20 Ağustos 2022 Cumartesi

BELGE | Zeki Uygun - Parti şehitlerimizi anıyoruz! (Ocak 1986)

SUNUŞ


Önce halkın öğrencisi, sonra öğretmeni olan, yiğit TKP (M-L) (bugünkü TKP/M-L) Partizanı, yılmaz halk savaşçısı, ülkemizde ârî Marksizmin ağır toplarından, önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın en sadık izleyicilerinden, TKP (M-L)'nin yetiştirdiği en değerli komünistlerden Zeki Uygun ("Hoca") yoldaş.

Aşağıda yayınlayacağımız bu yazı, Zeki Uygun yoldaş tarafından İşçi-Köylü Kurtuluşu (İKK) dergisinin 1986 yılındaki Ocak ayı Parti ve Devrim Şehitleri özel sayısı için yazılmıştır.[1] Doğal olarak ilk başta imzasız olarak yayınlanan bu yazının, Zeki Uygun yoldaş tarafından yazıldığı, şehadeti sonrasında yazının sadece ufak bir başlangıç kısmını tekrar yayınlandığı İKK sayısında ifşa edilmiştir. İşçi-Köylü Kurtuluşu imzalı başlıksız ön açıklamada bu konuda şöyle deniyordu:[2]

22 Kasım 1986 tarihinde Dersim'in Ovacık ilçesinin Hürmük mezrasında, dağ evini helikopterler desteğinde kuşatan faşist operasyon birliğine karşı komünist direnme ruhuyla cevap veren, silah elde kahramanca döğüşerek [sic] şehit olan 8 yoldaşımızdan biride [sic] Zeki UYGUN'du. Partimizin değerli üyesi ve kadrolarından olan yoldaş Zeki Uygun'un kavgasını yaşatacağımızı belirtiyor, ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Bu sayımızda onun kendi kalemi ve dilinden parti şehitleri konusundaki bir yazısını yayınlıyoruz.
Bu yazı 1986 Ocak ayında parti şehitleriyle ilgili çıkarılan İşçi-Köylü Kurtuluşu özel sayısında da yer almıştı.
İşçi-Köylü Kurtuluşu

İlgili sayıda iki farklı yazı var.[3] İlkinin Zeki Uygun tarafından yazıldığını kesin olarak biliyoruz, ikincisine ise bir atıf görmedik. İki yazı da ufak olduğu ve dil olarak büyük oranda benzerlik taşıdığı için Zeki Uygun tarafından yakın zamanlarda yazılmış olma ihtimali çok yüksek, yine de kesin bilgimiz olmadığı için ikinciyi ek olarak vereceğiz. Bu ikisinin dışında kalan diğer yazıları almıyoruz.[4]

Zeki Uygun'un olduğunu kesin olarak bildiğimiz yazıda, normalde sayfanın ortasında (iki sütunu [birisinde iki paragraf arasındaki boşluğu, diğerinde direkt bir paragrafı] ortadan ikiye yaracak şekilde) yatay geçen bir Lenin alıntısı var ama metin içinden alıntı olmadığı, konuyla alakalı verildiği için onu yazının sonuna koyacağız. Yazım ve/veya dizgi hatalarına da dokunmadık.

Fazla söze gerek yok, parti şehidini anmayı, önce halkın öğrencisi, sonra öğretmeni olmuş, ülkemizde ârî Marksizmin ve İK yoldaşın öğretilerinin en sadık savunucularından olmuş Zeki Uygun yoldaşa bırakıyoruz.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2022.08.18-20.

[1] "Parti şehitlerimizi anıyoruz!". ... [Uygun, Zeki]. İşçi-Köylü Kurtuluşu. Ocak 1986. Özel Sayı. Sayfalar: 2-3.
[2] "Parti şehitlerimizi anıyoruz!". Uygun, Zeki. İşçi-Köylü Kurtuluşu. Aralık 1986. Sayı: 75. Sayfa: 24.
[3] 2. yazı: "Parti Şehitlerini Anmak Onların Uğruna Canbedeli Mücadele Yürüttükleri M-L'i Savunmak; Parti Ve Orduyu Güçlendirmek Demektir!". agy. Sayfalar: 4-5.
Not: Bu yazıda iki sayfada da metin içinden seçilip öne çıkarılarak tekrar edilmiş birer sütun alıntı var, doğal olarak bunları tekrar almayacağız.
[4] Diğer yazılar şunlardır:
- "Parti şehitlerimizi anıyoruz!". agy. Sayfalar: 6-8.
Not: Fotoğrafsız kısa biyografiler şeklinde başlangıçtan Ocak 1986'ya kadarki (kimi eksik isimlerin olduğu gibi, bugün Partizan Şehitleri sitesinde olmayan bazı isimlerin de olduğu, ayrıca bazısı yanlış, geri kalanı araştırılmaya gerek duyan kimi detay farklılıkların da olduğu) şehitler listesi ile ona eşlik eden metin içine gömülü kutucuklarda Muzaffer Oruçoğlu ("Haydar Teber" imzasıyla)'nun şiirlerinden (mesela "Hazır ol!" şiiri) seçme kısımları barındırmaktadır.
- "ENTERNASYONAL PROLETARYANIN OCAK AYI ŞEHİTLERİNİ ANIYORUZ! Enternasyonal Proletarya Ve Ezilen Dünya Halklarının Yüce Önder ve Öğretmeni V. İ. LENİN ÖLÜMSÜZDÜR!". agy. Sayfalar: 9-11.
Not: Stalin'in Amerikan İşçi Delegasyonu ile yaptığı konuşmasından bir alıntı olan bu yazıya, kutucuk içinde imzasız bir de ön açıklama eklenmiştir.
- "Rosa Lüksemburg Ve K. Liebknecht Ölümsüzdür". agy. Sayfa: 11.
Not: Ufak bir anma yazısı, sonrasında ise Muzaffer Oruçoğlu ("Haydar Teber" imzasıyla)'nun "Rosa'nın Anısına" [Şubat 1983] şiiri.
- "Halk İçin Çalış". Mao, Zedung. agy. Sayfa: 12 (arka kapak).

***

PARTİ ŞEHİTLERİMİZİ ANIYORUZ!

