kamuya açan ve tekrar bize iade eden TÜSTAV emekçilerine teşekkür ederiz.
[7] Belki de Türkiye'de devrim mücadelesini biçim olarak dahi tamamen inkar etmiş bu hainler, bu konuda görüşlerini hiç açıklamayacaklar! Gerçi onlar "1. Kongre" dedikleri revizyonist toplantıda bunun temelini sinsice attılar ama kitleleri kandırmak için yalan demek bu bayların çok ar edeceği bir mesele değildir. Yine de biz inanıyoruz ki ama öyle ama böyle, bu baylar da nihayetinde ağızlarındaki baklayı çıkaracaklar ve dün HB, DHB, bugünse MLKP, MKP vb. oportünistlerin yaptıkları gibi İK'yi hep iddia ettikleri aziz derecesine indirme işini yapacaklardır. Zaten aksi imkansızdır, birisini aziz, put, ikon vb. ilan edecek olan onun görüşlerini aktif savunanlar değil, onun görüşlerini reddedip imajından parse toplamaya bakanlardır.
[8] İşin komik yanı ÇKP, İK yoldaşın da etkilenip devşirdiği HKP (M-L)'nin bir veya birden fazla bölgede KSİ kurulmadıkça HBC kurulamaz görüşünü eleştirmiştir. Öyle bir ÇKP ve MZD ki, yanlış fikir olarak görüyor, eleştiriyor ama yine de kaynağı bu! Bayların delüzyonellik seviyesi buradan bile belli oluyor.
[9] En azından BP şefi İsa Güzel, bunu bir yerde ağzından kaçırsa da itiraf edebiliyordu ("Tarihe Not: Akılda Kalanlar (1976-1980)". Ünal, İbrahim. Ayrıntı Yayınları. 1. Baskı, 2020. Sayfa: 161.): "Esasında GKK'ye dogmatik sol demek de doğru değil. Dogmatik sol Marksist görüşleri kitabi olarak savunur, gelişmeleri reddeder vb. Bunlar Marksizm'i savunmadılar ki. Kitabi olarak savundukları[,] 'İbrahim'in 11 İlkesi' idi. Boş ajitasyondu."
GKK hizbinin İK'yi hem teorik hem de pratik olarak ne kadar temsil ettiği bir yana (eğer halen daha sağsa, itirafçı şefimiz Vecdi Tapşın'ın kulakları çınlasın), bayımız ne güzel itiraf ediyor. "İK'nin 11 ilkesi Marksizm değildir, boş ajitasyondur". Dogmatizm, Marksizmin canlı özünü reddeden anti-Marksist bir "Marksizm" maskeli küçük-burjuva akımıdır. Eh, kitabi olarak savunulan Marksizm değil de İK ise, demek ki İK, Marksist değildir. Bütün oportünistler gibi "devlet ve devrim konusunda doğru görüşler savundu" gibi artık ayırt edici olmayan ayrımlar üzerinden yalandan İK savunan baylarımız, İK'yi savunmadıklarını kabul ettiler. Gözümüz aydın.


EK


4. ve 5. dipnotlar ve eksik-hatalı belirtilen bazı hususlara dair düzeltme:
1) 4. dipnotta şöyle demişiz:
"Buradaki yazımın bir baskı hatası mı, yoksa ayrılık sonrası derginin önceki Nisan 1978 tarihli sayısını reddettiği gibi bir anlamı mı taşıdığı sorunu doğurur, bizim bu konuda bir bilgimiz yok."
Bu tasfiyeciler ayrılık sonrası en az iki sayı Partinin Yolu çıkardılar (Sayı: 2. Ağustos 1978.; Sayı: 3. Ocak 1979). 4. dipnotta belirttiğimiz bilgi eksikliğinden doğan ikiliğin doğrusu, baskı hatası değil, önceki sayıyı tanımadıklarıdır.
2) 5. dipnotta şöyle demişiz:
"... bildiri, "PARTİ YOLU" imzasıyla yayınlanmıştır. Acaba bundaki gerekçe, basit bir dizgi hatası mıdır, yoksa bunların "PARTİ YOLU" ismiyle bir de illegal dergileri de mi vardı? Biz bunu bilemiyoruz. ..."
Parti Yolu, HB hizipçilerinin 1979 civarı çıkardıkları legal yayındır. "Örgütümüz" demeleri illegal olduğundan değildir, dergi legaldir. HB 51. sayı sonrası periyodik-numaralı çıkmamış, çeşitli dönemlerde özel sayı çıkmıştır, bundan sonra ise Parti Yolu isimli dergiyle HB, yeni ambalajıyla piyasaya sürülmüştür. Yani bildiri, teorik dergi olan Partinin Yolu adına çıkmamış, HB'nin yerine geçen siyasi dergi Parti Yolu adına çıkmıştır. Baskı hatası yoktur.
Bu bilgileri edinmemizi sağlayan dostumuza teşekkür ederiz.
Bunlardan başka sunuş yazımız ufak düzenlemelerden geçirilmiştir.
 
İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2023.08.26.

***

Bildirinin önlü arkalı yüzü.

Türkiye Proletaryasının önderi İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ölümsüzdür

7 yıl evvel (18 Mayıs 1973) günü acısı yüreklerimizi yakan bir haber yayıldı ülkemizin dört bir yanına. Türkiye proletaryasının komünist önderi İbrahim KAYPAKKAYA, 12 Mart'ın faşist cellatları tarafından alçakça katledildi. Eğilmeyen başı, eritilemeyen iradesi, halka, devrime ve komünizm davasına olan sarsılmaz bağlılığı, Marksizm-Leninizme olan inancı, onun savunduğu Marksist-Leninist görüşleri yok etmek istediler faşist cellatlar.

Görülmemiş zulüm ve zorbalıklar sökmedi, ellerini kollarını kestiler, tırnaklarını çekip tarihin tanık olduğu zulüm örneklerinin en barbarcasını uyguladılar 3.5 ay. Ama nafile, bir tek kelime alamadılar ağzından, teslim alamadılar onu, çılgına döndüler, küçüldüler karşısında, diz çöktüler, yalvardılar, fakat sonuç değişmedi. Faşist cellatlar kurşuna dizerek önderimizin kanını kendisinin yükselttiği proletaryanın kızıl bayrağını daha da kızıllaştırmak için döktüler Diyarbakır mapushanelerine.

18 Mayıs 1973'te önderimizin bedenini toprağa, acısını sınıf kinine dönüştürerek, anısını sonsuza kadar kavgamızda yaşatmak üzere kalbimize gömdük ve mücadelesini halkımıza armağan ettik.

Önderimiz, fikirlerini yolumuzu aydınlatmak, silahlarını kavgayı devam ettirmek, soylu direnişini elimizde kızıl bayrak ederek şehit düştü bu kavgada.

Başladı çapada [sic] devrimci kavgaya[,] karşı koydu, faşist zulüm ve zorbalığa, karşı çıktı emperyalist sömürü ve yağmaya. Koştu köylülerin toprak ve özgürlük kavgasına[,] en önde karşı koydu köylüler üzerindeki jandarma zulmüne, karıştı Demir-Döküm, Gıslaved işçilerinin arasına, işçi sınıfımızla beraberdi 15-16 Haziran direnişinde.

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş halkı devrim için örgütlemek ve seferber etmek için bıkmadan[,] usanmadan mücadele etti. İşçi sınıfının bilimi olan marksizm-leninizmi derinden kavramaya, kavradıkca [sic] da hayata uygulamaya, onu yanlış görüşler karşısında savunmaya çalıştı. Zaman ilerledikçe marksist-leninist teoriyi daha derinden kavradı ve her türden revizyonizme ve oportünizme karşı savunur hale geldi. Bu mücadele nihayet 1972 yılında doruk noktasına ulaştı. İçerisinde yer aldığı TİİKP (bugünkü TİKP) revizyonistlerine karşı marksizm-leninizm bayrağını yükseklere kaldırdı. Türkiye proletaryasının öncü örgütü TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ/MARKSİST-LENİNİST Örgütünü kurarak bütün varlığıyla kendisini bu mücadelenin içine attı. Halkı örgütlemek ve devrime önderlik etmek için faaliyetlerini yürüttüğü bir sırada, 24 Ocak 1973'te yoldaşlarıyla birlikte kaldığı Vartinik komünde, faşist diktatörlüğün askeri güçlerinin saldırısına uğradı. Bu saldırı sırasında Dersim halkının yiğit evladı Ali Haydar Yıldız yoldaşımız şehit düştü. İbrahim Yoldaş'ta [sic] yaralı olarak kaçtı. Ancak 5 gün sonra tekrar faşist güçlerin eline düştü. Fehmi Altınbilek komutasındaki faşist güçler, onu yaralı haliyle yalınayak karlı buzlu yollarda kilometrelerce yürüttüler.