Sınıf mücadelesinin önemli ve amansız bir dönemecinden daha geçtik, geçiyoruz.
Yıllardır dört bir yandan ateş altında tutulan ve kesin yenilgiye uğratılmaya çalışılan partimiz üzerinde kümelenen kara bulutlar hızla dağılmaya yüz tutmuştur.
Partimizin ufku giderek daha da genişlemeye, yolu giderek daha da aydınlanmaya başlamıştır.
O günümüz dünyasında istisnai komünist nüvelerden birisi olarak, şimdi hem ülke düzeyinde hem de uluslararası planda akıma karşı yüzmektedir. Ve artık onu tutabilmek, ya da gittiği yoldan geri çevirebilmek, açık-gizli, maskeli-maskesiz hiçbir komünizm düşmanının harcı değildir.
Partimiz geleceğin kendisinin olduğunun bilincindedir ve hala dört bir yandan ateş altında olmasına rağmen, bugün gelinen noktada geleceğe çok daha güvenle bakmaktadır.
Zira, kurucu önderimiz İ. Kaypakkaya yoldaşın üzerine gerdiği teorik zırh sayesinde, bugüne kadar geçen süreç içinde herhangi bir nitelik dönüşümüne uğramadan varlığını koruma başarısı gösteren partimiz, uzun yılların ürünü olarak kan-can pahasına edinilen zengin bir mücadele deney ve tecrübesi zemini üzerinde, zafere açılan kapıyı adım adım aralamaya başlamıştır bile.
Geçmiş zengin mücadele deney ve tecrübesini sağlıklı bir senteze tabi tutma, geçmişin ilkeli ve kapsamlı bir özeleştirisini yapma ve geçmişten çıkarılacak olan doğru dersleri geleceğimiz için güçlü bir silah haline getirme merkezi görevine, diğer sınıf mücadelesi görevlerini de mümkün olduğunca aksatmadan sıkı sıkıya sarılan partimizin, bugün gelinen noktada ileriye doğru büyük bir sıçrama yaparak, bütün gücüyle yeniden sınıf mücadelesinin engin denizine açılması ve zaferden zafere koşması kaçınılmazdır.
Bu, tarihin karşı konulamaz ve durdurulamaz bir akışı olacaktır.
Bu tarihsel akımı durdurmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Açık-gizli, maskeli-maskesiz, dolaylı-dolaysız tüm halk, devrim ve komünizm düşmanları partimizden ne kadar korkarsalar korksunlar, yine de azdır. Partimiz, sadece her türden halk ve devrim düşmanlarının değil, aynı zamanda he türden revizyonizmin ve oportünizmin 'ipini çekmeyi' de boynunun borcu bilmektedir.
Bu yılki Parti Şehitlerini Anma Haftası'nda, halk demokrasisi, bağımsızlık, sosyalizm ve yüce komünizm davası şehitlerimizi, için için kabaran ve bir sel gibi bendinden boşanması kaçınılmaz olan işte böylesine coşkun ve engin bir ruh hali içinde anıyoruz.
Şehitlerimizin ölümsüz anılarını, işte böyle bir ruh hali içinde tazeliyor ve her türden parti, halk, devrim ve komünizm düşmanlarının yüreğine derin korkular salan ve onları bir kez daha derinden yaralayan güçlü ve yenilmez bir manevi silah haline getiriyoruz.
Türkiye devrimi gönderine kızıl bir güneş gibi doğan kurucu önderimiz İ. Kaypakkaya'ya, onun kızıl direniş ruhunu yeniden yaşatan S. Cihan, H. Hakkı Erdoğan, M. Yakar, M. Z. Şerit'leri [sic] ve silah elde toprağa düşen daha nice nice yoldaşlarımızı;
28/29 Ocak 1921 gecesi Kemalist cellatlar tarafından Karadeniz'in karanlık sularında boğdurularak hunharca katledilişlerinin 65. yılında M. Suphi ve 14 yoldaşını;
Ölümünün 62. yıldönümünde enternasyonal proletarya ve ezilen dünya halklarının yüce önder ve öğretmeni V. İ. Lenin'i;
Berlin'de başları dipçik darbeleriyle ezilerek hunharca katledilişlerinin 67. yılında Alman proletaryasının ve 3. Enternasyonal'in yiğit önderlerinden R. Lüksemburg ve K. Liebknecht'i işte bu ruh hali içinde anıyoruz.
Kısaca işte bu ruh hali içinde sınıf kinimizi ve mücadele azmimizi bir kez daha biliyoruz en keskin biçimde emperyalizme, sosyal emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı.
"Devrim ziyafet vermeye, yazı yazmaya, resim yapmaya ya da nakış işlemeye benzemez. Devrim, o kadar zarif, o kadar rahat ve nazik, o kadar ılımlı, müşfik, kibar, ölçülü ve alicenap olamaz. Devrim, bir ayaklanmadır, bir sınıfın başka bir sınıfı devirdiği bir şiddet hareketidir." der Mao Zedung yoldaş.
Bu evrensel geçerliliği olan bir devrim yasasıdır. Diğer ülke devrimleri gibi ülkemiz devrimi de kaçınılmaz biçimde bu yolu izliyor ve izleyecektir de.
Bir başka deyişle devrim yolu dümdüz değildir, engebeli, dolambaçlı ve sarptır. Binbir zorluk ve engellerle doludur. Başarısızlık, kayıplar, yenilgilerle doludur ve ölüm olağandır.
Dolayısıyla, bu yolda ilerlerken karşılaşılan kayıp, başarısızlık, yenilgi ve zorluklardan yılmayanlar ve önlerine dikilen her türlü engeli altetme [sic] azim, cesaret ve kararlılığına sahip olanlar ancak devrimin aydınlık doruklarına tırmanabilir ve sonunda zafer meyvelerini tadabilirler.
Mao Zedung yoldaşın da dediği gibi; "Mücadele olan her yerde fedakarlık vardır ve ölüm olağandır. Halkın çıkarlarını ve büyük çoğunluğunun çektiği acıları yüreğimizde duyduğumuz için, halk için öldüğümüz zaman bu değerli bir ölümdür."
"Her insan bir gün ölür, ama her ölümün önemi aynı değildir... Halk için ölmek Tay Dağı'ndan da yücedir, ama faşistler için çalışmak ve sömürenler ve ezenler için ölmek tüyden de değersizdir."
Hiç şüphesiz ki, İ. Kaypakkaya yoldaşın da berrak bir şekilde vurguladığı gibi; "Emperyalizme ve gericiliğe karşı dövüşürken ölen herkes, saygıya değerdir. Ama bu, bunların içindeki revizyonist ve anarşist unsurlarla komünistler arasında bir çizgi çekmememize asla yol açmamalıdır. Yoksa, daha da saygıya değer olan komünizme, halkın kurtuluşu davasına saygısızlık edilmiş olur."
Bu nedenle biz de, emperyalizme, komprador kapitalizme, feodalizme ve faşizme karşı savaşırken ölen herkesi saygıyla anmalıyız. Ama bu bizim, komünistlerle tüm diğer devrim şehitleri arasında kalın bir ayırım çizgisi çekmemizi engellememelidir. Aksi taktirde çok daha büyük saygıya layık olan halk demokrasisi, bağımsızlık, sosyalizm ve yüce komünizm davası şehitlerimize saygısızlık etmiş oluruz.
Onlarca yoldaşımız partinin, halkın, devrimin ve yüce komünizm davasının menfaatlerini kendi kişisel menfaatlerinin üzerinde tuttukları ve halkın çektiği büyük acıları yüreklerinin derinliklerinde hissettikleri için, halk ve devrim düşmanlarına karşı mücadele içinde seve seve ölümü kucakladılar. Onlar ölüme meydan okuyan bu tavırlarıyla, ancak "bin kılıç darbesiyle param parça olmaktan korkmama" cesaretine ve 'dağları yerinden oynatma' azmine sahip olanların sonunda devrimi zafere ulaştırabilecekleri gerçeğini bize tekrar tekrar hatırlattılar. Yoldaşımızın kızıl kanlarını dökmesine pahasına bize hatırlattıkları bu dersi hiç bir [sic] zaman akıldan çıkarmamalıyız.
Açıktır ki, bütün bu gerçekler, devrimin her anının ya da her döneminin aynı anlam ve önemi taşıdığı, aynı zorlukta olduğu, aynı fedakarlık ruhunu gerektirdiği söylenemez. Tam tersine bütün bu gerçekler, özellikle de zor devrimcilik dönemleri (yenilgi yılları ya da devrimci durgunluk ve geri çekiliş dönemleri) açısından çok daha derin bir anlam ve öneme büründüğü, tartışma götürmez bir gerçektir.
"Devrim patlak verdiği zaman ve var hızıyla gelişirken, ve herkes modaya uymak için, bazen de kariyerinde ilerlemek için devrime katıldığı zaman -der Lenin yoldaş-, devrimci olmak zor bir şey değildir. Bu sahte devrimcilerden 'kurtulmak' için proletarya daha sonraları, zaferden sonra az çekmeyecektir: proletarya bu ikinci kurtuluş uğrunda görülmedik çabalar harcıyacak [sic] acılar çekecektir. Durum doğrudan, açık, gerçekten yığınsal, gerçekten devrimci bir savaşıma henüz elverişli değilken devrimcilik yapmak; devrimci olmayan, giderek gerici olan kurumlarda, devrimci olmayan bir havada, devrimci bir eylem yönteminin gereğini hemen kavramaya olmayan yığınlar arasında devrimin çıkarlarını (propagandayla, ajitasyonla, örgütlenmeyle) savunmayı bilmek çok daha zordur ve çok daha değer taşır."
Çünkü böyle dönemler, devrimci mücadelenin çok daha zorlaştığı ve çok daha büyük fedakarlıklar gerektirdiği, çok daha yüksek bir bilinçliliği ve örgütlülüğü, çok daha yüksek bir cesaret, azim ve kararlılığı zorunlu kıldığı dönemlerdir.
Çünkü böyle dönemler, felsefi idealizme kayışın, 'tanrı' arayıcılığının, yılgınlık, teslimiyet ve dönekliğin kol gezdiği, siyasal-ideolojik ve örgütsel sorunların 'dağ' gibi yayıldığı ve genel bir kaos halini aldığı, kitle bağlarının zayıfladığı ve devrimin geçici 'yol arkadaşları'nın akın akın safları terkettiği [sic] dönemlerdir.
Kısacası böyle dönemler, kendisine ben 'devrimciyim', ben 'komünistim' diyen herkesin, adeta ateş ile çeliğin çemberinden geçercesine amansız bir sınavdan geçtiği, geçici ile kalıcının, çürük ile sağlamın, sahte ile gerçeğin, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın birbirinden kalın çizgilerle ayrıştığı dönemlerdir.
Böyle dönemler, büyük sorunlar ve zorluklar dönemidir. Dolayısıyla 'normal' zamanlara göre omuzlarımıza çok daha ağır görev ve sorumluluklar yükler, bizden çok daha büyük fedakarlıklar gerektirir, on kat yüz kat daha fazla enerjiyle yorulmak bilmeksizin çalışmamızı, mücadele etmemizi, sorunlarla savaşmamızı zorunlu kılar.
Böyle dönemlerin, adeta 'sırat köprüsü'nden geçme misali karşımıza diktiği ikilem şudur:
Ya hiç zorluk ve engelden yılmadan, hiç bir [sic] görev, sorumluluk ve fedakarlıktan kaçınmadan, mücadeleyi kan-can pahasına amansız biçimde sürdürmek, dolayısıyla partinin, halkın, devrimin menfaatlerine sonuna kadar bağlı kalmak!
Ya da hayatın ortaya koyduğu karmaşık görev ve sorunların ağır yükü altında adeta pestil gibi ezilmek, zorluklar ve engeller karşısında diz çökmek, korku, panik, yılgınlık, döneklik ve teslimiyet yolunu seçerek hızla felsefi idealizme kaymak, 'sihirli değnek' misali sorunları 'bir çırpıda' çözecek bir 'tanrı' arayıcılığına çıkmak ve adım adım devrimci ve komünist kişilikten soyutlanarak süreç içinde can çekişip çürümek.
Zor değil 'kolay' dönemlerin moda 'devrimci' ve 'komünist'leri işte bütün bu zorluk ve engellere başarıyla göğüs geremezler. Böyle dönemlerle karşılaşıldığında süratle pusulayı şaşırmakta gecikmezler. Üzerlerine sanki binlerce ton ağırlığındaki bir karamsarlık havası çöker. Her şeyi karanlık, olumsuz, kötü görmeye başlarlar. Daha düne kadar adeta 'tapındıkları' kutsal değerlere dahi veryansın etmeye başlarlar ve hızla inkarcılığa kayarlar. Artık onların en çok sevdiği renk 'kara' olmuştur. Çünkü aslında onların ruhları 'kararmış'tır ve bu ruh hallerini adeta salgın bir hastalık gibi etrafa yaymaktan da geri kalmazlar. Onlar için artık her şey 'bitmiş'tir ve zafer 'imkansız'dır. Oysa asıl biten kendi 'devrimci enerji'leridir. Ama batağına saptıkları felsefi idealizmin doğal sonucu olarak kendilerini 'dünyanın merkezine' oturttukları için, kendi bitmişliklerini hemen 'dünyanın bitmişliği' olarak ilan ederler...
Açıktır ki, bu tür moda 'devrimci' ve 'komünist'lerin kaçınılmaz biçimde sapacakları yol, ikincisi olacaktır. Yani ideolojik zayıflıkları ve çürümüşlükleri, ister açıkça kendisini ortaya koysun isterse bin bir ideolojik-siyasi-örgütsel 'gerekçe' ile maskelenmeye çalışılsın, bu tür öğelerin kaçınılmaz biçimde partiye, halka, devrime sırt çevirmelerini de birlikte getirecektir. Ve bu bir anlamda doğaldır. Çünkü sınıf mücadelesi yasaları böyle işler ve kendisine ayak uydurma başarısı göteremeyenleri [sic] gözlerinin yaşına bakmadan acımasız bir biçimde ezer geçer.
Oysa zor dönemlerin devrimci ve komünistleri bu tür zorluk ve engellerden asla yılmazlar. Sorunların ağırlığı ve karmaşıklığı karşısında pusulayı şaşırıp acz içine düşmezler. Devrimci ve komünist iyimserliklerini ve geleceğe olan sonsuz inançlarını asla yitirmezler. Önlerine dikilen zorluk ve engellere karşı uzlaşmaz ve amansız bir savaş açarlar. Mücadelelerini en zor şartlarda dahi kesintisiz biçimde sürdürürler. Onların kitabında yılgınlığın, dönekliğin, teslimiyetin, ihanetin yeri yoktur. Böyleleri gerçek devrimci ve komünistlerdir. Onlar zorluklara karşı mücadele içinde sınanırlar, pekişirler, çelikleşirler. Halka ve devrime olan sadakatlerini açık biçimde ispatlarlar. Onlar hiç bir [sic] engel ve zorluk tanımazlar. Onlar açısından devrimci ve komünist irade ve azmin alt edemeyeceği hiçbir zorluk, aşamıyacağı [sic] hiç bir [sic] engel olamaz. Onlar için "başarısızlık başarının anasıdır". Onlar için zafer tohumları ancak yenilgiler içinde çimlenebilir, boy sürebilir, geleceğin heybetli zafer ağaçlarına dönüşebilir. Onlara göre savaşa savaşa savaşılması, yenile yenile yenmesi öğrenilir...
"Şu da unutulmamalı -der Engels- mücadelede her zaman başarıları başarısızlıklar izler. Bu yüzden de, zaman zaman işler biraz kötüleşirse düş kırıklığına uğramamak gerekir."
Keza aynı diyalektik gerçeği bir başka açıdan Mao Zedung yoldaş ise şöyle ifade eder:
"Devrimci mücadelede zaman zaman güçlükler elverişli şartlardan daha ağır basar; bu durumda güçlükler çelişmenin esas yönünü, elverişli şartlar tali yönünü teşkil eder. Ama devrimcilerin gayretleri ile, güçlükler tedricen yenilebilir, yeni elverişli durum yaratılabilir; böylece güç bir durum, yerini elverişli bir duruma bırakır."
İşte 'kolay' değil zor dönemlerin devrimcileri olan gerçek komünistlerin her şart altında rehber aldığı temel kurallar bunlardır.
Halk demokrasisi, bağımsızlık, sosyalizm ve yüce komünizm davası şehitlerimizi işte bu bilinç ve fedakarlık ruhuyla anmalıyız.
Onlar parti, halk ve devrim için hiç bir [sic] zorluk ve engelden yılmadan sonuna kadar mücadele ettiler. Bu uğurda hiç bir [sic] fedakarlıktan kaçınmadılar ve seve seve ölümü kucakladırlar.
Bu Parti Şehitlerini Anma Haftası'nda da onların ölümsüz anıları önünde bir kez daha saygıyla eğilirken, görevimiz, omların bize devrettiği yüce bayrağı daha da yükseklere kaldırmak ve onların kızıl kanlarıyla çizdikleri yolda, hiç bir [sic] zorluk ve engelden yılmadan, sarsılmaz bir cesaret, azim ve kararlılıkla nihayi [sic] zafer burçlarına doğru ilerlemektir!

["Hayat kendini kabul ettirecektir. Bırakın burjuvazi tepinsin, öfkesinden kudursun, boyundan büyük işlere kalkışsın, aptallıklar yapsın, bolşeviklerden peşinen intikam alsın ve dün bolşevik olmuş, yarın bolşevik olacak (Hindistan'da, Macaristan'da, Almanya'da vb.) daha yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce [sic] insanı öldürmek için çabalasın. Burjuvazi böyle yapmakla, tarihin yok olmaya mahkum ettiği sınıflar gibi davranıyor. Komünistler, ne olursa olsun, geleceğin kendilerine ait olduğunu bilmelidirler. Bu yüzden, güçlü devrimci mücadele içinde, burjuvazinin çılgınlıklarının en serinkanlı ve uyanık bir değerlendirmesini, en büyük devrimci heyecanla birleştirebiliriz ve birleştirmeliyiz de"

V. İ. LENİN]

***


Parti Şehitlerini Anmak Onların Uğruna Canbedeli [sic] Mücadele Yürüttükleri M-L'i [sic] Savunmak; Parti ve Orduyu Güçlendirmek Demektir!