12 Mart'ın askeri faşist diktatörlüğü ona yakalandığı andan alçakça katlettiği 18 Mayıs 1973'e kadar, akıl almaz işkenceler uyguladılar. Bedeninde denemedikleri hiçbir işkence yöntemi kalmamıştı. Üç buçuk aydan fazla süren bu işkenceler yıldırmamıştı Kaypakkaya yoldaşı. O[,] bir komüniste yaraşır soylu bir direniş örneği verdi faşist cellatlar karşısında. Destanlar yarattı.

İbrahim yoldaş[,] faşist cellatlar karşısında şöyle haykırıyordu: «Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım marksist-leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım» (21 Nisan 1973, TKP (M-L), TİKKO, TMLGB Dava Dosyası'ndan.)

12 Mart'ın askeri faşist diktatörlüğünün cellatları bu çelikten iradeli komünist karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar. Ona boyun eğdirememeleri onları daha çok azgınlaştırdı. Karşısında acizleşmelerini bir türlü sığdıramadılar içlerine, kendisi ve fikirleri hakkında şu değerlendirmeyi: «Türkiye'deki komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan İbrahim KAYPAKKAYA'nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metodları [sic] için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye'ye uyarlanması diyebiliriz» (TKP/M-L Dava Dosyasındaki MİT Raporlarından) yapıyorlardı. Kendisine[,] fikirleri faşist diktatörlük için bu denli tehlikeli olan bu yiğit komünisti yok etmek istiyorlardı. Başında Yaşar Değerli adlı faşist cellatın [sic] bulunduğu cellatlar[,] yiğit yoldaşımızı 18 Mayıs 1973 günü kurşuna dizerek alçakça katlettiler.

İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞIN SOYLU VE ŞANLI DİRENİŞİNİ KENDİMİZE ÖRNEK ALALIM.


İbrahim yoldaşı[n] faşist cellatların işkencehanelerinde takıntığı [sic] komünist tavır, başta onun sadık izleyicileri yoldaşlarımız ve tüm devrimciler tarafından örnek alınması gerekir. İbrahim yoldaşın canı pahasına bize bıraktığı bu örnek tavır, her komünist devrimcinin ve devrimcinin işkencede ve mahkemede devam ettirmesi gereken tavırdır. 

Kaypakkaya yoldaşımızın işkencedeki tavrı, onun sınıf niteliğinin, siyasi düşüncelerinin bir devamıdır. Onun işkenceciler karşısındaki tavrı[,] marksist-leninist çizgiyi savunmasından[,] komünist olmasından kaynaklanıyordu. Yoksa birçok oportünist akımın yaptığı gibi sadece bir halk kahramanının yiğit bir direnişi olarak değerlendirmek[,] onun özünü boşaltmaktan başka birşey [sic] değildir.

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın bıraktığı bu komünist gelenek, çeşitli Milliyetlerden Türkiye halkı ve devrimcileri üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Mücadelesi derinden halka malolmuş [sic] ve güçlü bir  saygı yaratmıştır.

Önder yoldaşımızı faşist cellatlar karşısında, halkın yüz akı, onurudur, onun haklı davasının[,] halkın bitmez tükenmez ve yenilmez gücünü[,] çelikten bir iradeyi, halk için ölmenin yüceliğini temsil etmiştir.

KAYPAKKAYA yoldaş faşizmin zindanlarında DİMİTROV tavrı takınmıştır.

Başta komünist yoldaşlarımız olmak üzere tüm devrimcilerin uyması gereken bir KAYPAKKAYA tavrı vardır. Bu, ser verip sır vermemek, ölmek ama yenilmemek, teslim olmamak, halkın onurunu, yenilmez gücünü ispatlamak[tır].

KAYPAKKAYA tavrı, ülkemiz devrimcileri içinde kök salmıştır. PİR AHMET Solmaz, M. Zeki ŞERİT, SELAHATTİN DOĞAN, İ. GÖKHAN EDGE adlı devrimciler hep KAYPAKKAYA yoldaşın tavrını kendilerine örnek alarak direnmiş, faşistler karşısında devrimci onurlarını korumuş, sır vermemişlerdir.

Her şart altında uyulması gereken, hele hele faşist zulmün bugün alabildiğine yoğunlaştığı bu dönemde daha da önem kazanan işkencede tutum sorununda, tüm devrimciler kendisine KAYPAKKAYA tavrını örnek almalı, eğitmeli ve uygulamalıdırlar. KAYPAKKAYA tavrı köklü bir gelenek, bir ilke haline getirilerek yaygınlaştırılmalıdır. 

OPORTÜNİZM, İNKARCILIK VE İSTİSMARCILIK YIKILACAK, İBRAHİM YOLDAŞ ÖNDERLİĞİNDEKİ TKP/L'İN [sic] ÇİZGİSİ ZAFER KAZANACAKTIR!..


İbrahim Kaypakkaya yoldaş önderliğindeki TKP/M-L'in [sic] çizgisi, uzun, zorlu mücadelelerle oluşmuştur. Bu TİİKP revizyonizmi başta olmak üzere, TİP, Mihri Belli revizyonizmine, THKO, THKP-C gibi küçük-burjuva maceracı akımlara karşı iki yılı aşkın bir mücadele sürecinde oluştu. Gerek bu oluşum süreci içerisinde, gerekse oluştuktan sonra, oportünist ve revizyonist saldırılar aralıksız devam etti. 

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın önderliğindeki TKP/M-L'in [sic] çizgisi, Mustafa SUPHİ önderliğindeki TKP'den sonra Türkiye'de oluşan ikinci Marksist-Leninist çizgiydi. TKP/M-L, Mustafa SUPHİ TKP'sinden sonra ikinci komünist örgüttü. 

İbrahim yoldaş önderliğinde TKP/M-L, Marksizm-Leninizmin en temel sorunlarından olan devlet, devrim, emperyalizm, proletarya diktatörlüğü altında devrimin devam ettirilmesi, Proletarya enternasyonalizmi vb. lerini [sic] doğru tarzda kavradı ve kararlılıkla savundu. 

Marksist-Leninist teoriyi diyalektik ve tarihi materyalist bakış açısıyla kavrayan örgütümüz TKP/M-L, onu ülkemiz somutuyla doğru bir tarzda birleştirdi. 

Örgütümüz ülkemizin emperyalizmin yarı-sömürgesi, feodalizmin tasfiye edilemediği, emperyalizme bağımlı komprador kapitalizmin var olduğu, feodalizm ve komprador kapitalizmin içiçe [sic] geçtiğini doğru bir biçimde ortaya koydu. Bu nedenle ülkemizin Milli Demokratik Halk Devrimi aşamasında olduğunu, devrimimizin hedeflerinin, emperyalizmin, komprador kapitalizm ve feodalizm olduğunu, devrimimizin dostlarının işçi sınıfı, köylülük, şehir ve köy küçük burjuvazisi ve geçici ve şarta bağlı olarak orta burjuvazinin «sol» kanadı olduğunu ortaya koydu. Devrimde proletaryanın önderliğini kayıtsız şartsız savundu.

Devrimimizin üç temel silahı olan Parti, Ordu, Cephe, ilişkisini doğru olarak kavradı. Ancak Cephe'nin kuruluşu konusunda, «bir veya birkaç bölgede kızıl siyasi iktidar kurulmadan birleşik cephe kurulamaz» şeklindeki anti-Marksist, «Mao Zedung düşüncesi»nden kaynaklanan yanlış bir anlayışıda [sic] savundu. Böyle bir yanlış taşımasına rağmen Parti, Ordu, Cephe konularında Marksist-Leninist görüşler savundu.

Ülkemizin sosyo-ekonomik yapısını doğru değerlendirdi. Türkiye'deki kapitalizmin[,] emperyalizmin uzantısı komprador kapitalizm olduğunu, tekelci nitelik taşıdığını, üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olduğunu ortaya koydu. Feodalizmin önemli bir güç olarak var olduğunu, komprador kapitalizm ile içiçe [sic] geçtiğini, feodalizmin varlığının ancak özü toprak devrimi olan MDD ile ortadan kaldırılacağı doğru görüşlerini savundu. Feodalizmin gücünü abartan, kapitalizmin gelişim seviyesini küçümseyen yanlış bir değerlendirmede [sic] yaptı.

Ülkemizde faşizmin sınıf muhtevasını, tanımını ve faşizme karşı mücadele sorununda tamamen doğru görüşler ortaya koydu. Kitleleri faşizm karşısında silahsız bırakan ve orduya belbağlayan [sic] tüm oportünist ve revizyonist teorileri yerle bir etti. Faşizme karşı mücadelenin bir iktidar mücadelesi olduğunu savundu ve pratiktede [sic] buna uygun davrandı.