Parti şehitlerimizi anmak; partimizin M-L asgari ve azami programatik görüşlerini her alanda tavizsiz savunmak demektir.
Sınıf mücadelesinin karmaşık ortamında aydınlık yolda yürümek, pusulayı şaşırmamak hedefe ulaşmak için bu tayinedicidir [sic].
Şehit yoldaşlarımızın her konuda olduğu gibi bu konuda da sergiledikleri örnek komünist tutum yolumuzu aydınlatıyor.
Onlar; özü aynı olan burjuva diktatörlüğünün şu veya bu biçimlisi için mücadele eden her türden oportünizm ve revizyonizmin amansız düşmanıydılar. Faşist diktatörlüğün cunta biçimlisi yerine; parlamenter maskeli olanını ezilen yığınlara kurtuluş alternatifi olarak sunanlarla, yoldaşlarımızın şerefle temsil ettikleri M-L çizgi arasında kalın, niteliksel ayrım çizgisi vardı. Yoldaşlarımız; cuntası, parlamentosuyla faşist diktatörlüğe karşı mücadelede, Demokratik Halk İktidarı, sosyalizm ve komünizm alternatifinin savunucusuydular. Faşizmin yıkılmasına düzen çerçevesinde onun koyduğu sınırlar içinde çözüm arayan ve hakim sınıfların çeşitli kliklerinin temsilcileri olan düzen partileriyle kol kola "Demokrasi" mücadelesi verilmesini, derde deva olarak gösterip, "muazzam" buluşlar yarattıklarını zanneden burjuva kuyrukçularının aksine yoldaşlarımız Faşist Diktatörlüğü yıkmanın ancak Demokratik Halk Devrimini zafere ulaştırmaktan geçtiği gerçeğini dayattılar. Yığınların devrimci potansiyelini sahte kurtuluş alternatifleriyle, hakim sınıfların şu veya bu kesimin potasında eritme siyaseti yapanların suratlarına ağır şamar oldular.
Onlar; Leninist proletarya diktatörlüğü öğretisine karşı Kautsky, Bernstein ve hempalarının cephaneliğinden alınmış çakaralmaz silahlarla sürdürülen saldırı harekâtının mimarlarına karşı durdular. "Taban demokrasisi, yığınların kendi kendini yönetmesi, özgürlük" gibi tumturaklı sözlerle, Leninist devlet öğretisini revizyondan geçirmek isteyen ve kökleri eskilere dayanan "yeni" burjuvaların Kautskici [sic], Prodhoncu [sic], Anarşist, Euro Komünist, Troçkist saldırılarına göğüs gererek komünizm için mücadelede vazgeçilmez bir silah olan proletarya diktatörlüğünün can alıcı önemine işaret ettiler.
ML proletarya diktatörlüğü teorisine; "Bu elit bir tabakının [sic], partinin diktatörlüğüdür" gerekçeleriyle itirazlar yükseltip, "Sivil Toplum" teraneleriyle ortalığı toza-dumana boğarak burjuvaziyle uzlaşma, bütünleşme misyonunun teorik kılıfının hazırlıyan [sic], hazır burjuva devlet mekanizmasının devralınmasını, onun çeşitli kurumlarından kapılacak sandalyelerle "demokratikleştirilmesi" alternatifiyle hareket eden her türden burjuva "liberal" karargâhların aksine yoldaşlarımız; siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi, yani burjuva devlet cihazının parçalanması ve yerine proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçimi olan Demokratik Halk İktidarı'nın kurulması meselesinin yani devrim sorununun merkezi konusunu teşkil eden iktidarın silah yoluyla ele geçirilmesi gerektiğini her yönlü örnek mücadeleleriyle bir kez daha gösterdiler.
Acizliklerinden ötürü açıktan ve gerçek kimliklerini ortaya sererek marksizm-leninizme karşı mücadele cüretini gösteremeyen her türden oportünist biçarenin sözümona [sic] "ML'in [sic] doğru yorumlanması" laflarıyla gerek ulusal, gereksede [sic] uluslararası planda sürdürdükleri haçlı seferleri karşısında Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Ze Dung yoldaşların kızıl sancağını dalgalandıran şehit yoldaşlarımızın ölümsüz anısı en büyük ilham kaynağımızdır.
Şehit yoldaşlarımız; Yüce komünizm için mücadelede, proletaryanın en tayin edici silahı olan proletarya partisinin önemini, örgütsüz proletaryanın bir hiç olacağı gerçeğini; enternasyonal proletaryanın bir parçası olan ülkemiz proletaryasının en deneyimli, en fedâkar, en ileri unsurlarının ML siyasi, ideolojik, örgütsel bir zemin üzerinde gönüllü, bilinçli irade ve eylem birliğini ifade eden şanlı partimiz TKP/ML'e [sic] olan bilimsel inanç be sonsuz güvenleriyle berrak bir şekilde ispatladılar.
Onlar; "kolar" günlerde lafta mücadele şampiyonu kesilen küçük burjuva velvelecilerinin "zor" günlerde köşelerine çekilerek, miskin, dökülmüş vaziyetlerini maskelemek için bin dereden getirilen sularla örgütsüzlüğün, karamsarlığın, inançsızlığın, inkarcılığın, felsefi idealizmin, ahlâki çöküşün, ideolojik çöküntünün meşrulaştırılmasıiçin [sic] oluşturulan zırva teorileri yürüttükleri şanlı mücadele ile yırttılar. Önderimiz İ. Kaypakkaya'nın ölümsüz ML fikirlerine söz ve pratikleriyle sahip çıktılar. Komünizmin ruhunun engel tanımazlık, zorluklara boyun eğmezlik, olağanüstü fedakârlık, zor olanın başarılması, komünist dayanıklılık, bilinç, örgüt ruhu, davaya sarsılmaz bağlılık, cesaret, karmaşık ortamda yolunu çıkarabilmek, paniğe yer vermemek vb. olduğunu ölümsüz anılarıyla ortaya koydular.
Darbeler, yenilgiler karşısında çökenlere, herşeyin [sic] bittiğini zannedenlere, bıktırıcı yakınmaların şampiyonu olanlara karşı yoldaşlarımız; "Bugünü geçmişten çıkaracağız, yarını ise bugünden kuracağız" şiarını prensip ederek her gelişmeyi diyalektik ve tarihi materyalist bakış açısıyla inkarcılığa, tasfiyeciliğe yer vermeden, hata ve eksikliklerimizin kökünde yatan siyasi ve ideolojik sebeplerin ortaya konularak halkımıza her şeyin hesabının verilebileceğini, sınıf mücadelesinin dümdüz bir asfaltta yürümeye benzemediğini, her engelin, problemin, darbenin, yenilginin ML'in [sic] teorisiyle silahlandığında, onun yol göstericiliğinde yüründüğünde aşılabileceğini, sergiledikleri örnek tutumlarıyla gösterdiler.
Şehit yoldaşlarımız; ülkemizde "genel ayaklanma" çığırtkanlığıyla sağcı özlerini küllemeye çalışan ancak 12 Eylül sonrası, pratiğinde bir kez daha tuz, buz ettiği her türden oportünistin alternatifine karşı Halk Savaşı mücadelesinin halkımızın tek kurtuluş yolu olduğu gerçeğini bugüne kadar olduğu gibi yine ispatladılar.
Onlar "Halkın ordusu yoksa hiçbir şeyi yoktur" gerçeğini berrak olarak bir daha gösterdiler. Legal, kof, hantal örgütlenmelerle bir yere gidilmeyeceğine bir kez daha parmak bastılar.
Onlar "yığınlara dayanma" adına kitleler seviyesinde siyaset yapan, onların önünde değil ardında yürüyen veya en çok onların seviyesinde hareket eden, kendiliğinden kitle hareketleri karşısında secde eden bilcümle ekonomistin aksine yığınlara doğru önderliğin; ancak en ileri teorinin (ML'in [sic]) kılavuzluk ettiği bir partiyle yerine getirilebileceğini, siyasetin tesbitinde [sic] ileri bölgelerin, ileri kitlelerinin temel alınması gerektiğini öğrettiler. Aynı şekilde bir avuç aydının öfkesinin herşeye [sic] kadir olacağını zanneden ve yığınların bağrında taşıdığı büyük devrimci potansiyele, yaratıcılığa insiyatife [sic] güvenmeyen 'sol' kendiliğindencilerinde [sic] sonlarının her zamanki gibi hüsran olacağını öğrettiler.
Onlar; "yasaklar zincirinin kırılması için" burjuva demokratik ha ve özgürlüklerin savunulmasını temel mücadele yolu olarak görüp bunun için "kabul edilebilir" çerçevede Cunta'ya karşı "burjuva muhalefet" ile "uygun bir ortam" yaratmaya, kolay şekilde siyasi faaliyet ve örgütlenme icraa [sic] edebilmeye soyunan her türden oportünist-revizyonistin ham hayellerine [sic] karşı ülkemizde silahlı mücadelenin canalıcı [sic] önemini ve bu yolu tutmayanların devrim laflarının boş bir edadan öteye gidemeyeceğini ortaya koydular.
Teori ile pratik, siyaset ile silah arasında kopmaz diyalektik bir ilişki vardır. Şehitlerimizin mücadelesi ML teorinin hükmettiği pratik ve yine ML siyasi çizginin kumanda ettiği silahlı mücadeledir. Onlar herşeyde [sic] siyasi çizginin tayinedici [sic] olduğu gerçeğini partimizin asgari ve azami programı doğrultusundaki faaliyetleriylede [sic] ispatladılar.
Türk hakim sınıflarının ezilen bağımlı Kürt Ulusu ve diğer azınlık milliyetler üzerindeki azgın ve milli zulmüne "bütün milliyetler için tam hak eşitliği" şiarı temelinde mücadele eden şehit yoldaşlarımız, çeşitli milliyetlerden ezilen halkımızı proletaryanın denenmiş kızıl sancağı altında toplamaya çalıştılar.
Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız savunan yoldaşlarımız, her türden büyük Türk şovenizminin kara bayrağını yırttılar.
Yoldaşlarımız, Türk komprador burjuvazisi ve toprak ağalarının sınıf hareketi olan ve onların resmi ideolojisini ifade eden Kemalizme çişitli [sic] biçimlerde övgüler düzen, alkışlayan her türden oportünizme karşı durdular.
ML, bilimsel sosyalizm, ekonomi politik, sınıf mücadelesi öğretisini anlamamış ve onunla hiçbir zaman bütünleşememiş olan her türden oportünizmin kendi çıkmazını "ML'in bunalımı" olarak gösterme sahtekârlığına karşı parti şehitlerimiz, yaşayan, canlı, bilimsel bir öğreti olan ML'in, dünyayı doğru bir tarzda yorumlama ve değiştirmede tek alternatif olduğunu mücadeleleriyle gösterdiler.
Yoldaşlarımız, "Reel Sosyalizm" teraneleriyle burjuva demokrasisinin bayraktarlığını yapan, sosyalizmde geriye dönüşü izah edemeyen, oportünizme karşı, kapitalist toplumla komünist toplum arasında, bir geçiş dönemi olan ve bütün bu döneme proletarya diktatörlüğünün tekabül ettiği tüm sosyalizm dönemi boyunca sınıflar ve sınıf mücadelesinin kaçınılmaz olduğunu ortaya koydular. Kapitalizmden komünizme geçişi, sosyalizme geçişe indirgeyen ve böylecede [sic] sınıfların, sınıf mücadelesinin ortadan kalktığını zanneden her türden oportünizmin geriye dönüşler olgusuyla birlikte tökezleyerek kendi acizliklerini "ML'in iflası" olarak göstermelerine karşı yoldaşlarımız; proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesinin amansızca devam edeceği, iki yol, iki sınıf arasındaki ölüm kalım mücadelesinde halen kimin kesin olarak kazandığı sorununun nihai olarak çözümlenmemiş olduğunu, devrimin kesintisiz devam ettirilmesi gerektiğini ortaya koydular. Yani Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in öğretisini dahada [sic] geliştiren Mao Zedung Yoldaş'ın [sic] canalıcı [sic] katkılarına sahip çıktılar. Buna sahip çıkmayanlar netice burjuvazinin kuyruğuna takıldılar. Euro komünizmin, Troçkinin [sic], her türden modern revizyonizmin zavallı birer oyuncağı haline geldiler.
Parti ve Devrim şehitlerini anmak; Türk hakim sınıflarına ve onların yedeğindeki sol maskeli her türden ihanete, teslimiyetçiliğe karşı, devrimci düşünceyi, örgütlülüğü ve eylemliliği dayatmak, işçi sınıfı ve ezilen halkımızın kurtuluşu için her türden sahte çözümlere karşı Demokratik Halk Devrimini savunmak ve bu uğurda canbedeli [sic] bir mücadele yürütmek demektir.

28 Temmuz 2022 Perşembe

ÇEVİRİ | Maoist Komünist Merkez ve Hindistan Komünist Partisi, Çaru Mazumdar'ın ölümünü nasıl karşıladı? (1972)

SUNUŞ

Çaru Mazumdar yoldaş, sahte "bağımsızlık" sonrası döneminde tutuklandığında, 1953.


Çaru Mazumdar, Hindistan ve dünya komünist hareketinde ölümsüz izler bıraktı. O, emperyalizme, sosyal-emperyalizme, faşizme, sosyal-faşizme, feodalizme, komprador kapitalizme ve her türden gericiliğe karşı mücadelede, Başkan Mao Zedung yoldaş liderliğindeki Uluslararası Komünist Hareket'in saflarında yer aldı. O dönemler bütün dünyada "solcu" olarak tanınan Hint gericileri, yoldaşı tedavisini engelleyerek 28 Temmuz 1972 tarihinde işkenceyle katletti.

Çaru Mazumdar yoldaş, bugün Kanay Çatirci yoldaşla birlikte Hindistan Yeni Demokratik Devrimi'nin önderlerinden sayılıyor. Gerçekten de bu iki yoldaş, her iki taraftaki çeşitli sol ve mekanizm kaynaklı hatalar sebebiyle sağlıklarında çeşitli konularda ayrılsalar da bugün Hindistan halklarına umut olan Hindistan Komünist Partisi (Maoist)'in önceli iki yapıyı yarattılar: Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) (HKP (M-L) ve Maoist Komünist Merkez (MKM).

Henüz daha nihai kırılmayla bölünmemiş olan HKP (M-L)'nin Merkez Komitesi toplantısı bildirisini daha önceden yayınlamıştık.[1] Burada Maoist Komünist Merkez'in bildirisini ve modern-revizyonist Hindistan Komünist Partisi'nin başkanı Ş. A. Dange'nin yazısını yayınlıyoruz.

"Haydi MKM neyse, HKP ne alaka?" dendiğini duyar gibiyiz. Açıklayalım. Bilindiği gibi sosyal-faşist Hindistan Komünist Partisi (Marksist) (HKP (Marksist)), devrimcilere karşı en ağır tavrı aldı. O, devrimci saymadığı Naksalbari köylülerinin silahlı ayaklanmasını kanla bastırdı. O, devrimciler üzerine iktidarda olduğu eyaletlerin polis kuvvetlerini yığdı. O, en adi işkenceler ve katliamlarla hapiste ve dışarıda devrimcileri katletti. 1967-1972 dönemi yaklaşık 10.000 HKP (M-L) üyesi ve taraftarı devrimci ve köylü katledildi, bunların yarısından mes'ul olanlar, HKP (Marksist) gericileridir. Bununla da kalmadı, 1979'daki kısmi ferahlama döneminde Çaru Mazumdar ve HKP (M-L) şehitlerine bir sürü hakaret etti ve çeşitli iftiralar attı. Nedense ülkemizde çok sevilen, Aydınlık'ın kardeş partisi olan HKP (Marksist) bu yönleriyle bilinmiyor! Devrimci katili alçak bir çete olduğu bilinmiyor!

Normalde "modern-revizyonist" olan HKP'nin, "yeni-revizyonist" olan HKP (Marksist)'e göre daha düşman olması gerekirdi. Lakin evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bunu her ne kadar modern-revizyonist, uzlaşmacı bir platformda yapsa da mesela HKP (Marksist)'in berbat zindanlarındaki devrimcilerin haklarını, HKP savundu. Sahte karşılaşmalarda katledilen[2] devrimci ve demokratların haklarını, HKP savundu. Bu açıklamayı koyuyoruz ki, HKP (Marksist)'in nasıl gerici, yoz bir çete olduğu, nasıl HKP'den bile geri kaldığı bilinsin.

Biz kuşkusuz MKM'den yoldaşların getirdiği, bu ölüm üzerine takınılan tavra dair eleştirilere katılıyoruz. Lakin şunu göstermek istiyoruz: HKP (Marksist), bir HKP kadar dahi olamamıştır!

Metinlere getirilen dipnotlar ve köşeli parantezler, bizim eklemelerimizdir. Bundan başka mümkün olduğunca metinlere sadık kalmaya çalıştık, lakin özellikle ikinci metnin çevirisi (bilhassa MKM'deki yoldaşların olumsuz mekanik dilini[3] aktarma konusunda ve terminolojide) kötü olduğu için, bazı değişiklikler yapmak zorunda kaldık. Bazı konularda da okuyucuya bıraktık.

Dileriz bu yayın, bir nebze de olsa dahi okuyucuları Hindistan Komünist Partisi (Maoist) önderliğindeki Hindistan'daki Uzun Süreli Halk Savaşı'na ve Hindistan Yeni Demokratik Devrimi'ne dair biraz da olsa ilgiye ve araştırma hevesine sevk eder. Yine bu yayının, Hindistan'daki Şehitler Haftası'na, Hindistan halkının Türkiye'deki devrimci kardeşlerinin ufak bir katkısı olarak anlaşılmasını isteriz.

"... Önderimiz Başkan Mao oldukça, hiç kuşkusuz zafer bizimdir."Çaru Mazumdar

Çaru Mazumdar yoldaş, İK yoldaş gibi halkın davası için, proletaryanın kurtuluşu için, bağımsızlık, halk demokrasisi, sosyalizm ve yüce komünizm için öldü! Onun anısını Hindistan halkı savaşarak yaşatıyor; biz de İK yoldaşımızın anısını, savaşarak yaşatacağız!

"...

Selam olsun halk için ölenlere,

Silah elde toprağa düşenlere..."

Selam!.. Bin selam!..

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.07.28.


[1] "ÇEVİRİ: Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Merkez Komitesi 5-6 Aralık 1972 Toplantısı Bildirisi" (20 Temmuz 2020). İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz.

[2] Fake encounter'in esprisi şudur: Encounter (karşılaşma) yaşanır, polis teslim ol der, sonra silahlar çekilir ve nedense hep polis, diğer tarafı öldürür. Bu, yine bir yarı-feodal yarı-sömürge olan ülkemizde bizim de tanıdık olduğumuz bir metottur: Yargısız infaz.

[3] Mesela bir tane daha MKM yazısını daha önceden çevirmiştik. Onda da benzer bir mekanisizm, şemacılık vb. olumsuzluklar çarpmaktadır: "ÇEVİRİ: Dakşin Deş - Devrimci silahlı köylü mücadelesine atıl (Haziran 1971, kısmi alıntı)" (26 Temmuz 2020). İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz.