Milli meselede Türkiye devrimci tarihinde en ileri adımı attı. Ulusların kendi kaderlerini kendi tayin hakkını kayıtsız şartsız savundu. Kürt ulusu üzerinde uygulanan yoğun Milli zulme karşı amansız mücadele etti. 50 yıllık hakim ulus şovenizmine ağır darbeler indirdi. Kürt Milli meselesinin gerçek çözümünün proletarya devrimine bağlı olduğunu ortaya koydu. Ancak bunun yanında milli meselenin özünün bir «pazar» meselesi olduğu şeklindeki yanlış anlayışıda [sic] barındırdı.

Türkiye tarihini doğru bir biçimde değerlendirdi. Türkiye devrim tarihini doğru olarak değerlendirdi. Mustafa SUPHİ TKP'sinin Marksist-Leninist olduğunu, M. SUPHİ yoldaşın katledilmesinden sonra partiyi ele geçiren Şefik Hüsnü'nün oportünist bir hat izlediğini, TKP'nin bundan sonra oportünist bir parti haline geldiğini, 1960'daki modern revizyonist ihanetle birlikte TKP'nin sosyal-faşist bir parti haline geldiğini ortaya koydu. M. SUPHİ TKP'sinin mirasçısı olduğunu savundu.

Çelişmeler sorununda genel bir doğru bir kavrayışı olmasına rağmen ülkemiz somutu için yaptığı «dört başlıca çelişme» ve «Feodalizm ile halk yığınları arasındaki çelişkinin baş çelişkidir» tespitleri doğru değildir. Oysa ülkemizde, emperyalizm (S.E. dahil) komprador burjuvazi, toprak ağaları ile çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı arasında bir temel çelişme vardır. Baş çelişme ise bugün komprador burjuva toprak ağalarıyla çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı arasındaki çelişmedir.

Ülkemizde Sovyet modern revizyonizmine karşı en ilk ve Marksist-Leninist temellerde tavır aldı. Kruşçev - Brejnev modern revizyonistlerinin tezlerinin niteliğini doğru tarzda kavradı ve onun ülkemizdeki temsilcileri olan T'K'P, TİP, Mihri Belli ve bunlarla özde bir farkı olmayan TİİKP revizyonistlerine karşı tavizsizce mücadele yürüttü.

Devrimin kitlelerin eseri olduğunu tavizsizce savunan örgütümüz TKP/M-L[,] devrimin şiddet yoluyla mevcut devlet mekanizmasını halkın [uzun] süreli silahlı savaşı yoluyla parçalayacağını doğru olarak ortaya koymasına rağmen, Mao Zedung'un anti-Marksist «Halk Savaşı» teorisi'nden güçlü bir şekilde etkilendi.

Ülkemizin Somut şartlarına uygun düşen mücadele biçimleri ve taktikler geliştirmek yerine, salt askeri bir bakış açısı olan proletaryanın önderliğine götüren Çin «Halk Savaşı»ndan önemli ölçüde etkilendi ve dogmatikbir tarzda onu ülkemize uygulamaya çalıştı.

Gerek mevcut somut durumun sübjektivist tahlili gerekse anti-Marksist «Mao Zedung Düşüncesi»nden bu etkilenmeler örgütümüzün «sol» taktik bir çizgi, yani «sol» bir kitle çizgisi izlemesine ve sonuçta geçici olarak yenilgiye uğramasına yolaçmıştır [sic].

Örgütümüz, kapitalist Çin'i «Sosyalist», Revizyonist, ÇKP'ni [sic] «Marksist-Leninist», Revizyonist Mao Zedung'u «usta»[,] Revizyonist «MZD»ni [sic] «Marksist-Leninist bir düşünce», ÇKP'ni [sic] «Uluslararası Komünist hareketin önderi»dir şeklinde tamamen yanlış değerlendirmeler yapmıştır.

Örgütümüz TKP/M-L['nin,] bünyesinde taşıdığı küçük burjuva zaaflarından ötürü, subjektif tespitler yapması ve doğmatizmin bir ürünü olarak bazı yanlış tahlilleri benimsemiş olmasına karşın, onun çizgisi Marksist-Leninist bir çizgiydi.

Parti programına tekabül edecek düzeydeydi. Örgütsel planda partinin kuruluş çalışmaları içerisinde olan ancak henüz bütünüyle hazırlıklarını tamamlayamamış olan parti öncesi komünist bir örgütsel yapıya sahipti.