***

Yoldaş Çaru Mazumdar için taziye*

Çaru Mazumdar yoldaşın ölümü, Hindistan'daki bütün devrimci fikir ve eylem okulları için üzücü bir haberdir.
Orijinalde HKP'nin bir üyesiyken, o ve onun genç takipçileri, liderliğinin Hindistan devrimi için yeni taktikler başlatma iddiasıyla Maoizm bayrağıyla caka satan KPM'yi** kurmak için bizden ayrıldılar. Lakin, o zaman silahlı mücadeleden bahsedip de Batı Bengal hükumetinde elde ettikleri İçişleri ve Gelir Bakanlıkları'nın desteğiyle Naksalbari kabile köylülerinin mücadelelerini bastırması sonrası kıdemli liderlerinden yana hayal kırıklığına uğradı.
Mevcut dönemde birçok yerde olduğu gibi Maoizm, birçoklarını terörist maceracılığa ve kitle hareketlerinden kopmaya sevk etti. Kuşkusuz Naksalitler, Andra Pradeş giricanları*** arasındaki parlak mücadeleleri ve eylemleriyle itibarı hak etmişlerdi. Lakin ko-ordineli kitle eylemlerinin yokluğu ve bazı gereksiz aşırılıklara başvurmalarından [dolayı], oldukça üstün olan burjuva devlet makinesinin polis gücü karşısında bu kahraman romantiklerin çeteleri ezildi.
Sonrasındaki ek iç bölünmeler, Naksalizmi hem bir düşünce hattı, taktiği ve hem de örgütlenmesi olarak zayıflattı. Liderlerin hızla yakalanışı ve yer altı inlerinin patlayışı kaçınılmaz sonuçtu. Ve onları bizden ayrılmaya teşvik edenler, tezlerini parlamentarizme sessizce çevirip şahsi şiddetle eşlik eden teorik polemikler adı altında bu gençleri gem vurulmamış bir reddiyeyle mahkum ettiler.
HKP, Çaru Mazumdar ve yoldaşlarının aldığı teorik ve taktik pozisyonlarla ayrıştı. Lakin biz onları her zaman polis aşırılıklarına karşı koruduk. Onlarla ayrıştık ama biz bu münasebetle ondan**** özverili, korkusuz bir devrimci olduğu itibarını mahrum görmedik. Onun Maoizme olan inancı, onun işçi sınıfı ve kitle devrimci hareketlerinin rolünü inkar etmesine sebebiyet verdi. Ve onun gençlik dolu devrimcilerinin bocaladığı yer budur.
Eski üyemiz Çaru Mazumdar yoldaşın anısına saygımızı sunarız.

Ş. A. Dange
Bombay

Orijinalde: New Age. August 6, 1972.
Kaynak: "S.A. Dange and Twentieth Century India". Dange, S. A.; Chattopadhyay, Panchanan (ed.). Progressive Publishers. 1st Ed., 2002. Kolkata. Sayfalar: 240-241.

* Normalde kullanılan ifade obituary'dir, lakin bu kelimenin anlam olarak çevirisi Türkçe'de olsa da, direkt karşılığı olan bir kelime olmadığı için biz taziye kelimesini kullandık.
** KPM, "Communist Party-Marxist" ("CPM")'in kısaltmasıdır. Hindistan'da HKP (Marksist), daha kısa bir şekilde "CPM" şeklinde de kısaltılır.
*** Girican: Dağ kabilelerine verilen isim.
**** Çaru'dan.

***

Kanay Çatirci yoldaş.

[MKM'nin bildirisi (başlık yok)]

Sevgili yoldaşlar ve arkadaşlar,

Faşist İndira-Siddharta ve Şürekası Çaru Mazumdar yoldaşı soğuk kanlılıkla katletti. Bu cinayetin lekesini temizlemek ve bu vahşi 'öldürmeyi', kamuya doğal bir 'ölüm' gibi gösterebilmek için fabrikasyonlara ve Göbbelsyen tarzda propagandalara sığındılar. Acımaksızın, halk bunu gerçek olarak kabul edene kadar durmadan bir yalana sarıldılar.
Başbakanından kıdemli polis memurlarına kadar herkes Çaru Mazumdar yoldaşın, hem yakalanışından önce, hem de yakalandığı esnada uzun bir süredir ağır hasta olduğunun farkındaydılar. Bu durum, Çaru Mazumdar yoldaşın yakalandığı andan beri düzgün tedavisini sağlamak için tüm olası düzenlemelerin sağlanması konusundaki itiraflarından belli olmakta.
Mesele, yakalanmasından itibaren 12 gün boyunca (16 Temmuz'dan 27 Temmuz akşamına kadar) Lalbazar nezarethanesinde tutulmasının düzgün muamele olarak tasvir edilip edilemeyeceğidir. Deneyimi yahut da Polis Merkezi'ndeki nezarethanelerin, bilhassa da İngiliz emperyalistleri tarafından inşa edilen Lalbazar'dakinin kondisyonundan ve sorgulama adına mahkeme öncesi soruşturma dönemlerinde ne çeşit insanlık dışı işkencelerin ve kötü muamelelerin yapıldığından haberdar olanların [...?]* Neticesinde ona ne olabileceği çok açık şekilde tahmin edilebilirdi.
Gerçekte, bir taraftan sorgulama adına ciddi olarak hasta olmasına rağmen yapılan insanlık dışı işkence, diğer taraftan düzgün tedavi yokluğu, Çaru Mazumdar yoldaşın 'ani' (?) ölümüyle sonuçlandı. Bu eylem, serinkanlı ve hesaplanmış bir cinayetten başka bir şey olarak adlandırılabilir mi? Evet efendimci doktorlarca bir ölüm sertifikası yazıp da bu gayr-i medeni hükumet tarafından atanmış bazı yetkililerce bu cinayeti "sağlık durumunun kötüleşmesinden kaynaklanan doğal bir ölüm["] olarak lanse edip, devlet kontrolündeki radyo ve basılı medya ile ölümün bu versiyonunun borazanlığını yapmak, bu rezil cinayeti olağandışı bir şey değil olarak atlatma komplosunun diğer ayağını oluşturmaktadır. Yine de halk, sonsuza değin aldatılamaz. HKP, HSBM** ve diğer partiler, bu utanmaz komplo ve dehşet verici cinayet karşısında çok uyanıkça sessiz kaldılar. Hatta, sorunu görmezden gelip masum bir çocukmuş gibi (yani sanki Çaru Mazumdar yoldaşın yakalanışı sonrası 12 gündür Lalbazar nezarethanesinde tutulduğundan haberleri yokmuşçasına) davrandılar. Hükumetin çaldığı ıslığa eşlik ettiler, Çaru Mazumdar yoldaşın 'ani' kaybından 'derinden üzüntülerini' ilan ettiler ve bu hareketleri suçlarıyla onu örtmeyi güden propagandanın destekçisi olduğundan doğal olarak Hükumet kontrolündeki gazetelerden geniş şekilde duyurulan açıklamalar yayınladılar.
Devrimci lider Çaru Mazumdar yoldaşın ölümü birden bire gerçekleşmedi. Hindistan çapında ve bilhassa da Batı Bengal'de, Bihar'da, Andra Pradeş'te ve Mao Zedung'un öğretilerini sergileyen merkezlerin geliştiği diğer eyaletlerde süre gelen, (hakim sınıflarca teröristler olarak adlandırılan) devrimcileri ezmek için planlanan soğukkanlı ve iyice planlanmış cinayetlerin aslî bir parçası ve örneğiydi. Bu ritüelistik cinayetler, senelerce komünizm tabelalarını asıp, yüreklerinde silahlı ayaklanmalardan yana korku olsa da bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm kavgasına yapmacık saygı gösteren sözde solcu partilerin zımnî destekleriyle işlendi. Onlar hakim sınıfların çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmeye alışmışlardı. Gerici yöneticiler ve onların satın alınmış ajanları, devrimcilere, işçilere ve halka karşı bu kargaşalığı gerçekleştirebilmekten ziyadesiyle memnundu. Bu şekilde devrimcileri kökleriyle birlikte imha edebileceklerini (!!), ayaklanmayı sonlandırabileceklerini (!!) ve birkaç kişinin kalabalık halk kitlelerine karşı sömürü, şiddet ve işkenceyi yapabileceği bu mevcut sosyal sistemi sürdürebileceklerini düşündüler. Oysa ki bu fikir sadece yanlış olmakla değil, saf aptallıktı. Tarih ve toplumların gelişimi diyor ki, "Toplumumuzda, devrim ve devrimci savaşlar kaçınılmazdır". Emperyalizmin bu çöküş çağında, düşmanları kendilerine ve kendilerinin yerel ahbaplarına karşı bu dünyanın tüm ülkelerinde acımasız bir savaş sürdürürken, emperyalizmin, sosyal-emperyalistlerin ve onların Hint uşaklarının teşebbüsleri de çökecektir. Tarih ayrıca çeşitli kereler ispatlamıştır ki, bir grup insanı öldürmekle geçici bir sıkıntı dönemi yaratılabilir lakin nihayetinde herhangi bir ülkedeki ayaklanma ezilemez. Diğer taraftan, tiranlığın kapsamı, yayılımı ve derinliği ona karşı aynı oranda tepkiyle karşılaşır. Düşman elinde bir devrimcinin ölümü, benzeri yüzlercesinin doğmasını sağlıyor. Bunu elde etmek için gerekense, devrimci işçilerin halk adına devrimci davaya bağlılığı ve azmidir. Bu Rusya'da, Çin'de ve diğer ülkelerdeki devrimlerde kanıtlanmıştır ve bugün de gündelik olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri Vietnam, Laos, Kamboçya, Orta Doğu ülkelerinin devrimci ayaklanmalarıyla kanıtlanmaktadır. Hindistan deneyiminde, Naksalbari'deki ardından [gerçekleşen] silahlı köylülerin ayaklanmasının tarihi ile yine kanıtlanmıştır. Naksalbari silahlı ayaklanması zamanından bugüne, binlerce devrimci zindanlara kondu ve birkaç yüzü katledildi. Devrimcilerin merkezi yapısının ve çeşitli 'sağcı' ve 'solcu' oportünizmin çizgileri ile çalışma metotları, özellikle de HKP-ML liderlerinin 'solcu' çizgileri ve çalışma metotları yüzünden büyük kayıplar, şiddetli engellemeler ve birçok felaketlerle yüzleşilinmesi gerekti. Lakin bu, köylülerin ayaklanmasını durduramadı ve durduramayacak. Asi köylülerin Naksalbari'nin cesur yoldaşları ve köylülerince sürekli harlanan yükseklere sıçramış ateşi, kimse tarafından söndürülemedi ve kimse de onu yok edemeyecek. Çaru Mazumdar yoldaşı ve yüzlerce devrimciyi dahi katlederek [yok edemeyecek]. Bu gerici hakim acuze sınıf ve onların destekçileri, Çaru Mazumdar ve diğer devrimcilerle yalnızca dökülen kanların alacağını şişiriyorlar. Şüphesiz ki devrimci işçiler ve asi halk dökülen her damla kanın intikamını alacaktır.

Yoldaşlar ve arkadaşlar,

Mevcut durum kafa karışıklığı ve hayal kırıklığına uğrama, ya da göz yaşı dökme anlamına gelmemelidir. Bu zayıflıklar, devrimci savaşa yakışmaz. Bugün herkes şunu anlamalı ki, herhangi bir ülkedeki devrim için yüksek bedel ödenmesi gerektiğini tarih emreder. Asiler doğru ilkelerle yönlendirildiğinde bedel görece daha az, hata durumlarında ise yükselmeye mahkumdur. Ayrıca herkes, hoşuna gitse de gitmese de şunu da anlamalıdır ki, bir cemiyetteki çeşitli grupların etkisi aynı zamanda sınıflar*** arasındaki bir ayaklanmayı da etkileyebilir. Bir devrimin ayaklanması esnasında küçük-burjuvazinin çeşitli hata ve etkileriyle çeşitli tipte 'sağcı' ve 'solcu' düşünceler sürekli olarak ortaya çıkabilirler. Eğer hatalarına, eğilimlerine ve düşüncelerine karşı çıkılmaz ve bir devrimin üzerinde etkinliğini ifa etmesine izin verilirse, gerici hakim sınıflar ve uşakları kesinkes bu fırsat üzerine çullanırlar. Sonuç olarak devrimci hareket gereksiz kayıplara ve hatta kimi zamanlarda felaketlerle bile yüzleşebilir. Naksalbari silahlı hareketi sonrasındaki dönemin tarihi de bu derse işaret ediyor. Bugün bu bir gerçektir ki Hindistan'da daha da fazla ayaklanma neredeyse aynı durumla karşılaşacaktır.

Bu tarz bir durumda işçilerin ve halkın sorumluluğu nedir? Kimse bu durumda devrimci sahadan kaçabilir mi, ya da düşmana teslim olabilir mi? Hayır, asla. Hatta bu, kimin gerçek devrimci olup kimin olmadığını görmenin zamanıdır.  Mevcut durumda Maoist Komünist Merkez'in tüm devrimci işçilere ve genel olarak halka çağrısı, aklın uygulanması ile, ayaklanma davasına tam bir bağlılıkla odaklanarak mümkün olduğunca öz eleştiri içine girebilmektir. Hata işlemeye meyilli olanlara ve oportünistik yararlanmalar sağlayanlara karşı çıkmaları gerekecektir. Doğru hatta, hem sözde ve ruhta, hem de siyasetler, taktikler ve metotlarda sarılacaklardır. Kırsal bölgelerde mevcut durumda birincil görevleri, köylüler arasında farkındalığı yayıp onları gerilla savaşına örgütlemek ve gerilla hareketi ile halkın kuvvetini inşa etmek yoluyla uzun süreli bir savaşa girişmektir. Sonrasında kırlık bölgede**** daha önceden başlayan [hareketin] devamı olarak çalışma ve mücadeleyi şehirlik bölgelere taşıyacaklardır. Merkezi örgütlenmenin başında olmalı, bütün çalışma sahalarında sınıfın çizgisini ve halkın çizgisini ve öğretmenimiz Başkan Mao'nun yargısını incelemeli; ve her şeyden öte bölücü bir alt gruba dahil olma mentalitesinden sıyrılmalı; doğru hattı kullanarak ve doğru politikalar temelinde olarak tüm komünist devrimcileri birleştirmeliler.

Batı Bengal'deki siyasi durum, oldukça elverişlidir. Gerici hakim grupça yaratılan faşizm ambiyansı, onların zayıflığının bir işaretini gösteriyor. Eğer devrimci işçiler ve halk birazcık dahi kararlılık ve adanmışlıkla bu çalışmaya atılırsa, kısa zamanda parlak sonuçlara tanık oluruz. Mevcut olumsuz durum, avantajımıza dönebilir. Çaru Mazumdar yoldaş ve diğer devrimci[ler]in intikamı da bu yolla alınabilir.