Örgütümüz TKP/M-L[,] ortaya çıktığı günden itibaren bütün Oportünist ve Revizyonistlerin hedefi olmuştur. Bu saldırı dün olduğu gibi bugünde [sic] devam etmektedir. Bu saldırılar hem «içten» (!) hemde [sic] dıştan yapılmıştır ve yapılmaktadır. Sözüm ona onun görüşlerini «Savunduğu»nu iddia eden D. H. Birliği ve Partizan adlı biri oportünist inkarcı diğeri istismarcı iki grup bu anlamda ona «içten» (!) saldırmaktadır. Bu gruplanın ihanetçi ve istismarcı önderleri, tabanlarının TKP/M-L'yi O'nun önderi İ. Kaypakkaya yoldaşa olan saygı ve bağlılıklarını en iğrenç bir biçimde sömürerek, ama en adi bir biçimde saldırarak ayakta kalmaya çalışmaktadırlar.

Saflarındaki dürüst devrimci kadro ve taraftarların gerçeği görerek TKP/M-L'nin gerçek devam ettiricilerinin saflarında yer almasını engellemek için icat etmedikleri «teori», bir yılan eğrisi gibi çizdikleri zikzaklar, başvurmadıkları sahtekarlık kalmamıştır.

TKP/M-L'te [sic] saldıranlar sadece bu sahte «sahipler» (!) değildir. Başında H. Kurtuluşu ve H. Yolu'nun bulunduğu bilumum oportünist ve Revizyonist cephe vardır.

Revizyonistleri biryana [sic] bırakırsak, geriye kalan kaba inkarcı küçük burjuva oportünist akımları Marksist-Leninst [sic] hareketimize karşı her yola başvurarak saldırmışlardır. Bunların içerisinde H.K. ve H.Y en adi yönntemleri [sic] yeğ tutarak TİKP paraleline düşerek saldırmaktadırlar.

Kaba ve ince, inkarcı ve istismarcı Oportünist Cephenin saldırıları boşuna. TKP/M-L'i [sic][,] onun M-L çizgisini hiç bir [sic] güç yıkamamıştır ve yıkamayacaktır. Gerçekler katı ve inatçıdır[s,] onu yok etmek mümkün değildir. Nasılki [sic] tarihin akışı durdurulamazsa, TKP/M-L onun M-L çizgisinin zafere doğru ilerleyişide [sic] durdurulamayacaktır. Bu şimdiden bellidir.

Her türden Oportünizm, inkarcılık[,] istismarcılık ve revizyonizm yıkılacak, TKP/M-L çizgisinde yeniden inşa mücadelesi mutlaka zafer kazanacaktır.

Ölümsüz önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşımızın faşist cellatlar tarafından katledilişinin 7. yılında onu derin bir saygıyla anarken, ülkemizin tüm dürüst devrimcilerine, özel olarak onu «savunduğu[»]'nu [sic] iddia eden gruplar içerisindeki gerçekte[n] TKP/M-L'te [sic] bağlı olan samimi dürüst devrimcilere sesleniyoruz: Arkadaşlar, Oportünist[,] inkarcı ve istismarcılarla bağlarınızı kesin.

Marksist-Leninist hareketin saflarında yıkılmaz bir birlik kuralım!

Önderimizinde [sic] dediği gibi:

«Önümüzde çetin ama şanlı mücadele günleri var , sınıf mücadelesinin denizine bütün varlığımızla atılalım!

Bu mücadelede kahraman işçi sınıfmıza[,] fedakar ve çilekeş köylülerimize, yiğit gençliğimize sonsuz bir güven duyalım![»]

YOLDAŞLAR[,] EMEKÇİ HALKIMIZ...


Yoldaşımızı ona layık bir biçimde, militanca analım. O'nun savaştığı gibi savaşalım! Onun yürüdüğü yoldan güvenle ve korkmadan ilerleyelim!

Yiğit önderimiz[,] sana halkımızın önünde söz veriyoruz[:] 1972'de kaldırdığın kızıl bayrak daha da kızıllaşarak bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizde taşınacak, burjuvazinin burçlarına dikilecektir.

Yoldaş hiç kuşkun olmasın, bu yola fedadır başımız[,] kesindir zaferimiz, susmayacak silahlarımız.

İBRAHİM YOLDAŞ ÖLÜMSÜZDÜR !
İŞKENCECİ FAŞİST CELLATLARDAN HESAP SORACAĞIZ!
KAHROLSUN KOMPRADOR PATRON - AGA DEVLETİ!
YAŞASIN BAGIMSIZLIK, DEMOKRASI VE SOSYALİZM MÜCADELEMİZ!

PARTİ YOLU

[üzerine düşülen not: Mayıs 1980[,] Çağlayan/İST[anbul]]