İnkılab, zindabad

Maoist Komünist Merkez (MKM)
Merkezi Örgütlenme Komitesi
1 Ağustos 1972.

Kaynak: "Revolution Unleashed: A History of the Naxalbari Movement in India, 1964-1972". Bhattacharya, Amar. SAMPARK. 1st Ed., 2007. Calcutta. ISBN: 81-7768-053-6. Sayfalar: 187-191.

* Metinde bir bozukluk olduğunu sanıyoruz.
** Hindistan Sosyalist Birlik Merkezi (Socialist Unity Center of India, SUCI)
*** Halk sınıfları demek istiyor.
**** Agrarian belt, biz Türkçe okura daha bir anlam ifade edebilmesi için değiştirdik.

13 Temmuz 2022 Çarşamba

ŞİİR | Hasan Hakkı Erdoğan - Xello'nun Biyografisi

Halil İbrahim Katar yoldaş.


Hasan Hakkı Erdoğan yoldaşımızın "Xello'nun biyografisi" şiiri, Halil İbrahim Katar yoldaşımızın hayatını anlatır. Halil İbrahim Katar yoldaşımız hakkında maalesef çok detaylı bilgilere sahip değiliz.[1] Bu açıdan baktığımızda yoldaşın hayatına dair şiirden çıkardığımız şu oluyor:

1961 doğumlu yoldaş, yurtsever Kürt köylülerince devlete isyanı temsil eden eşkıyalardan küçük yaştan itibaren etkilenmişti. Babasının görece feodal kültüre dair daha ileri bir kişilik olduğu anlaşılıyor. Yine ailesi, kendisi küçük yaştayken kan davası sebebiyle memleketinden ayrılmış, önce Diyarbakır'a, sonra da İzmir'e gitmiştir. İzmir'de Kürt olmasından kaynaklanan milli zulüm etkisini hissettirmiş, kısa sürede yoldaşın İzmir'de tanıştığı devrimciler vasıtasıyla parti saflarına katılmasını sağlamıştır. Yoldaş, Orhan Bakır yoldaşın kaçırılması eylemi sonrası aranır konuma düştüğü için memleketi olan Diyarbakır'a örgütlü olarak geri dönmüş. Diyarbakır'ın çeşitli bölgelerinde parti faaliyeti yürütmüştür, ta ki kendisini bizden ayıran acı kaza yaşanana dek.

Yoldaşın tam ölüm tarihine dair ise kesin bir bilgimiz yok. Ekim 1980 diyenler de olduğu gibi, daha kesin bir ifade olarak "12 Eylül'ün ilk haftasında" diyenler de var. Spesifik bir tarih olarak 16 Eylül 1980 tarihini, fotoğrafı kendisinden edindiğimiz kişi belirtiyor. Biz bu spesifik tarihi temel alma taraflısıyız.

Hasan Hakkı Erdoğan yoldaşın şiirinde yazım hatası olarak geçen yerler tarafımızca değil, metinde geçen hali olduğu için orijinalliğini koruması adına aynen geçilmiştir.


***


Halil İbrahim Katar yoldaşımız hakkında bilgiler maalesef kırıntı şeklinde. Oysa ki biz, her şehidimiz için ciltler dolusu yazı olsun isterdik, isterdik ki böylece sınırlı bir yaşamı sınırsız bir davaya hasreden halk savaşçılarının hem kahramanlıkları hem de deneyimleri ardından gelen kuşaklara deneyim olsun. Oysa ki böyle bir olasılığımız, maalesef ki yok. Bilakis yoldaşın fotoğrafı bile uzun zaman elde yoktu, ölüm tarihi bile uzun süre kesin değildi, hatta soyadı bile değişiklik gösteriyordu. Eksiklik midir? Evet. Peki bu demektir mi ki yoldaş unutuldu? Bu demektir mi ki yoldaş zayi oldu, hiç oldu? Hayır! Yoldaş, onun ismini bilmeyenlerin yüreklerinde, kavgalarında dahi dipdiri şekilde yaşıyor, zira yoldaşımız bütün insanlığın en ileri unsurlarını birleştiren aziz bir kavganın aziz bir savaşçısıydı: Komünizmin. Bizim kavgamıza ölüm olmadığı gibi, dünya döndükçe de kavgamız sürecektir ve kavgamız sürdükçe de yoldaşlarımıza ölüm yoktur. Zira dendiği gibi, Partizanlar ölmez!

Halil İbrahim Katar yoldaşın ölümsüz anısına saygıyla.


İbo'dan Demirdağ'a — Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.07.14


[1] Vaktinde şöyle bir geri dönüş almıştık: "Halil İbrahim Kater, İzmir'de Parti saflarında örgütlendi. Hasan Hakkı yoldaş sorumluluğunda üç kişilik bir semt biriminde ve öğrenci gençlik içinde faaliyet yürütürken, planlanan bir eylem için bu komiteden bir arkadaşın görevlendirilmesi gündeme gelince, üçüncü arkadaşın görev alması kararlaştırılıyor. Bu süreçte Halil İbrahim'in devrimci mücadele içinde yer almasına karşı çıkan abileri ona şiddet uygulayınca alınan karar değiştiriliyor ve Halil İbrahim yoldaş evden ayrılarak Orhan Bakır yoldaşın kaçırılması eylemi için bir aydan fazla süren bir eğitim ve hazırlık sürecinden sonra yoldaşlarıyla birlikte eylemi gerçekleştirdikten sonra İzmir'den ayrılıyor ve Diyarbakır'da bu talihsiz kazayla ölümsüzlerimiz arasında yerini alıyor. O, İbrahim Kaypakkaya'nın ruhunu şekillendirdiği Komünist Partisi'nin bilinçlendirdiği, aldığı bu bilinçle hayatı kavrama yolunda attığı adımlarla anılarımızdaki yerini her zaman koruyacaktır, saygıyla anıyorum."

Bir başka anlatı da "Diyarbakır surlarını gezmeyi çok sevdiği" şeklindeydi. Maalesef yoldaşımızı tanıyan bazı örgütlü veya halen daha gelenek içerisinde kendisini sayan kişiler dahi, yoldaş hakkında düzgün bir anlatı yapmadılar, yazılı bir materyal bırakmadılar.


***

Xello'nun Biyografisi


-I-

Menderes'in tahttan düşüp

Gürsel paşanın başa geçtiğinden

Bir yıl sonra gelir dünyaya

Zalımından bir ağası

Bolcana kan davası olan

Bir köyünde Diyarbekir'in

Oğlan oldu diye

Sevinir babası

İlk defa

Herkesin yanında

Öper anasını

Ne aşiret reisine

Nede aile büyüğüne danışmaz

Ben koyacağım oğlumun adını der

Ve Halil İbrahim koyar adını

babası

Ama anası, kardeşleri arkadaşları

Hep Xello diye çağırırlar onu

Sonradan mektebe gittiğinde öğrenir

Birde İbo'sunun olduğunu

Sonunda Xello'sunun


-II-

Her çocuk gibi o da

Ağlayarak gelmiştir dünyaya

Sonra gülmesini öğrenir

Ardından "nan nan" demesini

Sırayla yürümesini

Kuzu gütmesini

Anası tarlada ekin biçerken

Ardından başak toplamasını;

öğrenir

Çift sürmesini öğrenemez

Hayal meyal hatırlar

Babasını 7.65 Browningini uzatıp

beyaz giysiler içerisindeki

hayalet adama

Yedi kurşun sıktığını

Namus uğruna


-III-

Göçederler bu sebep üzre

Diyarbekir kalesinin dibinde

köhne bir eve

Bu kadar insanı bir arada

Kaçağa giderken mayın tarlasında

can veren

Şexmuz'un mezarında görmüştür

İlk defa

Bir de

Diyarbekir babasına lastik almaya

indiğinde babasıyla

Şaşar kalır

Sonradan

Burada her gün Şexmuz mu ölüyor

diye sorar anasına


-IV-

Okula başladığı yıl

Ayakkabı boyacılığına da başlar

İşten vakit buldu mu

Çocuklarla körebe oynamaya

Kendisiyle alay etmelerine aldırmadan


Okumayı yazmayı

Biraz geç söker ya

Söker sonunda

İlk söktüğü fiş

Baba bana bal al olur

Evde tekrarlayıp durur

Herkes güler kendisine

O bir ninni söyler gibi

Devam eder

Baba bana bal al

baba bana bal al


Anası

Bir lokma ekmeğin daha

Girmesi için eve

Fazla kazanmasını ister

O da

Düşünür taşınır

Ve büyük bir karar verip

çareyi

askeriyeye demir çalmaya giden

Çocukların arasına katılmakta

bulur

Ve bu işi yaparken kendisini

Hep Şexmuz'a benzetir

Bir seferinde tam tel örgüyü aşıp

Malı kurtarırken

Yapışır ensesine

Jandarmanın kocaman eli

Basar tokadı jandarma

Basar tokadı gözünün yaşına bakmadan


Xello

Tekmeyi kıçına yiyip

Menzili aştığında

Döner

Ve sadece

Ana avrat küfreder


O gece yatağına girdiğinde

başlar düşünmeye

Benim adım neden Şexmuz değil

diye


-V-

Bir akşam üzeri

Babası dayar kamyonu

Köhne evin önüne

Anlar Xello

Herşeyin farkındadır artık

Çocuk değildir

On üçünde mi

On beşinde mi

İnce

Uzun

Omuzları çökük

Kolları ta dizlerine kadar uzanan

Hafiften kabadayı

üstelik sigarada içen

Bir delikanlıdır

Anlar babasının milyonluk bir

şehirde

Ekmek aramaya karar verdiğini

Ve kendisini

Bilmediği

Yepyeni bir hayatın beklediğini


-VI-

İlk önceleri

Şehir kızlarının kot pantolonlar

içerisindeki

Tombul kıçlarına takılır gözleri

Utanır

Sıkılır

Ve kısa sürede anlar

Onlardan kendisine hayır

gelmeyeceğini

Ayakkabı boyacılığını delikanlılığına

yediremez

İnşaata başlar büyükleri gibi

Çalışır saatlerce


Durup dinlenmeden

Ve kendisine hedef belirler

"Usta" olacağım der


-VII-

Derme çatma iskeleler üzerinde

Sıva yaparken

Lüks banyolarda fayans döşerken

İnci gibi

Yarattığıyla

Sahip olduğu arasındaki

Çelişkiyi düşünür sürekli

Öfkelenir

Bağırır

Çağırır

Ve düşünceleri

İçerisinden çıkılmaz bir hal alır

Taa ki,

Öğleyin kahvede

Yorgunluk çayını yudumlarken

tanıştığı Çerkezle

Dost olana kadar


-VIII-

Düşüncelerinde bir berraklaşma

başlar

Anlatır Çerkez

Anlatır geceler boyu

Dinler Xello

Sorduğu kısacık sorular dışında

sabırla

"Emperyalizm" der Çerkez

"Feodalizm

Sınıflar

Artı değer"

Neymişiz biz meğer

Der Xello

"Devrim" der

Zordur

Bir inşaatı yapmaktan daha zor

Emek ister

Bilinç ister

Kararlı bir birlik

Kızıl bir Ordu

Önder bir Parti ister


Parti der

Bir inşaatın yapımını yöneten

Mekanizmaya benzer

Kimisi temel kazar

Harç karar

Duvar örer

Sıva yapar

Fayans döşer kimisi

Karmaşıktır biraz işler

"Peki nerede bu parti" diye sorar

Xello


"Her yerde

Fakat hiçbir yerde"

Pek bir şey anlamaz bundan

Önceleri


-IX-

Xello partiyi tanır

Ve onun önderliğindeki ordunun

Bir savaşçısı olur

Ve günlerden birgün

Babasının namus uğruna

Hayalet adama doğrulttuğu silahını

bir yoldaşını zindandan kurtarmak

için

Kendisine acımadan tokadı basan

Jandarmaya doğrultur


-X-

Sonra döner

Bir hiç olarak ayrıldığı

Diyarbekir'e

Yürür geceler boyu

Urfa'ya

Siverek'e uzanır

Anlatır durur

Bal akar ağzından konuşurken

"Devrim" der

"Zordur

Çift sürmekten

Güneşin altında Harran Ovası'nda

Orak biçmekten"


-XI-

Ve hain bir gecede

Siverek'te

Uykudayken dağ taş

Uykudayken cümle alem, orak ve

saban

Lanet olasıca kör bir kurşun

Yırtarak gecenin karanlığını

Saplanır umut dolu yüreğine

Xello şaşkın ve biçare

Gözleri dolu dolu

Gider ölüme

Yaşamı da

Daha ondokuzunda

Sitemi

Ölümün serseriliğine


-XII-

Senin ciğerini dağlayan kurşunda

Tetiği çeken eli

Kırmak istiyorum

Ama bu düşman eli değilki

İşte bu varya Xello

Kahrediyor beni


-XIII-

Çok uzaklardan

Uzun fistanlı

Başı sarıklı

Bir Kürt kadının

Feryadı böler geceyi

"Ben öleydim oğul oğul

Ben öleyidim.."


— Hasan Hakkı Erdoğan

Kaynak: "Xello'nun Biyografisi". Erdoğan, H. Hakkı. Partizan Gençlik. Haziran 1995. Yıl: 1. Sayı: 5. Sayfa: 2.

3 Temmuz 2022 Pazar

BELGE-RÖPORTAJ | Enver Gökçe ile üç röportaj (1980-1981)

 SUNUŞ


Enver Gökçe


Enver Gökçe ile ikisi Demokrat'ta, birisi de ölümü sonrası Cumhuriyet'te çıkmış üç röportaj sunuyoruz. Enver Gökçe ile ilgili sunduğumuz bu üç röportajın bir kısmı daha önceden çeşitli yerlerde de çıktı.[1] Yine de biz orijinallerinden sunuyoruz. Gördüğümüz kaynaklar içerisinde Tülay Cörüt ile olanı ise işlenmemiştir. Bizim eksikliğimiz de olabilir ama bir ihtimal de çok da bilinmeyen bir röportaj olabileceğidir.


Enver Gökçe kavga şairiydi ve nerede kavga varsa halen daha orada zararlı görülüyor. Örnek mi istiyorsunuz? Yakın geçmişte Yeni Demokrasi, demokratik halk kültürümüzün bu ustasına dair bir biyografiyi yayınlamıştı.[2] Acar savcılarımız da 24 sayfalık sayının 23 sayfasına da soruşturma açıp, soruşturma açılanlara Enver Gökçe'yi de seçmişti.[3] Enver Gökçe gibi demokratik halk kültürümüzün ustalarının hasretini duydukları dünyayı kurmak için savaşanlar, onun şu dizelerini izliyorlar:[4]


"(...)

Bentleri

Yıkar

Su

Kısrağa

Aşar

Aygır

At

Yaşamak

Değişir

Yaşamak

Ölümden

Üstün

Sadece

Unutma

Sen

Şu

Bitmeyen

Kavgayı"


Büyük ustanın anısına sonsuz saygıyla.


İbo'dan Demirdağ'a — Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.07.03


[1] Mesela Cumhuriyet röportajı, Nesin Vakfı 1982 Edebiyat Yıllığı'nda çıkmıştı. Mehmet Bayrak da Enver Gökçe'ye dair anılarında yaptığı röportaja atıf yapar.

[2] ""Dost Dost İlle de Kavga"". "Bir Yeni Demokrasi Okuru". Yeni Demokrasi. 28 Kasım-12 Aralık 2019. Yıl: 2. Sayı: 49. Sayfa: 2.

[3] "Enver Gökçe’nin şiiri gazetemizin toplatılmasına “delil” olarak sunuldu". Yeni Demokrasi. 24 Ocak 2020.

[4] "Kısrağa aştı". Gökçe, Enver. içinde: "Enver Gökçe: Yaşamı - Bütün Şiirleri". Gökçe, Enver. Ayko Yayınları. 1. Baskı, Aralık 1981. Sayfa: 107.


***

ENVER GÖKÇE'YLE BİR KONUŞMA

Mehmet Bayrak

Erzincan'ın Çit köyünde başlayıp, şimdilerde Seyranbağları Huzurevi'nde devam eden çileli, acılı, zor ama 'büyük' bir yaşamı var Enver Gökçe'nin. Çileli, acılı, zor ama 'büyük' bir yaşamdır bu. Zaten kendisinden giderek içinden geldiği sınıfın savaşımını şiirleştiriyor Gökçe:

Bir
Elde
Çatal
Bir
Elde
Dehre
Dalar
Dikenlerin
Kengerlerin
Peşinde
Kaderimmiş
Söğerim
Oy
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim.

Dut
Kurusu
Süpürge
Tohumu
Yediğimiz
Ve
Bir
Godik
Arpa
İçin
Sivas
Kapılarından
Geri
Çevrildiğimiz
Günleri
Defledik
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim

Yol
Parası
Veremedim
Diye
Şu
Dağları
Bana
Açtırdılar
Şu
Yolları
Bana
Hacizlere
Gitti
Suna
Gibi
Keçim
İneğim
Meri
Kekliğim

Kore
Dağlarında
Tabakam
Kaldı
Mapus
Damlarında
Özgürlüğüm
Hey
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğin.

Kendi payıma söyleyeyim. Enver Gökçe'nin adını ilkin Asım Bezirci'nin 1969'da yayımlanan Dünden Bugüne Türk Şiiri Antolojisi'nde gördüm. Oysa biliyorum ki ilk şiiri "Köylülerime" 1943'te Yurt ve Dünya'da yayımlandı. Adının asıl duyulmasıyla Yansıma, Yeni Adımlar ve Soyut dergilerinde şiirlerinin yayımlanmasıyla ve özellikle 1973'te "Dost Dost İlle Kavga"nın çıkmasıyla gerçekleşti. Dilerseniz ilk şiiri "Köylülerime"yi birlikte okuyalım:

Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar.
Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor.
Sizlerle beraber herk ettik toprağı.
Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık.
Ve maniler yaktık hasret için;
Gülemediysek de boş verdik beraber...
Halay mı çekmedik kol kola,
Horon mu tepmedik diz dize,
Cepken mi vermedik rüzgara?
Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda.
Sıtmayla, sığırla, davarlarla...
Daha da yatarız dostlarım daha da...
Gün gelirse eğer
Halay çeker türkü söyler gibi yan yana
Mavzer mavzere verip de
Düşmana kurşun atarız.
Sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana...

S - 1940'larda boy veren toplumcu-gerçekçi şiir hareketi içinde yer alıyorsunuz. Bu hareket içinde yer alan ozanlardan bazı yönlerle ayrılıyorsunuz. Halk söyleşisinden yararlanma ve folklor öğesi sizin şiirinizde belirgin bir özellik olarak ortaya çıkıyor. Daha ilk şiirlerinizden bu yana değişmeyen bir özellik bu.

Şiirinizin bu belirgin özelliğine kanıt olarak, en yeni terimlerle halk söyleşisinin kaynaştırıldığı şiirlerden bir örnek vermek istiyorum. 

Zalım!
Hemi de kötü dinli gâvur,
Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma
Gülümü harmanımı savurur!
Kara gözlerini
Sevdiğim oğlan,
Bize oldu olan
Topla Antep'i, Çukurova'yı
İzmir'i, Urfa'yı, Konya'yı
Haydi ha!
Ne durursun Munzur!
Engini de deli gönül engini
Kutlayalım şol kurtuluş cengini
Hayını,
Kompradoru, pezevengini,
Vur
Kara yiğenim vur!
(Bir Milli Kurtuluş Türküsü)

Bazıları -sözgelimi Attila İlhan- folklorun sanat ürününü ezdiği görüşünde. Dahası bu doğrultuda ürün veren sanatçaların [sic] folklorun ardına saklandıklarını öne sürüyor aynı kişiler. 

Bu konuda neler söylemek istersiniz? Bu arada, kendi sanat anlayışınızı da aktarmanızı istiyorum.

C - Folklorun sanat eserini ezdiği doğru değildir. Sanat eseri, tam tersine halk kültürü ile zenginleşir, güzelleşir ve güç kazanır. Sonra, gerçek sanatçının folklor öğelerinin ardına saklanması söz konusu olamaz. Sanat, sosyal ve estetik yönden bütünlük içinde bir yaratmadır. Hasılı sanatçı ne körü körüne halk hayranlığına kapılmalı, ne de ona tepeden bakmalıdır. Halkın sınıflardan oluştuğu hiç hatırdan çıkmamalı, halka ışık tutacak bir yaratmanın devrimci sınıfların sömürü çarkından kurtaracak bilimsel öğretinin doğru kullanılmasından ve bu uğurda savaş verilmesinden geçtiği unutulmamalıdır. 

S - "Dost Dost İlle Kavga"daki şiirlerinizle "Panzerler Üstümüze Kalkar"daki şiirleriniz arasında kurgu bakımından belirgin bir fark var. Önceki şiirlerinizin çatısını çok sözcüklü dizeler, sonraki şiirlerinizkiniyse tek sözcüklü dizeler oluşturuyor. Daha önce aktardığım "Meri Kekliğim" şiiri ikinci türe giriyordu.

Bu söyleyiş biçimini seçmenizin nedenini öğrenmek istiyorum. Bu arada şiirinizin izlediği gelişim çizgisini anlatmanız yararlı olacaktır.

C - "Panzerler Üstümüze Kalkar"; Keban yöresinin bir destan denemesidir: Ama bu şiir yönünden hiç dizeye yan[sı]mamaktadır. Ve şiiri daha da basitleştirmek için kaleme alınmıştır. Yalnız şiirin vurgusunu ve seslerini iyi kavrayabilmek için dikkatlice okumak gerekmektedir. Bu yüzden Dost Dost İlle Kavga ile Panzerler Üstümüze Kalkar, yüzeysel yönden farklı görünüyorsa da iki eser temelde bir noktada kesişmektedir.

S - Genelde her sosyalist realist sanatçı gibi, sizin de gerçek yaşamdan kaynaklanan bir şiiriniz var. Kendi yaşamınız da doğal olarak kaynaklık ediyor bu şiire. Çocukluk yılları, okul yılları, mapusluk yılları ve 1960 sonrasını izlemek mümkün şiirlerinizde.

Şimdilerde Seyranbağları Huzurevi'nde nasıl geçiyor günleriniz? Neler yapıyor, neler yazıyorsunuz? Edebiyat çalışması olarak ne var elinizde? Bu dönemde ortaya çıkan bir şiiriniz varsa, bir örnek verebilir misiniz?

C - Halen Seyranbağları Huzurevi'nde kalmaktayım. Günlerim Pablo Neruda çevirileriyle geçiyor. Daha önce parçalar çevirdiğim "Uyansın Oduncu" ve "Kaçak" adlı büyük epopesinin tamamını çevirmek istiyorum. Ayrıca yine Pablo Neruda'dan şimdiye dek Türkçemizde bilinmeyen yeni şiirlerini de Türkçemize kazandırmak istiyorum.

Neruda'nın yeni ve bilinmeyen bir şiirini, Şilili devrimci RECABERREN adına yazdığı bir şiirini vermek istiyorum.

Recabarren, Şili'nin oğlu,
Şili'nin babası, babamız,
Gelecek günlerin gücü
Senin yapıtından doğdu.
Senin acılar
Ve topraklar içindeki çizginden.

Halksın, pampasın, vatansın sen;
Kilsin, kumsun, evsin, okulsun,
Ayaklanmasın, saldırısın, yumruksun.
Geçit törenisin, akınsın,
Dirençsin, büyüklüksün, kavgasın, düzensin, buğdaysın.
Senin bakışın altında,
Vatanın kırıklarını sarmaya,
Andolsun Recaberren!

Ve şerefsiz kumlar üzerinde
Çırılçıplak çiçeğini
Özgürlüğün yücelteceğine
Andolsun!

Andolsun
Zafere kadar
Yolunda yürüyeceğimize.

S - Enver ağabey, son sorum şu olacak: Türkiye'nin geleceği konusunda neler söylemek istersiniz?

C - Gerçi çözümlenmesi gereken birçok sorunlar var, birçok çelişkiler var. Yine sayısız güçlükler, darbogazlar [sic] var. Ama ülkemizin geleceğine ilişkin görüşlerim herşeye [sic] karşın olumludur. Ve tüm toplumlar gibi toplumumuzu da aydınlık ve güzel bir geleceğin beklediğine inanıyorum.

Kaynak: "Enver Gökçe'yle bir konuşma". Bayrak, Mehmet. Demokrat. 6 Ocak 1980. Sayfa: 6.


Orijinali.

***

ENVER GÖKÇE İLE BİR KONUŞMA

Tülay Cörüt

"Dost Dost İlle Kavga" ve "Panzerler Üstümüze Kalkar" adlı kitaplarından tanıdığımız devrimci ozan Enver Gökçe ile iki yıldan beri yaşadığı Seyranbağları Huzurevi'ndeki odasında konuştuk. Enver Gökçe buradaki günlerini Pablo Neruda'dan çeviriler yaparak geçiriyor ve önümüzdeki günlerde Neruda'nın daha önce yayınlanmamış şiirlerinden oluşan bir çeviriyi yayınlayacak.

Yakınlarının, sanatçıların ve okurlarının sık sık ziyaret ettiği ve yalnız bırakmadığı Enver Gökçe'den önce kısaca yaşamını anlatmasını istedik.

[-] "1920'de Erzincan'ın Çit köyünde doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite tahsilimi Ankara'da bitirdim. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü mezunuyum. 1940'larda şiir yazmaya başladım. "Köylülerime" ilk şiirimdir. Şiirlerim o sıralarda çıkan Ant, Meydan, Söz, Gün, Yağmur ve Toprak adlı dergilerde yayınlandı. 1948'de ilk kez bir derneğe mensup olmaktan (Türk Gençler Derneği) tutuklandım. 3 ay tutuklu kaldıktan sonra salıverildim. Asıl tutuklanmam 1950'de gizli bir derneğe üye olduğum gerekçesiyle oldu. Bu tutuklamada 7 yıla hüküm giydim. 1958'de tutukluluğum son bulduktan sonra çeşitli işlerde çalıştım. Gazetecilik ve çevirmenlik yaptım. İkinci tutuklanmam sırasında kötü tutukluluk koşulları beni daha çok zorladı. Bu arada iki yıl hücre cezası gördüm. O sırada cezaevi olmadığından İstanbul'da Sansaryan Han'da kaldım. Akut romatizmaya yakalandığım için bir süre hastanede yattım. Çıktıktan sonra 2 yıl 4 ay da Çorum'da sürgünde kaldım."

[-] İlk tutukluğunuzdan 1973'e kadar kitabınız çıkmadığı gibi gazete ve dergilerde de şiirlerinize pek rastlanılmıyor.

HİÇ YALNIZ KALMIYORUM


- "Hapishanedeyken "Yusuf ile Balaban"ı yazmayı sürdürdüm. Ancak çoğu kayboldu. Bu süre içinde şiirlerimi dergilere göndermedim. Tek tük göndermiştim, onların da yayınlanıp yayınlanmadığını hatırlamıyorum. 1973'de dergilerde kalan ve "Yusuf ile Balaban"da bulunanlarla "Dost Dost İlle Kavga"yı yayınladım. Daha sonra da ikinci kitabım "Panzerler Üstümüze Kalkar" çıktı. 

[-] İki yıldan beri bu huzurevinde yaşıyorsunuz, günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

- "Buradaki yaşamımdan memnunum. Hiç yalnız kalmıyorum. Pablo Neruda'nın şiirlerini çeviriyorum. Kitap okuyorum. Yeni şairleri okuyorum. Bunlar arasında Yaşar Miraç sevdiğim ve yetenekli bir ozan. Erdal Alova ve Nevzat Şimşek de bunlar arasında sevdiğim genç ozanlar.["]


Kaynak: "Enver Gökçe ile bir konuşma". Cörüt, Tülay. Demokrat. 8 Ağustos 1980. Sayfa: 6.

Orijinali.

***

Enver Gökçe ile yapılan son söyleşi: “Günümüz şiirini başarılı sayamayız”

Faruk BİLDİRİCİ - Havva CAN


ENVER GÖKÇE - Halkının buyruğunda şiirler yazdı


ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) — «Ben şairim / Halkların emrinde, kolunda safında / Satırlarım vardır kahraman / Satırlarım vardır cılız, cesur ve sıtmalı / Ahdım var / Terli atlet fanilalı göğüslerden / Püfür püfür geçeceğim»

Bu dizelerin yazarı Enver Gökçe önceki gün 61 yaşında yaşamını yitirdi. Ölümü bir eksiklik doğurdu yaşamın sergilenişinde. Ne var ki yazdıkları çizdikleri de yeterdi aydınlığın anlatımına.

Dayanmıştı Enver Gökçe dizleri çözülene kadar, yazmıştı kalemi, düşündürene dek. Ve Enver Gökçe devam etmişti Seyranbağları Huzurevinde yaşamaya, anlatmaya...

Enver Gökçe'yle, çileli yaşamın durmaksızın yoğurduğu ozan ile son görüşme Seyranbağları Huzurevinde yapıldı. Bir yatak, masa, lavabo, kitaplık. Ufacık odada olanlardı bunlar. Gökçe, yavaş ama yavaş yavaş doğruldu yatağından. Hastalığının gene arttığını söyledi. «Geçmiş olsun» dedik. Ve Gökçe durgunlaştı birden. Aradık çiçekler sunulan ozanı bulamadık ama duyuyorduk onu. Ancak ne yapabiliriz söyleşiye başlamaktan gayrı? Ne var ki ozan Enver Gökçe, sorularımızın yanıtlarını sonradan vereceğini söyledi. Ve soruları bırakmamızı istedi. Onu pencerenin kenarında Seyran tepelerini seyrederken bırakıp gittik.

Sorularımızın yanıtlarını almaya gittiğimizde Gökçe'yi yatağında yatarken bulduk. Gülerek karşıladı bizi. Baktı bize, buğulu gözlerle «Hoşgeldiniz» dedi. Ve soularımızın yanıtlarını yazılı olarak verdi İşte sorduğumuz sorular ve yanıtları.

«— Şiirimizde gelenek olayı ve günümüz şiirinin vardığı nokta nedir?»
— Geleneksel söyleyiş biçiminden yararlanmaya dek gidilmesine karşın başarısızlığa uğranılmıştır. Bu başarısızlık, halkla göbek bağı kurulamamasından ileri gelmiştir. Türkünün ya da ağıtın halk yaşamı içerisindeki işlevini bilmeyen insan gerçek sentezler ortaya koyamaz. Görüşleri ne kadar olumlu olursa olsun bütün çabalar bir özentiden öteye geçmez. Şiirimizde geleneksel folklor özelliklerine rastlanmaktadır. Günümüz şiirini pek başarılı sayamayız. Bir değerlendirme bu sonuçları ortaya çıkaracaktır.»

«— Güncel olanların tutsağı olmak ya da günceldeki evrenseli yakalamayı nasıl yorumluyorsunuz?»
— Evet güncel olanı verirken onun tutsağı olmamak başka bir deyişle günceldeki evrenseli yakalamak sorununu dünya anlayışına bağlayarak ele almak yanlısıyım Güncel olanı verirken evrensel değerlere açılmak gereklidir. Güncelliğin tutsağı olmak bana göre gericiliğin oluşumunda emperyalizmin birinci derecede işlevi olmasındandır. Güncel olanı vermekle evrensel değerlere açılmak bir çelişki değildir. Geri bıraktırılmış toplumlarda ortaya çıkan temalar, genelgeçerliğe sahiptir, evrenseldir. Ama kendi gerçekleriyle bunları yoğurabilen bir sanatçı evrensele ulaşabilir. Tümüyle yeterliliğe varış, gelgeç dönemlerde ortaya çıkan durumlarla sanatçı evreninin sınırlanamaması halinde sağlanabilir. Neden derseniz gelgeç dönem tükendiğinde, dönemin koşullandırdığı ürünlerin anlattıkları da tükenecektir. Söylediklerimin tümünü güncelliğin hayata bakış sorunu olması gerektiği noktasında toplayabiliriz. Yani günceli vermek ama ondaki evrenseli yakalamak, diyalektik öğretiyi bir metod olarak kabullenmektedir.

«— İki kitabınız arasında bir değişim var. Birinde 'Dayan Dizlerim Dayan' ikincisinde ise 'Meri Kekliğim / Yeter Çektiğim' diyorsunuz.» deyince daha bir üzgünleşerek yanıtlıyor sorumuzu. Sanırsınız gözlerinin doluluğu isyan edecek, isyanı yanıtı oldu. Ne beklenirdi evren kadar geniş hücredeki insandan. Işıklar saçan tünemesi mi? Yoksa çekilen çilelerin, kekliğe bile anlatılması istendiğinden mi?

«Size karşı takınılan sessiz tavıra ilişkin olarak söyleyecekleriniz?» sorusunu iki damla yaş noktaladı. Ne söyleyebilirdik artık. Ve anımsayıverdik büyük ozanın «Vatandaş» isimli şiirinde yer alan dizelerini. Şöyle diyordu ozan:
«— İster öv, ister yer, ister sev beni / Güneşin taşlarda mavileştiği / Nehir boylarında söylenir / Sevinç şarkılarım yoksa da / Şimdi, bütün kederli ezgileri / Ümide kurban ediyorum / Satırlarımla olsa da çok mu bir de ben seni / Bizden olan bütün dünya şairleri gibi / Yadediyorum.»

«Kederli ezgileri ümide kurban» eden Gökçe, sürdürüyordu coşku doluluğu:
«Sen ne hakim, ne evliya, ne kul, köle, ne şovalyesin / Sen yirminci yüzyıl insanı / Dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim / Ekmeğim benim gülüm, bağım, bostanım benim: Vatandaş».

Kaynak: "Enver Gökçe ile yapılan son söyleşi: “Günümüz şiirini başarılı sayamayız”". Bildirici, Faruk.; Can, Havva. Cumhuriyet. 24 Kasım 1981. Sayfa: 4.

Orijinali.

18 Haziran 2022 Cumartesi

BELGE | TKP (M-L) - Yiğit halk savaşçısı Ali Yılmaz, komprador patron-ağa devletinin işkencehanelerinde katledildi (15 Aralık 1978)

 ÖN AÇIKLAMA

Okurlarımızın hatırlayacağı üzere daha önceden Ali Yılmaz yoldaş hakkında referans materyal olarak kullanılması amacıyla bir yazı yayınlamıştık.[1] Bu sefer yoldaşın ölümü ardından Partimizin yayınladığı bildiriyi yayınlıyoruz. Bildiriyi o zamanki imkanlar dahilinde sadece fotoğrafı taratıp, kalanını fotoğraflamıştık. Bildiriyi muhafaza eden yeri buradan açıklayamasak da, bu süreçte yardımcı olan emekçilerine de teşekkürü bir borç biliriz.

Bildiri 15 Kasım 1978 olarak tarihlenmiş, oysa ki mantıken doğrusu 15 Aralık olmalıdır, zira zaten yoldaşın yakalanması 30 Kasım'daki patlama ile olmuştur. Zaten hakkındaki öldüğü haberi de, yazımızda da gösterdiğimiz 14 Aralık'ta çıkmaya başlamıştır, yani en geç 13 Aralık olmalıdır. Buradan şehit sitesinde geçen 24 Aralık tarihinin düzeltilmesi gerektiğini de hatırlatırız. 

Önder yoldaşımız Ali Yılmaz, yiğit bir TKP (M-L) (bugünkü TKP/M-L) savaşçısıydı. Onun ölümü sonrası onun konumuna getirilen Vecdi Tapşın isimli parti yıkıcısı hizipçi ve itirafçı hain aksine, o hem önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın kurduğu çeşitli milliyetlerden Türkiye ve T. Kürdistanı halklarına ait olan Partimizi göz bebeği gibi savunmuş, korumuş, hem de önderi İK yoldaşın yolundan yürüyerek ser verip sır vermeyenler kervanına katılmıştır.

Yoldaşımızın şanlı anısı bağımsızlık, halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm için atan tüm kalplerde büyük bir saygı ve sevgiyle yaşıyor ve dünyanın sonuncu gününde dahi yaşamaya da devam edecek.

İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz
2022.06.19.


***

YİĞİT HALK SAVAŞÇISI

ALİ YILMAZ

KOMPRADOR PATRON-AĞA DEVLETİNİN İŞKENCEHANELERİNDE KATLEDİLDİ

***

BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLEN HALKLAR BİRLEŞİN

İŞÇİ-KÖYLÜ KURTULUŞU

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ/MARKSİST-LENİNİST (TKP-ML) YAYIN ORGANI


ÇEŞİTLİ MİLLİYETLERDEN HALKIMIZ!

Komprador patron-ağa devletinin resmi cinayet şebekeleri yiğit halk savaşçısı Ali Yılmaz yoldaşıda [sic] hunharca katlettiler.

TKP (M-L)'nin kahraman üyesi ve partimize bağlı TİKKO'nun yılmaz savaşçısı ALİ YILMAZ[,] 30 Kasım'da bir kaza sonucu yaralanmış ve faşist güçlerin eline geçmişti. Yoldaşımız kısa sürede ölüm tehlikesini atlatmış, düzelmeye başlamıştı. Ecevit Hükümetinin resmi faşistleri yoldaşımızdan bilgi alabilmek için hemen işkenceye başladılar. Sır alamıyacaklarını [sic] anlayan paralı köpekler[,] doktorlarında [sic] yardımıyla yoldaşımızı katlettiler ..

ALI YILMAZ kimdir ve neden öldürüldü?


Ali Yılmaz yoksul köylü kökenli, Kürt milliyetinden dar gelirli bir işçi ailesinin çocuğudur. Yaşamı boyunca Türk hakim sınıflarının milli zulmünü omuzlarında hissetmiş, yoksul Kürt köylülerine yapılan baskı ve işkenceyi görerek büyümüştür. O, komprador patron-ağa devletinin halka reva gördüğü ve her firsatda [sic] uyguladığı sömürü, zulüm ve işkenceyi görerek, yaşayarak büyüyen genç bir proleterdi.

Daha 15-16 yaşlarında genç bir torna işçisiyken devrimci fikirlere sampati [sic] duymuş ve partimiz TKP (M-L) saflarında Demokratik Halk Devrimi mücadelesine katılmıştır.

Proleter yaşantısıyla , alçakgönüllülüğüyle kısa sürede halkla kaynaşmış, halkın sevgi ve sempatisini kazanmıştır. Dürüstlüğü, çalışkanlığı ve disiplin anlayışıyla yoldaşlarına örnek olmuş ve kısa sürede Marksizm-Leninizmi kavramıştır. Marksizm-Leninizmi kavradığı ölçüde hızla pratiğe uygulamış, anti-Marksist-Leninist fikirlere karşı uzlaşmaz bir mücadele vermiştir. Partimiz saflarında ortaya çıkan hiziplere ve tasfiyeciliğe karşıda [sic] var gücüyle mücadele ederek Marksist-Leninist saflarda yerini almıştır.

Ali Yılmaz bu başarısını askeri alanda da sürdürerek halka, devrine ve partimize büyük hizmetlerde bulunmuştur. Mücadelesi boyunca hiç bir zaman yılgınlığa düşmemiş, bir an dahi korkaklığa kapılmamıştır. Partimizin resmi ve sivil azılı halk düşmanlarına, komprador patron-ağa devletinin sömürü ve zulüm mevzilerine karşı kazandığı seferlerde Ali Yılmaz'ın önemli payı olmuştur.

O, yüce komünizm davasına, halkımıza ve partimize sarsılmaz bir inançla bağlıydı. O, bu inancını Marksizm-Leninizmden, mücadele ruhunu TKP (M-L)'nin kurucusu, halkımızın önderi İBRAHİM KAYPAKKAYA'dan alıyordu.

O, mücadelesi ve kısa yaşamı boyunca en ufak bir kişisel çıkarını düşünmedi. Devrimin, halkın ve partimizin çıkarlarını daima önde tuttu, ser verip sır vermiyerekde [sic] fedakarlıkların en yüce örneğini gösterdi.

O, bütün bu özellikleriyle öldüğünde cesur, kararlı ve insiyatifli [sic] bir gerilla komutanıydı.

İŞÇİLER, KÖYLÜLER, BÜTÜN HALKIMIZ,


Ali Yılmaz'ın TKP (M-L) saflarında mücadele eden bir savaşçı olması, O'nun öldürülmesi için yeterli bir nedendir. Bugüne kadar yaralı olarak resmi faşist güçlerin eline düşen, Cemil Oka, M. Zeki Şerit, Selahattin Doğan yoldaşlarımız neden öldürüldü? Bütün bunlar aynı özelliklere sahip, inançlı, kararlı komünist savaşçılardı.

Partimizin yürüttüğü Demokratik Halk Devrimi mücadelesi, Komprador patron-ağa devletinin uykularını kaçırmaya başlamıştır. Geniş halk yığınları arasında hızla örgütlenen partimiz TKP (M-L) ve O'na bağlı halkın silahlı gücü TİKKO[,] faşist mevzilere karşı başarı üstüne başarı elde etmektedir. Ecevit ve hükümetininde [sic] faşist yüzünü açığa çıkaran partimizin kararlı mücadelesi, işçilerin, yoksul köylülerin ve tüm halkın sevgi ve desteğini kazanmaktadır. Sömürü ve zulüm düzenlerinin çökmeye başladığını gören komprador patronlar ve toprak ağalarını ne efendileri emperyalistler, ne de hizmetçileri Türkeş'ler [sic], Demirel'ler [sic], Ecevit'ler [sic] kurtaramıyacaktır [sic]. Savunmasız ve yaralı insanları katletmeleri bu korkaklığın, telaşın ve zayıflığın sonucudur. Bizler ölebiliriz, inancımız ve mücadelemiz asla öldürülemiyecektir [sic].

Yüce komünizm davası uğrunda şehit olan ALİ YILMAZ ve diğer yoldaşlarımız[,] Partimiz TKP (M-L)'nin Halk Demokrasisi ve Bağımsızlık mücadelesinde yaşayacaktır.

YOLDAŞLARIMIZIN VE TÜM DEVRİM ŞEHİTLERİNİN HESABI MUTLAKA SORULACAKTIR!
KAHROLSUN EMPERYALİZM, SOSYAL EMPERYALIZM VE HER TÜRLÜ GERİCİLİK!
KAHROLSUN FAŞİST KOMPRADOR PATRON-AĞA DEVLETİ!
YAŞASIN DEMOKRATIK HALK DEVRİMİ!
YAŞASIN DEMOKRATIK HALK İKTİDARI MÜCADELEMİZ!
YAŞASIN SOSYALİZM!
YAŞASIN TKP (M-L) ve ÖNDERLİĞİNDEKİ TIKKO!
15 KASIM [sic, Aralık] 1978.

***

Orijinal sayfa (bugüne gelen [kalitesiz] matbu yayınlardan toplanmış kopyalarda fotoğrafın yönü hep diğer tarafa baktığından, okuyucuya yabancı gözükmemesi için görüldüğü üzere fotoğrafın yönünü değiştirdik).
Orijinal sayfa.

***

EK:

Ali Yılmaz yoldaşın yaralı yakalandıktan sonraki hali (fotoğraf: "Yanlışlıkla patlayan roket gizli bir cephaneliği ortaya çıkardı". Günaydın. 2 Aralık 1978. Sayfa: 1.).

14 Haziran 2022 Salı

15-16 Haziran Eylemi: Türkiye proletaryasının öncüsünün temelini atan ulusal baş etken

KAHRAMAN İŞÇİ SINIFIMIZIN 15-16 HAZİRAN HAREKETİ, TÜRKİYE'DE KOMÜNİST ÇİZGİYİ DOĞURMUŞTUR


15-16 Haziran'da asker ve polisle çatışan kahraman işçi sınıfımız. Kaynak: IISG BG A28/656.


Türkiye proletaryasının öncüsü TKP (M-L) (bugünkü TKP/M-L)'nin oluşumu sürecinde birçok farklı mücadele ve özne etkili olsa da, temeli yaratan iki önemli olay vardır.


Bunlardan uluslararası planda olanı, Büyük Proleter Kültür Devrimi'dir. Büyük Polemik'ten sonra Uluslararası Komünist Hareket'in tarihinde ortaya çıkan en büyük kırılma noktası bu andır ve Büyük Polemik'in doğru Marksist derslerinin geliştirilip yeni bir seviyeye çıkarılmasıdır. Bu büyük eylemin etkisi o kadardır da İK yoldaş, TİİKP içerisindeyken Program Taslağı tartışmaları sürecinde bu yönde getirilen bir arkadaşın eleştirisini aynen kabul etmiştir.


Bunlardan ulusal planda olanı ise, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'dir. Bu eylem, Türkiye tarihinde nitelik ve nicelik yönünden bir ilk olduğu gibi, benzerinin yokluğundan da halen daha aşılmamış bir eşiktir. Kendiliğinden gelişen 15-16 Haziran eylemi, DİSK-TİP şefleri dahil tüm revizyonist ve oportünist kişi ve odaklara rağmen gelişmiştir. İşçiler, asker ve polisle çatışmış, eylemin yüceliği bazı yerlerde ordu içindeki halk saflarından gelme kişilerin de işçilerle kardeşleşmesine ve barikatları onlar lehinde kaldırmalarına yol açmıştır. Kuşkusuz bu kardeşleşme, işçi sınıfımızın kahraman ve militan eylemi olmasaydı, olmazdı.


TKP (M-L)'nin yaratılmasına giden süreçte kitlelerin ve kadroların zihinlerinde nitel ve nicel atılımlar yaratan nice olaylar olmuştur. Lakin hiçbirisi 15-16 Haziran eylemi ve ardından gelen sıkıyönetim sürecindeki yarı-illegal faaliyet gibi bir etkiye sahip olmamıştır. İK yoldaşın şekillenmesinde ne katıldığı öğrenci hareketleri, ve köylü hareketleri ne de diğer işçi grevleri 15-16 Haziran gibi etkiye sahip olmadı. Bu yüzden biz diyoruz ki 15-16 Haziran, Büyük Proleter Kültür Devrimi ile birlikte, TKP (M-L)'yi var eden iki büyük olaydan birisiydi.


15-16 Haziran eylemini anmak için, kendisi de eyleme katılmış İK yoldaştan ve daha sonradan eylemi değerlendiren proleter hareketten birkaç alıntıyı aşağıya alacağız.


Çeşitli milliyetlerden Türkiye halklarının öncüsü Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist), uluslararası planda Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin, Çin Yeni Demokratik Devrimi'nin ve en başta da Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin, ulusal planda ise 15-16 Haziran Büyük İşçi Hareketi'nin bir ürünü olarak doğmuştur.


İşçi sınıfımızın bu kendiliğindenci hareketinin eksiklerini aşıp daha güçlü nice 15-16 Haziranlar yaratmak görevimizdir ve bizler bunu yaratacağız!


- 15-16 Haziranları var eden kahraman işçi sınıfımız, daha nice 15-16 Haziranlar yaratacak ve zaferi elde edecektir.

- Yaşasın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi!

- Yeni 15-16 Haziranlar yolunda ileri!


İbo'dan Demirdağ'a – Tarihimizden Öğreniyoruz

2022.06.15


***


İK yoldaşın yazılarından 15-16 Haziran'ın Türkiye komünist hareketine etkisi:[1]


"15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, İki Çizgi Arasındaki Mücadelenin Şekillenmesi ve PDA Revizyonizminin Bir Kere Daha Kılık Değiştirmesi 

 

İşçi sınıfımızın kendiliğinden gelme mücadelesi 15-16 Haziran'da doruğuna ulaştı. İşçiler bütün burjuva ve küçük burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçtiler. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve arkasından gelen sıkıyönetim, bazı kadroların bilincinde önemli bir sıçrama yarattı. Bu arkadaşlar, işçi hareketinden ve onu izleyen zor mücadele günlerinden önemli dersler çıkardılar.

İşçi hareketi, birinci olarak, devrimin şiddete dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Aybar-Aren oportünizmine ve bütün pasifist, parlamentarist görüşlere ağır bir darbe indirdi.

İkinci olarak, işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu hâkim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. Süngülerin gölgesine sığınan patronlar, sıkıyönetim makamlarıyla birlikte yüzlerce işçiyi işten atmışlardı. Yüzlerce devrimci işçi ve aydın, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Bütün bunlar M. Belli'nin, D. Avcıoğlu'nun ve H. Kıvılcımlı'nın cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı.

Üçüncüsü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerçek kahramanın kitleler olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdi.

Dördüncüsü, 15-16 Haziran direnişinin bastırılması, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamayacağını, şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının kırlık bölgelere çekilmediği takdirde bastırılmaya mahkûm olduğunu gösterdi. PDA kliğinin belirsiz bir gelecekte, şehirlerde genel ayaklanma ile iktidarı ele geçirme hayallerine ağır bir darbe indirdi.

Beşincisi, 15-16 Haziran’dan sonra gelen ve üç ay süren sıkıyönetim, en zor şartlarda dahi mücadeleye devam etmenin ancak gerçekten devrimci bir örgütlenmeyle, kanundışı bir temel atarak ve çalışmaları bu temel üzerine inşa ederek mümkün olabileceğini gösterdi. Legaliteye bel bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin, şiddetlenen sınıf mücadelesi şartlarında halkımıza zarar vermekten başka bir işe yaramayacağını gösterdi.

Altıncısı, 15-16 Haziran Direnişi, ülkemizde devrimin objektif şartlarının ne kadar olgunlaştığının somut bir delili oldu.

Büyük işçi direnişine katılan, sıkıyönetim şartlarında mücadeleyi devam ettiren, kitleler arasında çalışma pratiği olan bir kısım kadrolar, büyük işçi hareketinden gereken dersi çıkarttılar. Geçmişte izlenen çizginin sağcı ve teslimiyetçi bir çizgi olduğunu, revizyonist bir çizgi olduğunu kavradılar. Fakat bu mücadeleyi uzaktan izleyen, kitleleri tanımayan bir kısım burjuva unsurlar, işçi hareketinden gereken dersi çıkartamadılar. Hatta yanlış dersler çıkarttılar. Kolay başarı umuduna kapıldılar. Böylece PDA saflarında yeni bir çelişme doğdu.

Hareketin tepesine çöreklenmiş olan burjuva unsurlar, geçmiş sağcı çizgiyi tamamen terk ederek doğru bir çizgide hareketi inşa etmek yerine, bazı konularda ufak-tefek değişiklikler yaparak suratlarını yeni bir maske ile gizlemeye çalıştılar.

İki çizgi arasındaki mücadele, önce kendisini geleceğin değerlendirilmesi noktasında ortaya koydu. Burjuva unsurlar, bir süre sonra sıkıyönetimin kalkacağını ve eski "demokratik" (!) ortama dönüleceğini ileri sürdüler. Özellikle A. N. bu görüşün şampiyonluğunu yapıyordu. Marksist-Leninist kadrolar, sıkıyönetim kalksa bile, faşizan baskıların artmakta devam edeceğini; çünkü, iktisadi ve siyasi buhranın ortadan kalkmak bir yana, her geçen gün şiddetini daha da artırdığını, nisbî istikrar dönemleri olsa bile, bunun geçici ve kısa süreli olacağını savundu.

Revizyonistlerin tahlillerinin sonucu şuydu: Sıkıyönetimle biraz sarsılan eski sağcı pratik faaliyeti yeniden restore etmek. Marksist-Leninist kadrolar ise eski faaliyetin tümüyle ve kökten değiştirilmesi, sıkıyönetimin bizi nisbeten içine ittiği kanundışı örgütlenme ve mücadele yolunda yürünmesi gerektiği düşüncesindeydiler.

15-16 Haziran işçi direnişini takip eden sıkıyönetim günlerinde gerçekten de eski dergicilik faaliyetini aşan, az çok kendi kuvvetimize dayanan, az çok ihtilalci ve illegal bir faaliyete girişmiştik; daha doğrusu şartların zorlamasıyla, özellikle İstanbul’da böyle bir faaliyete itilmiştik. Bu faaliyetin de elbette bir yığın zaafı, yanlışı, eksiği vardı. Kadrolar seferber edilmemişti. İllegal çalışmada bir yığın acemilikler yapılıyordu. Örgütlenmede belli bir perspektif yoktu. Mücadele, toprak devrimi mücadelesine tabi değildi vs...

Ama, bütün bu çok önemli zaaflara rağmen ilk defa olarak kanundışı bir örgütlenme ve mücadele yolu tutulmuştu. Bu, her şeye rağmen iyi bir şeydi ve eski yoldan ayrılıp, bütün zaafları da bilinçli bir çabayla altederek, bu yolda ilerlemek gerekirdi. Fakat öyle olmadı. Sıkıyönetimin biraz gevşemesiyle birlikte illegal faaliyet de gevşedi. Gizli çalışan gruplar açığa çıktı. Sonra bunlar İşçi-Köylü büroları şeklinde iyice meşrulaştı. Bütün kadrolar dergiye döndü ve tam bu sırada "Sosyalist Kurultay" şiarı atıldı. Bütün itirazlara rağmen, haftalık derginin yeniden yayınlanması kararı alındı. Oysa, aylık PDA ve onbeş günlük İşçi-Köylü, bütün kadroları yutuyordu. Yine tam bu sırada, "İşçi-Köylü çalışma komiteleri kuralım" şiarı atıldı.

Bunlar, elbette tesadüfî şeyler değildi. Bunlar, burjuva sınıf içgüdüsünün ve burjuva sınıf tavrının, şartları elverişli görür görmez kendini ortaya koymasıydı. Bu şiarlar ve kararlar yanlıştı; çünkü bunlarla, gerçekten de, sıkıyönetimle biraz sarsılan eski çalışmalara yeniden dönülmüştü. Daha uzun müddet "demokratik ortamın" devam edeceği yanlış varsayımına dayanılıyordu.

Bu varsayım doğru olsaydı bile, yukardaki şiar ve kararlar yine yanlış olurdu; çünkü, her dönemde ve her şart altında proletarya kanundışı bir temel atmak, diğer her türlü örgütlenme ve çalışmayı bunun üzerine bina etmek zorundadır. Silahlı mücadele şartlarının iyice olgunlaştığı ve buna paralel olarak hâkim sınıfların faşizan tedbirlerini artırdıkları şartlarda yukarıdaki şiar ve kararlar büsbütün yanlış olurdu.

(…)"


Proleter Hareket, 1978'de 15-16 Haziran'ın önemini şöyle tahlil ediyordu:[2]


"15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Kitlelerin En İleri Unsurlarının Bilincinde Nitel Sıçramalar Yaratarak Her Türlü Burjuva Düşüncesinden Arınmış Bir Marksist-Leninist Hareketin Doğmasının Yolunu Açtı

15-16 Haziran, birçok ileri devrimcinin bilincinde nitel sıçramalar yarattı. Onların Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğiyle, Türkiye devriminin somut pratiğini birleştirmelerine yardımcı olarak, her türlü orta ve küçük burjuva akımla, kendi aralarına kalın çizgiler çekmelerine hizmet etti. Özellikle PDA saflarında iki çizgi: Marksist-Leninist çizgi ile burjuva çizgi arasındaki mücadelenin şekillenmesini sağladı. İ. Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist kanat, bu mücadeleden de gereken dersleri çıkarmış ve bunları hayata geçirmek için kararlı bir biçimde ileri atılmıştır.

İbrahim Kaypakkaya, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinden çıkardığı tarihi değerdeki dersleri, doğru ve özlü bir biçimde şöyle ifade ediyordu:

«[…, burada bizim yukarıda sıraladığımız alıntıdan daha kısa bir parçası, sadece altı maddesi alıntılanıyor –TÖ]» (Bütün Yazılar, S. 219-229, Tufan Yayınları).

Nitekim daha sonra İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist hareket, devrimimizin bir dizi meselelerini ortaya koymuş; revizyonizme, «sol» oportünizme, pasifizme, darbeciliğe, parlementarizme ağır darbeler indirerek, Marksist-Leninist hareketin ideolojik ve siyasi çizgisini sistemleştirmiştir.

İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki diğer kadrolar, önce PDA içinde Marksist-Leninist kanadı oluşturmuşlar, Marksist-Leninist çizgiyi PDA'ya hakim kılmak için çalışmışlardır. Ancak daha sonra PDA içinde Marksist-Leninist kanada hayat hakkı kalmayınca, cepheden ideolojik-politik savaş açarak PDA'dan örgütsel ayrılığı da gerçekleştirmişler, halkın üç silahını inşa etmek için ileriye atılmışlardır. Bu dönem, Türkiye devrim tarihine altın harflerle kazınan bir dönüm noktası olmuştur. PDA revizyonistlerinin sahte devrimci çehrelerini en açık biçimde ayrıntılı olarak açığa çıkaran İ. Kaypakkaya önderliğindeki Marksist-Leninist hareket, yoğun bir ideolojik, siyasi ve örgütsel faaliyet içine girmiş, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısı, devrimimizin yolu, niteliği, öncü gücü, temel gücü, itici ve yedek güçleri, hedefleri, halk savaşı, kızıl siyasi iktidarlar, birleşik cephe, faşizm, devlet, ordu, parlamento, kemalizm, milli mesele vb. gibi bir dizi temel konulara ilk defa berrak bir şekilde ışık tutmuştur. 

İşte Marksist-Leninist hareket, tüm bu sonuçlara 15-16 Haziran'ın açtığı yoldan yürüyerek varmıştır!"


[1] "Şafak revizyonizmi ile aramızdaki ayrılıkların kökeni ve gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi" (Haziran 1972). … [Kaypakkaya, İbrahim]. içinde: "Bütün Eserleri". Kaypakkaya, İbrahim. Nisan Yayımcılık. 2. Baskı [Nisan'da 1.], Ekim 2016. Sayfalar: 424-427.

[2] "Yaşasın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi". Partizan Yayınları (No: 1). 1. Baskı, Haziran 1978. Sayfalar: 27-30.